İbrahim KARAHAN Kişisel İnternet Sitesi

Site 1. rengi

Site 2. rengi

Topbar rengi

Menü ikon

Menü hover

Menü arama

Footer rengi

Tasarım

KÖLENİN BÜYÜK AŞKI: NİLÜFER

10.03.2021
1.879

KÖLENİN BÜYÜK AŞKI: NİLÜFER Gümrük Müdürü Munis Bey, evlatlık aldığı köle
Muhlis, onun aşık olduğu güzeller güzeli Nilüfer … Husumetlileri Galata tüccarları, tefeciler, katiller, vatanperver askerler … Duvarda asılı sliahlar patlıyor; aşk, hüzün, husumet, vatan aşkı, gizli aşk ve heyecan, merak, aksiyon dolu bir roman…

REKLAM ALANI
KÖLENİN BÜYÜK AŞKI: NİLÜFER

KIYMETLİ KİTAPSEVER KÜLTÜR İNSANLARI; ESERİMİZİ AYRICA; FACEBOOK, WATTPAD, TWİTTER, LİNKEDİN ADRESLERİMİZDEN DE OKUYABİLİRSİNİZ …

Pazar günü hariç… Yıllardır devam eden kültür yolculuğumuz boyunca nice karakterlerle tanıştık. Hasan Sabbah, İtibar Ağa, Alis gelin, Muhide Hanım, Hemşire Erica Ana, Hun İmparatoru Atilla, kuruluş öncesi ve sonrası Osmanlı şehzadeleri, padişahları, yetim kız çocuğu Asalet ve daha nice insan … Bu eserimizde yine 1900’lü yılların İstanbul’una gidiyoruz. Gerek tren gerek vapur gerek fayton ile yolculuğumuz devam edecek. Gümrük Müdürü Munis, Bey, evlatlık aldığı köle Muhsin, emperyalizmin Osmanlıdaki eli ayağı Galata bankeri ve tefecisi Samuel Morton ile oğlu Victor, gölgedeki serin kanlı tehlikeli ülkeyi sömüren Karaköy tüccarları, vatansever askerlerle tanışıyoruz. Başladık, gidiyoruz… Her gün 2, 3 sayfa ile… Keyifli okumalar.

BİRLİKTE BU KÜLTÜR YOLCULUĞUMUZU KAZASIZ BELASIZ SÜRDÜRECEĞİZ. HER SAYFASINI AYIRDIĞINIZ AN; YENİ HEYECANLAR SİZİ BEKLİYOR OLACAK. HEYECANINIZ ADETA KATMERLENECEK!.. KEYİFLİ OKUMALAR. BİLMUKABELE

İSTENEN PARAGRAFTAN SONRA ÇIKAN REKLAM ALANI - 1

KÖLENİN BÜYÜK AŞKI:  “NİLÜFER

BÖLÜM BİR

Afrika’nın doğu tarafında güney ve kuzey yönü boyunca uzanan 6 bin 600 kilometrelik  devasa girdapların kümelendiği su yolu… Efsanelere, halk şarkılarına, manilere, inançlara, masallara, hikayelere, destanlara, şiirlere konu olan Bahr – el Nil…

Umutların, özlemlerin, duyguların, hazların, sevgilerin, hüzünlerin ufuğa açılmak için hayal kurduğu koca nehir… Bütün zamanlarda kederli akışını sürdüren fersah fersah uzayarak büyüyen heybetli nehir…

Etiyopya’dan filizlenen devasa bereket ve su kaynağı… Binlerce yıldır çözülemeyen sırların yuvası gizemli mezarlara ve piramitlere ev sahipliği yapan uhrevi ülke Mısır’ın, alnından Akdeniz’e uzanan beyaz perçemi …

Binlerce yıllık bereketin sembolü kurşuni renkli yüce kanal …

Firavunlardan miras kalan köleliğin kurumsal olarak yaşatıldığı ülkenin, vebaline yardım ve yataklık eden görkemli kanal…Fravunların gazabından ve hışmından korunmak için insanların canlı canlı kurban edildiği topraklara hayat veren Nil… İnsanlığın ticarete alet edildiği, fakir yerlilerin Firavunun yaltakçıları tarafından lanetlendiği toprakların böğründe köpüren su yolu…

İşkenceden geçirilen, gerçekleşmeyeceği bilinen hayalleri kuracak kadar özgürlüğü olmayan, mal ve para karşılığı alınıp satılan binlerce insanın kaderini yaşadığı topraklar. Fravunların, köleleştirdikleri ve esaret altına aldıkları kurbanlarına ölümsüz oldukları hissini yerleştirmek amacıyla yaptıkları anıtların, heykellerin, piramitlerin ülkesi…

Kadim medeniyetin, vahşetle, kanla, zulümle boyandığı afrika’nın simgesi: Mısır

Ve beyaz gelinliği andıran güzelliğin simgesi nilüfer çiçeğinin özgürlüğünün kısıtlanarak susuz bırakılıp ölüme veya esarete mahkum edildiği kara kıta… Delikanlıların ruhlarından arındırıldığı bedenlerinin kölelikle cezalandırıldığı mistik ülke…

Basılan gizli çığlıkların zalimlerin şehvetine, arzusuna ve dinginliğine ilham kaynağı olduğu topraklar…

Bu topraklarda binlerce yıldır, dünyaya gözünü açan bebelerin kaderini yaşayacağı kölelik kurumu yerleşmişti. Habeşistan, Sudan ve diğer eyaletlerde esir alınan köleler Amerika ve Avrupa ülkelerine gönderiliyordu.

İşgalci ve sömürgeci güç İngilizler de köle ticaretinin kurumsallaşmasına katkı sağlıyordu. Milyonlarca kölenin satılmasından elde edilen gelirden İngiliz askerler, kıtadaki misyonerler ve yerli halkın tepesine çöreklenen işbirlikçi kabile liderleri faydalanıyordu. Zavallı insanlar gıdadan ve ilaçtan mahrum bir hayat sürüyordu. Kir ve pas içerisindeki izbe yerler yuvalarıydı.

İngilizlerin Kraliçesi Victoria’nın kutsadığı şövalyeleri kölelik ticaretine karşı çıkan veya onlarla iş birliği yapmayan insanları acımasızca nehrin çılgın sularına atıyorlardı.  Çığlıkları havaya karışıp kaybolurken, bedenleri acımasızca insan öğüten çılgın suda yitip gidiyordu. Rüşvet, esir ticareti, İngiliz uşaklığı koca medeniyeti içten içe tüketiyordu.

Kazanç yöntemi haline getirilen köle ticareti Afrika kıtasından diğer kıtalara kadar uzanıyordu. Köle tüccarlarının uğrak yerlerinden birisi de İstanbul’du. İzbe ve köhne sokaklarda gizlice köle ticareti yapılıyordu. Gözü dönmüş insan tüccarlarını kıtalar arası koca denizler ve de yollar dahi durduramıyordu.

İnsan ticareti ekonomik adaletsizlik, eşitsizlik, sömürü İngilizler tarafından İncil ile aklanmaya çalışılıyordu. Bu çarpık yapı geçmişin bir uzantısı olarak devam ediyordu.

Köle ticareti ile uğraşan tüccarlar binlerce yıllık kadim şehir Kahire’den yine binlerce yıldır elmas gibi parlayan İstanbul arasını adeta su yolu yapmışlardı …

İstanbul…

Upuzun küçük küt taşların dizili olduğu kaldırımdan aşağıya doğru inen küçük yolun sağında ve solunda tek katlı küçük ahşap ve kagir binalar kümelenmişti. Yol, Asya’dan, Ortadoğu’ya hatta Avrupa’ya kadar uzanan buyurgan bir namı olan bu yol Devlet-i Ali’yi sahile Eminönü’ne bağlıyordu.

Yahudi, Ermeni ve Rum tüccarların deniz yoluyla ticaret gemilerine yükleyerek getirdikleri kıyafet, yiyecek, tahıl ve baharatlar zayıf, çelimsiz veya güçlü kuvvetli iri yarı hırpani kıyafetli hamalların sırtında yürüyüp gidiyordu. Yokuş aşağı inen yol öylesine kalabalıktı ki, dünyanın yükünü sırtlayan hamalların ne yüzü ne bedenlerini görmek mümkün değildi.

Munis Bey, içerisi evrak dolu çantasıyla ufak adımlarla yürürken küçük parke taşları tek tek eziyordu. Gelişigüzel dizili taşların arasında dengesini sağlamaya çalışan adam hafif sağa sola yalpaladıkça fesinin püskülü de zıplıyordu. Mağazaların önünde nargile içen, çayını ve kahvesini yudumlayan esnaf Munis Bey’in Eminönü’ne doğru ineceği vakti iyi biliyordu. Her zaman vaktinde işinden çıkar ve kendisini bekleyen kayığa binerdi. Dalgalı günlerde ise vapur ile babasından miras olan konutunun bulunduğu Çengelköy’e geçmeyi tercih ediyordu. Faytonun ancak geçebileceği aralıktaki yolun sağını ve solunu Mısır’dan, Çin’den Hindistan’dan ticaret gemileriyle ulaştırılan ipek kıyafetler, halılar, kilimler süslüyordu. Ta uzaklardan deniz aşırı ticaret yoluyla getirilen baharatların kokusu ciğerlere ulaşırken insanları adeta mest ediyordu. Munis Bey’in yürürken en çok hoşuna giden yer ise burasıydı. Eminönü sahile yukarıdan bakan Pazar yerini andıran dükkanların sıra halinde kümelendiği yollar Darülhilafet’in müstesna yerleriydi…

İstanbul, Doğu Roma İmparatorluğu döneminden bu yana dünyanın ticaret merkezi olarak önemini koruyordu. Kıtalararası ticaret yapan gemilerin uğrak yeri ve insanların uğramadan geçmediği müstesna şehirdi. Asya ile Avrupa’yı birleştiren, İpek Yolu’nun geçtiği, Karadeniz, Ege, Marmara ve Akdeniz’e kadar deniz ticaretinde önemli rol oynayan kadim şehir, binlerce yıl önceki değerini koruyordu. İnsanlar her zaman bir yerlere koşturuyordu. Şehir, durmak ve usanmak bilmeyen bir enerji taşıyordu. Ticari merkez olmasının yanı sıra balıkçılıkta da önemli kazanç sağlıyordu. Marmara Denizinin sert akıntılara ve rüzgarlara açık olmayan yerlerinde kurulan tersane, liman ve iskeleler önemini hiç kaybetmemişti. Sarayburnu, Bahçekapı, Kadırga, Beşiktaş ve Galata gibi önemli girintilere inşa edilmiş olan limanlar ticari gemi ve mallarla dolup taşıyordu…

Asyalı, Avrupalı seyyahların, tüccarların ve diplomatların uğrak yeriydi. Bab-ı Ali’deki görüşmelerini yapan yetkin yabancılar da tanıdıkları Ermeni, Yahudi, Arnavut, Arap esnafa uğramadan geçmiyorlardı. Nefis Türk kahvesini yudumlamak onlar için ayrı bir zevkti. Dükkan önüne konulan nargilenin uzun çubuğunu tüttürürken kendilerini adeta sihirli bir dünyaya uçmuş gibi hissediyorlardı.

Munis Bey’in yırtmaçlı, diz kapağına kadar uzanan ceketinin eteği, belirli mesafede düzenli oynattığı bastonuyla aynı anda kıpırdıyordu. Nihayet kıyıya yaklaşmıştı. Rüzgarın getirdiği nefis deniz kokusu yosun ve balık yüklüydü. Derin bir nefes aldı. Galata Köprüsü görünmüştü. Üzerindeki kırmızı fesler adeta hareket halindeydi. Şık giyimli ceket ve pantolonlu genç ve orta yaşlılara karşın fesli ve cübbeli yaşlılar dikkat çekiyordu. Beyazıt’tan inen yol boyunda yukarıdan aşağıya aşağıdan yukarıya doğru atlı arabalar yük taşıyordu. Feraceli, başörtülü kadınlar adım adım önlerinde yürüyen eşini ya da büyük annesi iebabasını takip ediyordu. Yaşlı ve kilolu kadınlar yürürken siyah çarşafları belden aşağı sağa sola şişiyordu. Faytonlar aheste adımlarla çeken atların ardından teker sürterken, taşıdığı şık kıyafetli fötr şapkalı, kravatlı veya fesli varlıklı beyefendiler ile beyaz peçeli, zarif, güzel gözlü kadınlar muhteşem İstanbul manzarasını seyrediyordu..

Ayağının önünde aniden beliren su birikintisine basmamak için hamle yapan Munis Bey, kaldırıma adımını atar atmaz kendisini bir kalabalığın içinde bulmuştu. Küçük yuvarlak gözlüklerinin üzerinde hafif pus birikmişti. Yelek cebinden işlemeli beyaz mendili çıkardıktan sonra camlarını iyice sildi ve yeniden taktı. Şişman, zayıf, göbekli, uzun iyi giyimli birkaç adam asabice el kol hareketi yapıyordu. Kalın bıyıklı adam kaşlarını çatmış işaret parmağını karşısındakinin göğsüne dayamıştı:

“Bu çocuğu bana vermezsen kendini Yedikule Zindanlarında bulursun. Farelerle birlikte çürür gidersin”

İnce bıyıklı zayıf yüzlü adam, bıçkın davranışlı kabadayılardan korkuyordu. Felfecri okuyan küçük gözlerinin içinde gözbebekleri bilye gibi oynarken yüzünde çizgiler oluşuyordu. Özellikle tombul yanaklı ve kaytan bıyıklı olanın hiddetinden korunmaya çalışıyordu. Yanındakiler de adamın her sözünün ardından kafalarını hafif aşağı indirip, kaşlarını çatarak onaylıyorlardı.

“Aman efendi hazretleri siz emrederseniz, olmaz mı? Lakin…”

“Lakin ne” diye hiddetle yeniden asabice bağırdı adam.

“Bu zavallıyı ta Kahire’den alıp getirdiler. Zengin bir Mısırlı İstanbul’a hareket etmek üzere olan vapura ekmek kırıntısı gibi attırmış, yollamış gitsin. Bana kaç kuruşa mal oldu? Ah bilseniz?”

Adamın ağzından tükürük saçılıyordu.

“Söyle uzatma fazla kaç kuruşa?”

Adamın dudağından 50 kuruş sözü çıkacaktı ki; gözleri yuvasında dolandıktan sonra ağzını büzüştürdü: “Efendi hazretleri şuradan şuraya gitmek nasip olmasın bu adamı almak için tam 100 kuruş saydım!..”

Eli önünde bağlı vaziyette bekleyen hemen arkasındaki adama bir bakış attıktan sonra yeniden yüzünü döndürdü. Avucuna sıkışan para dolu keseyi uzattı.

“Hadi tamam artık fazla uzatmayalım. Ver adamı gitsin”

Köle tüccarı keseyi alır almaz yarayı saymaya başladı…

Adam sinirlenmişti: “Ne sayıyorsun? Tamam içinde al 80 kuruş…”

Keseyi elinden çıkarmak için ani bir hamle yapan adam vücudunu geri çekerek:

“Olmaz efendi hazretleri hayatta olmaz. Bu para benim yaptığım masrafa dahi kafi gelmez!…”

Adam iyice sinirlenmişti. Bir hamle ile keseyi elinden çekerek sırtını dönüp söylenerek uzaklaşmaya başladı.

“Sen gününü görürsün! Dünyanın kaç bucak olduğunu göreceksin”

Olup biteni dikkatle izleyen Munis Bey, uyanık köle tüccarının korkup ve pişman olup adamı geri çağırmasına engel olmak için burnunun dibine kadar yaklaşarak elini omzuna atmıştı…

Zayıf cüsseli adam irkilerek başını geri çevirdiğinde gözleri irileşmişti.

“Munis Bey!..” diye çığlık bastı.

O da bıyık altından gülümseyerek, “Ya, Munis Bey” diye karşılık verdi.

Adam, İstanbul’daki ticaret usul evraklarından sorumlu olan Munis Bey’i yıllardır tanıyordu. Munis Bey de yüzünü bilmesine rağmen ona mesafeli duruyordu. Her daim bu yolu kullandığı için esnafı ve yol üzerinde alışveriş yapanları biliyordu. Munis Bey, duvarın dibinde çömelmiş, adeta kaplumbağa gibi büzülmüş vaziyette duran çıplak ayaklı hırpani kıyafetli ergenliğe adım atmaya hazırlanan bir beden taşıyan çocuğun halinden etkilenmişti. Kan lekeleri bulanmış kıyafeti lime limeydi. Siyah kıvırcık saçları, koyu teni ve beyaz gözleri görenlerin ruhuna masumiyet, asalet ve temizlik serpiştiriyordu.

Bir müddet daha gözlerini çocuğun üzerinde tuttuktan sonra yeniden gözleri içinde yedi sekiz sayan uyanık adama döndü.

“Biraz evvel, giden adamlarla aranızda geçen konuşmayı duydum. Anladığım kadarıyla adam bu delikanlıyı senden satın alıp kötü amaçlı işlerinde kullanacaktı. Satın alamadığı için memnun oldum” Bu sırada iki elini ovalayan adam sırnaşık davranışlar sergilemeye başlamıştı.

“Haklısınız efendi. Ben zaten bu yüzden fiyatını yüksek tuttum. Onun bu masum delikanlıyı alıp götürmesine içim el vermezdi!..”

İşaret parmağını adamın alnına doğru uzatan Munis Bey, “Lakin, bu adam birazdan birilerini buraya gönderecek. Başına nelerin geleceğin tahmin edemeyiz. Değil mi?”

Kaşları yay gibi olan adam korkuya kapılmıştı.

“Bunları düşünemedim, doğru yani…”

“Tabii ki doğru” diye adamı tasdik etti, Munis Bey.

Pısırık, ürkek adam, “Peki Efendi Hazretleri ne yapmamı buyurursunuz?” diyerek titrek sesiyle bir soru yöneltti.

Munis Bey, ismini sorunca adam, “Zabit” dedi.

Munis Bey devam etti: “Bak Zabit, sana tam 100 kuruş vereceğim. Sen de bu delikanlıyı bana teslim edeceksin. Tamam mı?”

Adam, “Ama Munis Bey” diyecek oldu ki; birkaç adım ileriden iri kıyım üç kişinin kendilerine doğru hızlı adımlarla yaklaştığını fark ettiler.

Her birinin fesleri sağa solu kayık, bıyıkları aşağı sarkık, yüzleri kızarıktı…

Munis Bey, hafif gülümseyerek, “görünüşe göre biraz eğleneceğiz galiba?” diye mırıldandı.

Adam korkudan sızlanmaya başlamıştı….

“Aman Allah’ım, bu adamlar bizi doğramaya geliyor” diye söylendi.

Kratavatını gevşeten Munis Bey, elini adamın sırtına koyarak, “Gereksiz kavga etmekten haz etmem. Lakin iş başa düşünce kavgadan kaçmam. Sen merak etme ben bu ayak takımı çapulcuları sepetlerim” dedi. Sinirinden çenesi titriyordu. Ortadaki serdengeçti öne atılarak zayıf ve çelimsiz adamın yakasına yapıştı. SY. 6

ÜÇÜNCÜ PAYLAŞIM / KEYİFLİ OKUMALAR

“Ulen zibidi sen bizim sahibimizin, beyimizin isteğini nasıl reddedersin? Seni şu taşlar gibi ezmez miyim?”

Adamın ayakları yerden kesilmişti.

Gözünden yaşlar boşalıyordu.

“Allah aşkın yapmayın. Beni bağışlayın. Köle sizin olsun. Alın gidin. Yeter ki beni bırakın” diye yalvarmaya başladı.

Tam bu sırada Munis Bey, deri çantasından çıkardığı silahı adamlara yöneltmişti.

“Bırak adamı” diye sertçe uyardı.

Adam hırsından hiçbir sözü dahi işitmiyordu. Ardındakiler koluna yapışarak, uyardı: “Ulvi geriye bakar mısın?”

Adam, iyice hiddetlenmişti. İşine engel olunmasından haz etmediği belliydi.

“Niçin?” diye sorar gibi bakış atmıştı. Derken, yüzünü çevirir çevirmez silahın namlusuyla karşı karşıya kalmıştı. Bir silaha, bir Munis Bey’e baktı. Şaşırmıştı.

“Ne oluyor, sen kimsin? Niçin silahı bana doğrultuyorsun?” diye sordu.

Munis Bey, silahşorlarıyla meşhur İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin üyeleri arasında nice çatışmaya girmişti. Ve iyi bir silahşordu. Her ittihatçı gibi silahı çok iyi kullanıyordu. Ancak, bunu kendisini iyi tanıyanların ve mermisini yiyenlerin dışında bilen yoktu. 

“Bana bak, bu çocuğu biraz önce ben satın aldım. Boşuna hayal kurma sakın. Artık satılık değil” diyerek sertçe uyardı.

Katil kılıklı adam inanamıyordu. Kendisine doğrultulan silahı adeta sopa parçası gibi algılıyordu. Zabit’i bir eşya gibi parke zemine bırakır bırakmaz ani bir hamle ile Munis Bey’in elindeki silahın üzerine yumuldu. İkisi birlikte dengelerini kaybederek yüzükoyun yere kapaklanırken aniden ‘pat’ diye bir ses duyuldu.

İri kıyım adam, “Ah anam” diyerek yere yığıldı.

Yanındakiler, ilk başta ne yapacaklarını şaşırmışlardı. Birbirlerinin yüzüne baktılar. Ardından, yüzükoyun yere uzanmış vaziyetteki arkadaşlarını sırtlayarak aşağı doğru tabanları yağlayıp kaçmaya başladılar. Zabit, korkudan bayılmıştı.  Munis Bey, silahşor yaşamından dolayı bu tür vakalara alışıktı. Çevreden yetişen esnaf kendisine yardımcı oldular. Yerden kaldırarak üzerindeki tozu temizlediler.

“Ah, bu serserilerden nedir çektiğimiz?” diyerek dert yandılar.

Birisi, “Munis Bey iyisiniz değil mi?” diyerek şefkatle fısıldadı.

Başını sallayan Munis Bey, “İyiyim, berbat bir durumda lakin ucuz kurtulduk” diye söylendi.

“Allah’a şükür. İyi olmanız bizi sevindirdi” diyerek kendisini teselli ettiler.

Bu sırada üzerine serpiştirilen su ile yeniden kendisine gelen Zabit, “Ah Efendi, bir şeyiniz olmamasına sevindim” diye konuştu. Munis Bey, “Kıyafetini düzeltti. Yerdeki çantasını yeniden eline aldı. İçerisinden para çıkardı”

“Al bu parayı. Bu çocuk da benimle gelecek”

Zabit’in korkudan ayakları titriyordu. Hala kendisine gelememişti.

“Aman Efendim, dilerseniz para vermeden alıp götürün” dedikten sonra, çocuğun ayağına çarık giydirdi.

Başıyla çocuğa işaret veren Munis Bey, kalabalığı yararak aşağı doğru yürümeye başladı. Çocuk da hemen yanında ona küçük adımlarla eşlik ediyordu.

Munis Bey, adamı çapulcuyu kasığından vurmuştu. Ölümcül bir yarası olmadığını düşünüyordu. Ama yine de kan kaybından ölebilir, diye içinden geçirdi.

İttihat Terakki Cemiyeti’nin 31 Mart olayı sonrası Sultan Abdülhamit’i indirmesinin ardından yönetime muktedir olması, üyelerinin gücünü ve kudretini arttırmıştı.

Munis Bey de en çok nam-ı diğer Büyük Cemal Paşa’ya sırtını dayamıştı.  Kendisiyle Mersin Valiliği yaptığı dönemde tanışmış ve dostluk kurmuştu. İttihatçıların üç kudretli isminden birisi de oydu. 1908 yılında Meşrutiyet’in ilanıyla Adana Valiliği görevine atanan Cemal Paşa, burada asayişi sağlam tutmaya çalışmıştı. Akabinde darbenin en önemli isimlerinden olan Sadrazamlığa yükseltilen Mahmut Şevket Paşa tarafından İstanbul Muhafızlığı görevine atandı.

Munis Bey, Cemal Paşa’nın talimatı ile gümrük kaçakçılığı ve asayişin sağlanmasına yönelik birimde görev almıştı.  Silahşorluğu meşhurdu. Adamı tek mermi ile etkisiz hale getirmesi bu yeteneği ile ne kadar soğukkanlı olduğunu ispat ediyordu.

Dükkânları küme halinde ikiye ayıran yol boyunca hiç konuşmadılar. Çocuk ürkek, yorgun başı öndeydi… Munis Bey, bir an düşündü. Bu duruma nasıl düşmüştü. Neden? Konağına bir köle bir çocuk getirmek, olacak düşünce değildi?

Ani gelişen bir durum kendisine olmadık işler yaptırmıştı. Henüz birkaç adım ötede bıraktığı kaldırımın üzerinde bir adamı vurmuştu. Eli her vakit tetikte olmasına rağmen silahını kullanmayalı aylar olmuştu.

DÖRDÜNCÜ PAYLAŞIM / KEYİFLİ OKUMALAR

Yıldız Sarayı’ndaki baskın sırasında müfrezeden birkaç kişiyi indirmişti. Lakin o farklı bir durumdu. Silahını o kadar meşhur kullanmasaydı, İstanbul’da böyle bir göreve getirilebilir miydi? Payitaht binlerce insana ekmek yediriyor, besliyor, palazlandırıyor. Kendisi okyanusta bir damlaydı!…

Munis Bey, çevresindeki kuşkulu bakışlardan rahatsız olmuştu. Çocuğun vaziyeti iyi değildi. Şık ve parlak ayakkabılı, kolalı yakalı gömlekli düzgün bıyıklı ve ince yuvarlak gözlüklü Beyefendi’nin yanındaki kimdi? Niçin yanında gezdiriyordu? Hem de Payitaht’ın Babıâli’nin kıyısında…

“Bu böyle olacak iş değil? Çocuğa şuradan kıyafet alayım, dikkat çekmesin” diye geçirdi içinden…

Ardından küçük ahşap kapılı geniş pencereli bir mağazayı gözüne kestirdi. Çocuğu eliyle içeri itekledi. Kendisi birkaç adım geride durdu. Aydınlıktan, gölgeye geçince mağazanın içerisini seçmekte zorluk çekti. Gözü kamaştı. Ancak, konuşmaları duyabiliyordu.

“Yahu, adamın halini gördün mü? Kıyafetleri, eli yüzü kan içerisinde”

“Bu adam uzun yaşamaz. Ya yol üzerinde mevta olur ya hastanenin bahçesinde…”

“Haklısın, vuran iyi avcıymış doğrusu… Tek mermi yemiş”

“Ne yapacaksın üstadım, zaman artık silah ve çatışma zamanı. Baksana ülkeyi ele geçirenlerin önde gidenleri hep komutan, silah üstadı veya tetikçi… Allah akıbetimizi hayreylesin, inşallah”

“Âmin”

“Bak bak içeri müşteri girdi. Seni lafa tuttum”

Adam önce şaşırdı. Yamalı kılığı kıyafeti toz duman içerisinde esmer tenli bir çocuk ve ardında resmi duruşlu bir adam.

Korktu, çekindi. Adımını kesti.

Biraz önce söylediği sözler aklına geldi. Neler söylemedi neler…”

“Ya, bu adam devletin güvenlik görevlisi veya devlet memuru ise… Aman Rabbim, sen beni gözet, koru, affet. Neler söyledim öyle?”

Elini dudaklarında gezdirdi. Sonra, başparmağını dilinin üzerinde gezdirdi…

“Ah dilim seni ben ne yapayım? Kopasın e mi?” diye mırıldandı.

İki elini önünde birleştirdi, boynunu büktü. Sessizce fısıldadı:

“Buyurun Efendi Hazretleri, emriniz başımın üzerine…”

Munis Bey, adamın davranışındaki sahteliği fark etmişti. Dudağına hafif bir gülümseme düştü.

“Bu gördüğün çocuğa göre pantolon, kazak, çorap ve ayakkabı istiyorum”

İki elini ardına kadar açan adam; “Efendi hazretleri dükkân benim değil, senin”

Munis Bey, içinden, “Demek benim? Sana yapacağımı yapardım da şu çocuğa dua et. Gitmemiz lazım” diye geçirdi.

Kaşlarını çattı, gözlerini eşyaların üzerinde gezdirdi.

“Tamam, artık ne demek istediğimi anladın. Hemen toparla.”

“Adam, yaşından beklenmeyecek atiklikle tahta küçük merdiveni aldı, rafları tek tek indirmeye başladı.  

Munis Bey’in gönlünü almak için çocuğa hoş laflar sıralamaya başlamıştı…

“Yavrucak, hangisini istersin. Şunu, bunu, onu…”

“Tamam, o kadar itinaya gerek yok. Giydir yeter” diyerek kestirip attı.

Munis Bey bu arada içeride küçük sehpada oturan adama dikkatlice baktı. Bakışını yeniden uzun burunlu, küçük gözlü, küçük kafalı adama çevirdi. Tipik bir Musevi olduğu kanaati getirdi.

Adam, merdivenden aşağı inerken çocuğa şirinlik yaptı.

“Hadi yavrucak gir şu tezgâhın ardına kıyafetleri giyin, bakalım”

Türkçe bilmeyen çocuk eli işaretlerinden bir şey çıkaramamıştı.

Munis Bey, Arapça bir şeyler söyledikten sonra onu sırtına dokunarak iteledi. Mağaza sahibine, “Ver iki eline gitsin şurada giyinsin” dedi.

Adam, çenesi düşük biriydi. Dayanamadı:

“Bey, biliyor musunuz, biraz önce buradan bir adamı adeta sürükleyerek götürdüler”

Munis Bey’in kaşları yay gibi oldu. Evet, biraz önce konuşmalarınıza misafir oldum. Kıyafeti kana bulanmış öyle mi?”

Alt dudağını ısıran adam: “Hem de nasıl? Birisi bir ayağından diğeri diğer ayağından tutmuştu. Adamın kolları onların boyunlarına sarılıydı. Başı önüne düşmüştü. Durumu iyi değildi? Baygın haldeydi”

“Hım ne olmuş?”

“Efendi işittiğimize göre Beyazıt’tan aşağı dönün yolun girişinde bir adam onların önünü kesmiş. İşittiğimize göre bu gariplerimizden zorla para istemiş. Onlar da reddedince mermiyi yemiş!. Ah yazık çok üzüldüm…”

SY. 12

BEŞİNCİ PAYLAŞIM/ KEYİFLİ OKUMALAR

PANDEMİYE AŞI GİBİ…

“Ya demek öyle? Zaman değişti. Artık, kimseye güven olmuyor. Eline silahı alan çıkıyor haraç toplamaya. Hep bu İttihatçıların suçu!”

Adamın gözleri parladı: “Efendi sen ne diyorsun, burada her gün birisi dayak yiyor. Neymiş, efendim devlete vergisini ödememiş, kaçak ürün getirmiş, devlet büyüklerine saygısızlık yapmış, mış mış…”

İçerideki aniden söze girdi: “Efendi bu arkadaşım biraz abartıyor. Buradaki herkes devletten memnun. İttihatçılardan şikayetleri yoktu!..”

Munis Bey, bakışlarını sağı, başı ağarmış iri yarı adama yöneltti.

“Ya demek öyle?”

Derin bir nefes alan Munis Bey, “İnşallah her şey iyi olur” dedi.

Dükkan sahibinin canı sıkılmıştı. Arkadaşının sözlerine sinirlenmişti. Ancak, birkaç dakika sonra kendisinin boşboğazlığına kızmaya başladı. Yüzü kırmızılaşmıştı.

“Efendi Hazretleri, arkadaşım doğru söylüyor. Bazen böyle çenem düşüyor”

Munis Bey, işaret parmağıyla çocuğu gösterdi.

“Neyse tamam şimdi çocuğu gönder”

Munis Bey, bir an dükkânın ardiye tarafında çocuğu görünce şaşırdı. Belleği adeta yenilenmişti. Perişan, kötü bakışlı, çirkin çocuk, nur yüzlü, gözleri ışık saçan bir çocuk olarak dönmüştü. Hafif gülümsedi…

“Yavru, ne kadar değiştin böyle?

Çocuk söyleneni anlamamıştı ancak güzel bir takılma olduğunu anlamıştı.

Zeki, duygulu ve hassas bir yapıya sahip çocuktu…

Munis Bey, onun iç dünyasında bir farklılık olduğunu hissetti. Önce pişman olmuştu ancak şimdi çok iyi bir iş yaptığına kanaat getirmişti.

İşyeri sahibinin eline beş kuruş bıraktı. Adam, “Efendi Hazretleri, beğendiğinize memnun oldum. Yine bekleriz. Emriniz başımızın üstüne…”

Munis Bey tam çıkacakken, adam elindeki eski kıyafetleri gösterdi:

“Bu kıyafetleri ne yapalım?” diye sordu.

Munis Bey, “Ne yaparsan yap?” dedi.

Mağaza sahibinin yüzü iyice küçülmüş burnu irileşmişti. Kötü koku tahammül edilir gibi değildi. Bir an önce kıyafetleri sokağa atmak için can havliyle nefesini tutmuştu. Munis Bey ve çocuk mağazadan çıkar çıkmaz, kıyafetleri bir çubukla tutup faraşla birlikte kaldırımın kenarına bıraktı!…

Geri dönerken arkadaşına: “Vallahi bunları yakmak lazım. Bu çocuk mikrop, bu kıyafetler de mikrop torbası…” diye konuştu.

Mısır Çarşısından Galata Köprüsü’ne adeta insan ve yük akımı vardı. Sel gibi insanlar yürüyor yürüyordu… Silahlı askerler büyük bir telaş içerisinde kalabalığı yararak ilerliyordu.

Munis Bey, bir yere askeri intikal olduğunu düşündü. Malum, devlet çetelerle, hainlerle ve dış güçlerin oyunlarıyla boğuşuyordu.

Vapurun dumanı masmavi gökyüzünde rüzgârın sert çarpmasıyla dağılıp gidiyordu. Çocuk, yürürken pürdikkat Munis Bey’in adımlarını takip ediyordu. Bir gölgesi gibi hiç yanından ayrılmıyordu. Kaçmaya tevessül etmek, aklından dahi geçiremiyordu. Bir kez kendisine bir köle tüccarı, ‘özgürlük’ dediğinde, ‘yenilecek’ veya ‘içilecek’ bir şey sanmıştı…

Kafkaslardan, Afrika’nın en ücra yerlerine kadar kölelik dünya ticaretinin en önemli faktörleri arasına yerleşmişti. Korsanlar gemileri sırf köleler edinmek için denizde sürüyordu. Afrika’ya ulaşan gemiler, siyah renge bürünmüş olarak Avrupa ülkelerine dönüyordu. Ayaklarından zincire ve prangaya vurulmuş, boyunlarında demir halkalar bulunan köleler yüzlerce çuval gibi yığın halinde taşınıyordu. Asilzadeler, lortlar, krallar çiftliklerinde, tarlalarda, günlük işlerde çalıştırmak üzere köle istiyorlardı. Bıkmadan usanmadan köle tüccarlarına külçe külçe altın veriyorlardı. Hatta daha da abartanlar vardı. Şahsi paralarıyla yaptırdıkları gemileri bu çirkin ve insanlık dışı iş için kullanıyorlardı. Bu köle ticaretinden İstanbul da nasibini alıyordu. Ki, tüccarlar korsanlar ve gemiciler aracılığıyla bu işten para kazanıyorlardı.

Munis Bey, Babıâli’deki görevi sırasında bu işin kökünü kazımak için büyük mücadele veriyordu. Köle tüccarlarını en ağır şekilde cezalandırıyordu. Kimini sürgüne gönderiyor, kimini hapse attırıyor kimini de feci şekilde dövdürüyordu…

Yanındaki çocuğu satın aldığı köle tüccarı Zabit de eline düşen paranın sıcaklığıyla başına gelecek büyük felaketten habersizdi! Galata Köprüsü’nün üzerinde yorgun atların çektiği faytonların tekerleklerinden sıçrayan gıcırtı martı ve vapur seslerine karışıyordu. Dizlere kadar uzanan beyaz, kahverengi, siyah parlak ve cafcaflı ceket giyinmiş fesli adamlar ikişerli gruplar halinde hararetli şekilde sohbete tutuşmuştu. Devletin üç kıtada boğuştuğu sorunları tartışıyorlardı. sy.15

ALTINCI PAYLAŞIM / KEYİFLİ OKUMALAR

. İstanbul gibi insanlar da yorgundu. Koca Osmanlı artık fakirleşmiş ve zayıf düşmüştü. İnsanların kıyafetleri ve yürüyüşü sanki düşülen bu hazin durumu ifade ediyordu. Sultan Abdülhamit’in indirilmesinin ardından ülkenin huzuru iyice bozulmuştu. Fırtınaların toprağı yediği ve insanlara diri diri gömdüğü Balkanlarda canhıraş savaşan ordu çok büyük sıkıntılara gark olmuştu.

Osmanlının bir vakitler göz bebeği olan Yunanistan ve Bulgaristan’da artık dağlar kan rengine bulanmıştı.  Osmanlının biricik evlatları üzerlerine devrilen büyük bir enkazın altında kalmıştı… Sokak ortasında insanlar birbirini kovalıyor, silahlar patlıyor, feryatlar kopuyordu. Ülke iyice karışmıştı. İttihatçılara karşı bakış değişmişti. Kurtarıcı, diye baş tacı edilen bu ihtiraslı askeri ve siyasi grup zamanla dışlanmaya başlamıştı. Bu durumda da kuşkusuz kaynayan kazan gibi fokurdayan Arap siyaseti, Balkan bozgunu, Bulgar, Sırp ve Yunan tehdidi başrolü oynuyordu.

Eminönü sahili ve civarı her zamanki gibi ticari canlılığını sürdürüyordu.

Kırım’dan süt ürünleri, Dobruca’dan buğday ve et, Mısır’dan pirinç, Akdeniz ve Ege’den meyve ve sebzeler getiren tüccarlar her zamanki gibi tez canlı davranıyorlardı. Gıdaların bir an önce pazara nakledilmesi ve bakkallara aktarılması gerekiyordu.

Ürünün bozulması demek onlar için felaket anlamına geliyordu. Faytonlar, at arabaları, vapurlar yiyecek ve içecek kokuyordu. Anadolu Yakasındaki sahil şeridinde oturan varlıklı Musevi, Hıristiyan ve Süryaniler sabahın ilk ışıklarıyla birlikte alışverişe başlamışlardı. Ortalık eskisi gibi iyi değildi. Vaziyet kötüydü. Bir an önce yiyecekleri erguvanların süslediği köşklerine ve konaklarına ulaştırmaları gerekiyordu. Zaman iyi değildi. Önceden kendileri alışverişlerde bulunmuyorlardı. Ancak, siyasi ve iktisadi karışıklık yaşandığı için bizzat kendileri de alışverişe katılıyorlardı. Ancak, mürebbiye gibi emir verip, talimat yağdırmakla ve izlemekle yetiniyorlardı…

Esmer, kısa pantolonlu, kısa kollu ırgatlar ve uşaklar hamaratça çalışıyorlardı. Beylerinin parasını ödediği ürünleri tek tek dikkatlice faytonlara, arabalara, vapurlara ve kayıklara yüklüyorlardı…

Çocuğun yüzündeki masumiyet Munis Bey’in hoşuna gitmişti. Bilinmez bir hissiyata kapılmıştı. Devlet vazifesinin verdiği sorumlulukla katılaşan yüreği bilinmez bir dokunuşla yumuşamıştı. Çocuk, adama yetişmek için adımlarını hızlı atıyordu. Belli belirsiz nereye gittiği bilmeden… Zaten, varlığı özgürlüğünün elinden alınmasıyla birlikte bir nesneye dönüşmüştü. O yaşta olsa bile kalbi çok büyüktü. Hisleri yıpranmış, yüreği buruk, iri siyah gözleri hüzün yüklüydü.

Şu an bulunduğu durum vahimdi. Çünkü Zabit denen alçak kendisine bir parça kuru ekmek ve yarım bardak su vermişti. Onun için çocuk bir an önce paraya çevrilmesi gereken bir yüktü. Çocuğa masraf yapmak onun için eziyet olurdu. Munis Bey, son vapurun kalkmasına az zaman kalmasına rağmen çocuğun beslenmesi ve birazcık ta olsa kendine gelmesi için yemek yedirmek istedi.  Her gün önünden geçtiği Arap asıllı bir adamın çalıştırdığı lokantaya girdi. Kapının hemen kenarındaki iki kişilik masaya oturdular. sy.17

YEDİNCİ PAYLAŞIM / KEYİFLİ OKUMALAR

Lokantacılara has iri yarı, kilolu, cüsseli ve koyu tenli adam elini boynundan dizlerine uzanan beyaz önlüğe siler silmez yaklaştı.

“Buyurun efendi, hoş geldiniz”

Munis Bey, “Hoş bulduk” der demez iki tabak etli sulu yemek istedi.

Adam, bir gözüyle çocuğu süzdü. Kendisi gibi Arap olduğunu anlamakta gecikmedi.

Munis Bey, rahatsız olmuştu.

“Çabuk ol, vapura geç kalmayalım” diye tatlı sert konuştu.

Siyah kıvırcık saçlı kafasını kıpırdatan oynatan adamın gözleri irileşmişti.

“Kusura bakmayın Efendi, hemen getiriyorum” diyerek geri döndü. Acele adımlarla yemeklere doğru yürürken iri bedeni sağa ve sola doğru yalpalıyordu.

Lokantacı elinde iki kap yemekle dönmüştü. Adam, yemekleri parmakla işaret edilen yere bırakır bırakmaz ayrıldı. Munis Bey, çocuğa bakarak, “Çok acıkmışsın. Hemen başla yemeye …” diye seslendi. 

Önce çekingen davranan çocuk, Munis Bey’in tatlı bakışı ve babacan sözlerinden cesaretlenerek eline kaşığı alır almaz yemeğe başladı. Bir iki lokma sonrasında iyice iştahlanmış ve ekmek parçalarını tek tek doğramaya başlamıştı. Munis Bey, çocuğun yemek yiyişinden de etkilenmişti. Üstüne ve masaya sıçratmamaya gayret gösteriyordu.

İçinden, “İyi ki bu yavruyu o zalimlerin elinden kurtarmışım…” diye geçirdi.

Lokantacı uzaktan uzağa kaçamak bakışlarla masayı süzüyordu. İnsan sarrafı olan Munis Bey’in gözünden kaçmamıştı. Rahatsız olmuştu.

Kendisi de birkaç lokma almıştı. Ardından, ayağa kalktı, birkaç kuruş çıkardıktan sonra şişman adamın tombul avucuna bıraktı.

“Üstü kalsın” dedikten sonra çocukla yeniden iskeleye doğru yürümeye başladı.

Munis Bey bir ara geri dönüp baktığında lokantacının onları süzdüğünü yine görmüştü.

Nihayet İskeleye varmışlardı. Sırtlarında çuvallarla vapura adım atan ırgatların hemen iki adım ötesinde onları fesli, alafranga şapkalı ve şık kıyafetli zengin beyleri takip ediyordu.

Ahşap güverte ile salona ağır koku hâkimdi. Koku, çırpınan denizden esen rüzgârla buluşup balık kokusuna karışıyordu.

Vapurun üst kısmına çıktılar. Oturdukları bölüm Galata’ya uzanan caddeyi görüyordu.

Munis Bey, vapurdakilerin çoğunu tanıyordu. Yıllardır aynı saatte aynı vapurla seyahat yaptıkları için birbirlerinin yüzlerine aşinaydılar. Varlıklı köşk ve konak sahipleri üst katta, hizmetliler de alt katta yolculuk yapıyordu. Hizmetliler, yiyecek, içecek ve kıyafetlere sahip çıkıyorlardı. Kadınlar kendilerine ayrılan bölüme geçmişlerdi.

Munis Bey’in dikkatini sivri burun ayakkabı giyinmiş, göbekli, iri kalın bıyıklı birkaç kişi çekmişti. Adamlar, sanki birisini arıyormuş gibi vapurun içerisinde geziniyorlardı. Munis, Bey, şüphelenmişti. Tedbirli davranması gerektiğini düşündü. İnsanların en kalabalık olduğu güverte kısmına geçmeyi tercih etti.

Bu sırada elinde tüfek ve delici aletler bulunan adamlar da dikkatli şekilde vapurun içini dolaşıyordu. sy.19

SEKİZİNCİ PAYLAŞIM / KEYİFLİ OKUMALAR

“Tedbirli olmalıyım. Vapurda saldırıya uğrarsam kendimi iyi savunamam. Bu kadar insanın hayatı da tehlikeye atılır” diye düşündü.

İttihatçılık ruhunu taşıyan adam, bu tür olaylara alışıktı. Ancak, bir anda düştüğü durumun hassasiyetini yeni yeni hissetmeye başlamıştı.

Her şey çarçabuk gelişmişti… Adeta ani hasar bırakıp giden poyraz gibiydi…

Farklı dillerin konuşulduğu bölümde adeta insanlar arasına sıkışıp kalmışlardı. Ancak, şık ve temiz giyimli erkek ve kadınların çokluğu da işine yarıyordu. En azından gizleme vazifesi görüyordu.

Vapur hareket etmişti. Dumanı takip eden ve kırılan dalgaların üzerinde acı acı kanat çırpan martıların çığlıkları, balıkçıların haykırışları, motor sesi ve dalga sesi ortamı farklılaştırıyordu. İnsanlar ayaklarını karadan çektiklerini anlıyordu.

Yaptıkları alışverişin keyfiyle iç huzur içerisinde sohbet ediyorlardı. Beşiktaş, Dolmabahçe derken uzun minareli süslü camiler, saraylar, küme evler geçiliyordu. İnsanlar sahil boyunca karınca gibi dolaşıyordu. İnsanlar elini uzatsa sahildeki ağaçları, taşları, evleri tutacak gibi oluyordu.

Manidar şekilde çevresini gözetleyen Munis Bey, ağır adımlarla garip bakışlı adamların menzilinden uzak durmaya çalışıyordu. Yüzünü hiç tanımadığı adamlara döndürüyor, çocuğu da aralarında gizlemeye çalışıyordu. Bir elini de belinde tutuyordu. “Ne olur ne olmaz, hazır olmalıyım” diye düşünüyordu. Cebinden mendilini çıkararak alnında biriken teri sildi.

Şüpheli kişiler bir süre denizi izleyip çıkıp gidiyorlardı…

Vapur nihayet iskeleye yanaşmıştı. Adam, derin bir nefes aldı.

İnsanlar yavaş yavaş inmeye başlıyordu. Sahilde sıra halinde faytonlar bekliyordu. Irgatlar, konak, yalı veya köşk aşçıları, kâhyalar ve diğer hizmetliler heyecanla beylerini, hanımlarını ve diğer hizmetli arkadaşlarını bekliyorlardı. Vapur boşalıyordu. Fesli beyler, feraciyeli, zarif tülbent ve altın sarısı elişi eldivenli, çiçek desenli şapkalı hanımlar mürebbiye gibi ne işaret parmaklarını uzatarak ne yapılması gerektiğini söylüyorlardı.

Kimi bayanlar çiçek bahçesi gibi süslü ve allı pullu kıyafetleriyle Avrupai tarzda görünmeye çalışırken, kimisi rüküşe kaçıyordu.

Munis Bey hızlı adımlarla vapurdan inerken ilk kez çocuğun elini tutmuştu.

“Hadi bakalım yeni yuvana doğru gidiyoruz” dedi.

Çocuğun yüzüne ilk kez hafif gülümseme düşmüştü.

Karnı doymuştu. Morali de düzelmişti…

Munis Bey, buğulu gözlü, çelimsiz ve bitkin vaziyetteki çocukla birlikte hemen bir faytona atladı. Faytonun sürücüsü Munis Bey’i tanıyordu. Eyeri sertçe geri çekip sonra öne doğru serbest bıraktı. Atlar, kamçı sesinin duyulmasıyla birlikte adeta şaha kalkmıştı. Taşa çarpan nallardan kıvılcım yükseliyordu. Masmavi gökyüzünün altında serilen lacivert denizden gelişen dalgalar kıyıya ulaşırken yalıların önündeki dalgakıranları dövüyordu. Öbek öbek gür yapraklı ağaçlarla örülü bahçelerin önünden yılan gibi kırılan yol insanın kalbine huzur sunuyordu. Faytonların terkinde yolculuk yapan her kimse dalıp gidiyordu upuzun yol boyunca… Işıl ışıl masmavi gökyüzü altında al al meyve taşıyan dallar, başından aşağı sarmaşıkların salındığı iç gıdıklayan evler…

Sahil boyunca karartılar arasında dimdik tepeler sıra halinde büyüyor ve küçülüyordu.

Gür ormanların zirvesinde uçuşan Fatih Sultan Mehmet’in, İstanbul’u fethettikten sonra Sadrazam yaptığı Zağanos Paşa’ya da ismini veren yırtıcı kuşlar, gözetleme yaparak yerdeki avlarının hareketlerini takip ediyorlardı.

Göksu ve Küçüksu’nun suladığı bereketli topraklardan sebze, meyve ve envaı türde bitki kokusu yayılıyordu. Ağaçların kovuklarında kuşlar kıpırdıyordu.

Munis Bey, atları dizginleriyle dengede tutarak yol almalarını sağlayan seyis ile sohbet etmeyi seviyordu. Seyis de Munis Bey’in kendisine karşı nazik ve hoşgörülü davranışlarından haz alıyordu. Adamın fesinin püskülü sağa sola doğru sıçrıyordu. Göz kapılmayacak gibi değildi. Bir ara aklına yanındaki çocuk geldi. Bir an bakışını çevirdiğinde yüreğine bir kor düşmüş gibi oldu. Tertemiz, masmavi ve güneşli havada adeta kışı yaşamaya başlamıştı. Yavrucak yığılıp kalmıştı. Yorgunluğunu bedeni yeni yeni hissetmeye başlamıştı. Masum yüzüne baktı bıktı. Kirpikleri ne de güzeldi.  “Peygamberimizin kirpikleri de uzundu” diye içinden geçirdi. Çocuğa karşı hisleri daha da derinleşmişti. Acımak ve sahiplenmek duygusu depreşti…

Göğsü inip çıktı…

“Seyis biliyor musun, bu yavrucak ta Arap Yarımadasından getirilmiş. İnsanların sırtından para kazanan hoyratlar tarafından…” sy.22

DOKUZUNCU PAYLAŞIM / KEYİFLİ OKUMALAR

Seyis, hüzünle kafasını oynattı.

“Ah beyim ah… Ne olacak bu insan ticaretinin sonu?

Seyis, onun yanında devlet bürokrasisini eleştirmekten geri durmazdı. Yaşını başını almış bilge bir kişiliği vardı. Munis Bey, onun bu yönünü biliyordu…

“Seyis, elden ne gelir? Ülkenin durumu ortada.”

“Ah bey ah… Balkanlar elimizden çıkıyor. Kaçıp gelenler yol boyunca perişan vaziyette canlarını kurtarma telaşındaymışlar. Namuslarını, şereflerini, onurlarını zor kurtarmışlar, Yunan, Sırp, Bulgar gâvurlarının elinden…”

Munis Bey, bir süre sessiz kaldı. Ne karşılık vereceğini bilemiyordu…

“Merak etme!… Yüce Yaradan, peygamberin ümmetini hiç yalnız bırakmadı. Ümidini kaybetme. İnşallah bu günler de geçecektir. Padişah Hazretleri ve tüm İslam ümmeti için duamızı yapalım…

Ümitsizce içlenen adam derin nefes aldıktan sonra, “İnşallah Efendi inşallah” diye fısıldadı.

Munis Bey, padişah anneleri ile sadrazamların yaptırdığı çeşmelerin küpe gibi süslediği çayıra bakıyordu.

Atlar yorulmuştu ve susamıştı. Seyis, boğazını temizledikten sonra;

“Muhterem Efendim. Müsaade edersen atları bir nebze sulasam, ne dersiniz?”

Elini açık halde uzatan adam, “Had hadi hemen işini yap. Hayvanları nasıl ki işimizde kullanıyorsak, onlara iyi bakmak yüce Yaradan’ın da hoşuna gider, Seyis.” dedi.

“Kul hakkı olur da hayvan hakkı nafile mi olur?” diye devam etti.

Hayvanlar, çayırın kenarına yapılan küçük ahşap kanaldan kana kana suç içerken keyifle kuyruklarını ve yelelerini savuruyordu. Munis, Bey bu sırada padişah yadigârı çeşmeden birkaç damla su avuçlayarak dudağına götürdü. Kabirlerin bulunduğu mezarlığın yakınındaki çeşmenin üzerindeki kitabeyi okurken duygulandı…

Sahib-ul hayrat ve’l hasenat

Eb’ul Feth Sultan Mehmet Gazi

Hazretleriyle gazaya gelen

Mücahidin-i kiramdan Salih

Dede Hazretleri’nin ruhu içün

El Fatiha.

Huşu ile elini açtı, gözlerini kıstı ve Fatiha okudu.

“Ne güzel insanın hayata olan umudunu canlı tutan bir yazı…” dedi ve derin bir duyguya boğuldu…

“Fatih dedemizin biz torunlarının istikbalini ve istiklalini düşünerek devletin topraklarına kattığı İstanbul’un her tarafı türbe, mescit, çeşme ile çevrili. İnsan, çok korktuğu ve ürktüğü ölümün o serin, irkiltici ve titretici yönünü unutuyor. Ecdadımız hayat ile ölümün gerçeğini kavramış. Allah bizi hayreylesin. Öyle ya kale kapısının birinden tabutlar çıkarken, diğerinden hayat giriyor”

Yeniden yola çıkmışlardı. Çengelköy’e doğru sahil boyunca uzanan yolun bir tarafında deniz öte tarafında da gül, menekşe ve nergis bahçeleri ile bostanlar arz-ı endam ediyordu.

Gür servi ormanlarını gördüğü vakit gözleri parlıyordu. Çok sevdiği eşi Müzeyyen Hanım ile kızı Nilüfer’in yüzleri gözünün önünden hiç gitmiyordu. Konağına yaklaştıkça kalbi kıpır kıpır oluyordu. Seyis de onu evine sağ salim getirebilmenin huzuruyla keyifleniyordu. Fayton nihayet ormanın arasından geçerek düzlüğe ulaşmıştı.sy. 24

ONUNCU PAYLAŞIM/KEYİFLE OKUYUNUZ

Fayton nihayet ormanın arasından geçerek düzlüğe ulaşmıştı.

Çocuğun elini sımsıkı tutan adam, hafif dürttü… Aniden yerinden sıçrayan çocuk, başını kaldırdı.  Yüreği çarpıyordu. Göğsü inip kalkıyordu. Gözleri iyice irileşmişti. Munis Bey saçını okşadıktan sonra göğsüne doğru çekti. “Korkma yavru korkma. Bundan böyle güvendesin. Sana kimse bir şey yapamaz” diyerek sakinleştirdi.

Bu manzara karşısında yufka yüreği kabaran Seyisin gözleri buğulanmıştı. Yanağı ıslanmıştı…Derin nefes aldı ve iç geçirdikten sonra “Vah yavru vah, yabancı topraklarda kalmış bayrak gibi.” diye mırıldandı.

Faytonun kapısını açmış bekliyordu.

“Efendim, evinize hoş geldiniz” der demez, Munis Bey, çocuğa aşağı inmesini söyledi. Ardından da kendisi çantası elinde olduğu halde adımını yere bıraktı. Gerdanını kırarken yüzü kırış kırış gülümseyen adam elini hafif yumruk yapmıştı.

Munis Bey, cebinden birkaç kuruş çıkardıktan sonra hafif açılan avucuna tutuşturdu.

Sarmaşıkların dokunduğu konağı gözüne daha güzel görünmüştü…

Yüreği kıpır kıpırdı. Göğsü inip kalkıyordu. Heyecan doluydu. Yanında bir adım gerisinde yabancı bir çocukla birlikte evine girecekti.

Çok sevdiği eşi Müzeyyen Hanım ne diyecekti?

Ya 15 yaşına basan kızı Nilüfer, anasız, babasız köle bir çocuğu benimseyebilecek miydi?

Munis Bey, baba yadigârı evin her hizmetini gören yaşlı Seyit’in de tavır ve davranışlarından etkilenirdi. Onun sözlerini dinler, tebessüm ederdi…

Ancak, görmüş geçirmiş adamın işini kolaylaştıracağını düşünüyordu.

Eli tunçtan yapılmış tokmağa dokundu.

“Tak tak tak ve tak”

Her vakit mutlaka üç kez tokmağa vurur, birkaç saniye bekler ve yeniden vururdu…

“Babam geldi” diye neşe dolu sesiyle kızı annesine seslenmişti.

Birkaç nefes alıp vermenin ardından kapı aralanmıştı. Her zamanki gibi babasının boynuna atılmak için hamle yapan kızcağız, yanındaki çocuğu görünce adeta heykel kesildi…

Babası muzipçe gülümsedi…

Merakını gidermek için konuştu: “Yavrum bak size Muhsin’i getirdim”

Kız adeta donmuştu. İri gözleriyle Muhsin’e bakıyordu.

“Bizi içeri almayacak mısın?”

Kızın sersemliği birkaç saniye sürmüştü.

“Ah babacığım affet beni, düşüncesizlik yaptım”

Kız kapıyı ardına kadar açmış vaziyette duruyordu. Amacı, nefis süs ağaçlarının gövde attığı bahçenin kameriyesinde oturan annesine göstermekti.

Annesi, beyaz zarif ve iskeleti ince demirlerden oluşan sandalyesinden kalkar kalkmaz gözünü kapıya dikti.

“Ah bey, hoş geldiniz”, derken şefkatli, merhametle yüzü her zamanki gibi tebessüme bürünmüştü. sy.26

ON BİRİNCİ PAYLAŞIM/KEYİFLİ OKUMALAR

Heyecan dolu gözlerle davranışını takip ettikleri evin beyinin hemen arkasında gölge gibi duran çocuğu henüz fark eden olmamıştı. Elindeki çantasını kızına uzatan adam, utandığı için bedeni alabildiğine küçülen çocuğun önünden hafif sağa çekildi. Ve elini omzuna bıraktı.

Kadın çocuğu görür görmez tıpkı kızı gibi adeta dondu kaldı. Gözleri eşinin gözlerinde ve garip daha önce hiç görmedikleri çocuğun yüzünde dolaştı.

Adamın yüzü her zaman olduğu gibi ciddiyetini tutuyordu. Ancak, kabahat işlemiş insan yüzüne bürünerek dudağında tebessüm oluşmuştu. Yaramazlık yapmış bir çocuk gibi ortamın hararetini hissetmeye çalışıyordu. Yumuşak bakışlarını çocuğa yöneltti sonra boynunu bükerek eşine döndü.

“Hanım, biliyorsun evimizin değeri büyüğümüz, baba yadigarı Seyit Efendi yaşlandı. Bu yüzden yuvamıza yeni bir yardımcı daha gerekecek.

Kadının dudağından iri gözlerinin ifadesi döküldü. Şaşırmıştı: “Ne?” diyebildi.

Munis bey, izahatta bulunmak için sözlerini geliştirdi. “Şey, bu çocukcağız bundan böyle yeni aile üyemiz olacak. Adı da Muhsin”

Munis Bey, en zorlu ortamda olsa bile tavrını takınmayı biliyordu. Ancak, karşısındaki hayatını paylaştığı bircik eşiydi. Kaş hareketlerinden bile anlam çıkarabiliyordu. Gerçekte Munis Bey, İttihat Terakki’nin Sultan Abdülhamit’in adamları tarafından sıkı takibe uğradığı ve an be an gözetlendiği o sıkıntılı yıllarında iyi tecrübe edinmişti. Olağanüstü durumlarda sessizliğini koruyabiliyordu artık.

Kolay mı, en küçük bir ihbarda bile büyük sıkıntılar yaşamışlardı. Kimileri kıskanç kızlar tarafından düğün öncesi İttihatçı diye ihbar edilmiş, sürgüne gitmiş, kimileri Akdeniz’in veya Ege’nin küçük bir adasına gönderilmişti. Munis Bey de tabii masum değildi… Padişah aleyhine gizli faaliyetlerde bulunan çevrelerde ve insanlarla sıkça bir araya geliyor, takip edildiğini bile bile… Geceleri sabahın ışıklarına değin kâbuslarla az mı boğuşmuştu!..

Kadıncağız bile her akşam eşinin eve sağ salim dönüp dönmeyeceğini düşünürken saçı ağarmış, kalbi yorulmuştu.

Kadının, arzusu dışında olsa da durumu kabullenmekten başka çaresi yoktu. Zaten zarif ve her zaman nezaket ölçülerini bilen bir hanımefendiydi. Asilzade bir aileden geldiği için iyi yetiştirilmişti.

Başını ve bakışını yere eğdi, sağ elini uzatarak içeri girmelerini istedi… Çocuk biraz daha aralanan kapının eşiğinden içeri adımını atarken adeta bir kedi ürkekliği yaşıyordu. Başına her an bir sopa veya süpürge atılacakmış gibi ürküyordu.

Bu sırada birkaç adım arkada iki eli önünde bağlı vaziyette bekleyen birisi onların davranışlarını izliyordu.

Seyit Efendi. Evin kâhyası, bahçıvanı, bakıcısı kısaca her şeyi…

Yıldırım gibi gürleyerek geçen yıllarda Munis Bey, onun elinde büyümüştü. Kaşı ve ince bıyığı beyazlaşmış yüzünün çizgileri derinleşmişti. Gözlerinin feri azalmıştı.

Olup biteni sessizce izlerken bir bilge abidesi gibi duruyordu.

Müzeyyen Hanım, her şeyi ayrıntısıyla öğrenmek için sabırsızlanıyordu. Yine de kalbi pır pır etse de sakinliğini korumaya gayret gösteriyordu. Çünkü, ani patlayacak fırtına her şeyi berbat ederdi.  Önce iyice bilgi sahibi olmayı tercih etti. sy.28

ONBİRİNCİ PAYLAŞIM/KEYİFLİ OKUMALAR

Çünkü, Osmanlının son zamanları cephe cephe savaşlar vardı. Üç kıtada çatışma ve karışıklık vardı. Bu yüzden şehit olan askerlerin evlatlar ortada kalıyordu. Sokaklarda kimsesiz çocukların sayısı artıyordu. Şehit düşen çocukların evlatları kimi kimsesi olmadığı için yokluk ve sefaleti yaşıyorlardı. Sultan Abdülhamit’in gazilere, engelli olmuş askerlere ve kimsesizlere barınak olması için kurduğu Darülacceze gibi müesseselerin sayısı çok azdı… Kadın zayıf, çelimsiz ve bitkin vaziyetteki çocuğun babası şehit düşmüş bir askerin evladı veya kimsesiz sokaklarda kalmış dilenci olabileceğini düşündü… Eşinin anlatacakları her şeyi aydınlatacaktı. Birazdan her şey ortaya çıkacaktı. Yapması gerekeni iyi biliyordu.

Konutun bahçesinde ufak adımlarla yürürlerken bir an yaşlı Seyit Efendi’ye çevirerek: “Seyit Efendi, çocukla sen ilgilenir misin?”

Zayıf yüzü kavrulmuş seyrek saçlı adam başını itikadı şekilde dikleştirmişti. Hanımefendiye her zaman hürmette kusursuz davranıyordu.

“Pekala hanımefendi, merak buyurmayınız, en iyi şekilde ilgilenirim” dedi ve  elini çocuğun omzuna bıraktı. Sonra önüne katarak çevresinde çimen ve çiçek bahçelerinin uzandığı ufak uzun taşlarla örülü yolda yürümeye başladı. Kendisinin kaldığı iki göz küçük odadan oluşan ahşap barakadan dönüştürülmüş evine doğru götürdü. İçerisini arınık etmiş ve duvarını tertemiz badanalamıştı. Bahçenin bir köşesindeki duvara içeriden topladığı eskimiş eşyalar ile çer çöpten oluşan çuvalları yığmıştı. Keskin badana ve ilaç kokusu burun direklerini zorluyordu. Barakaya doğru ilerlerken üç çift meraklı, göz onları izliyordu. …

Munis Bey de bu sırada eşinin ve kızının omzuna dokunarak, “Hadi gelin biz de konuta geçelim” dedi. Müzeyyen Hanım ve kızı Nilüfer merak içinde kalmıştı. Munis Bey, kim olduğunu bilmedikleri bir çocuğu alip konuta getirmişti.

BÖLÜM İKİ

Çiseleyen yağmur dinmiş, rüzgâr bulutu dağılmış, gökyüzü maviye kavuşmuştu. Munis Bey’in de içinde büyüyen sıkıntı dinginleşmişti. Karşıya kalabileceği başkaldırı kıvılcımını atlatmış gibiydi.

Cennetten bir köşeyi andıran bahçeyi çevreleyen küçük yolda yürüyordu. Eteği dizine kadar inen ceketini çıkardı ve kızına uzattı. Nilüfer her zamanki gibi babasının çantasını da taşıyordu. Akşamüzeri olmasına rağmen güneş bahçeyi cılız ışıklarıyla didikliyordu. Fıstık ağacı şemsiye gibi tünemiş ışıklara set olmaya çalışıyordu. Eski konağın kapısını çevreleyen erguvanlar, palmiye ve mimoza ağaçlarının çekiciliğini gölgede bırakıyordu.

Munis Bey, ciddiyetini koruyordu. Çocuğu misafir değil ev sakini olarak getirdiğini hangi dil ile anlatacaktı? Her adımda aklına bir kelime düşüyordu.

Yine derin bir nefes aldı: “Ya Allah, elhamdülillah!” diye fısıldadı.

Eşiğe adımını atıyordu ki bir adım arkasındaki eşinin sesi duyuldu:

“Ah bey!”

Adam ani bir hareketle başını çevirip eşine baktı.

Kadının eli alnında duruyordu.

“Munis Bey, nasıl unuttum. Komşumuz Veysi Efendi geldi. Seninle önemli bir mevzuu konuşmak istiyormuş. Bu yüzden gitmedi…”

Adam bir ara durakladı. Bir araya gelerek sıkça hasbihalde bulunduğu komşusu acaba niçin gelmişti?

Kaşını kaldırarak, “Öyle mi?” diye sordu. İşaret parmağını dudağına götürdükten sonra gözlerini kıstı. Ardından başını yere eğdi…

“İyi, bakalım ne konuşacakmış. Siz de güzel bir pelteli kahve pişirin, bakalım…”

“Tamam, Bey, hemen…” diyen kadın telaşlı bir kıpırdanmayla kocasının peşinden içeri girdi.

Veysi Bey, Padişah Abdülhamit’e yönelik çok gizli faaliyetlerde bulunan İttihatçılarla hareket etmiş bir milliyetçiydi. Osmanlının, artık Türk milliyetçisi politika izlemesi taraftarıydı. Hatta ateşli ve çok hararetli savunucusuydu. Munis Bey, onun bu yönünü daha çok Harbiye Nazırı Enver Paşa’ya benzetiyordu. Çünkü atik, heyecanlı ve gözü pek bir asker olan Enver Paşa’yı çok seviyordu. sy.31

ON İKİNCİ PAYLAŞIM/KEYİFLİ OKUMALAR

Alman subaylarına özenerek bıyıklarının uçlarını havaya doğru uzatan Enver Paşa gibi o da bıyıklarına bir şekil vermişti. Kalın kaşlarının altındaki gözleri yuvalarında bilye gibi dolaşıyordu.

Gümülcine doğumlu olan Veysi Bey, Bulgar kıtalarının Batı Trakya’yı işgali sırasında yaptığı katliamları biliyordu. Pomakların Hristiyan yapılması için uyguladığı zulümleri unutamıyordu. Yuvasını, çiftliklerini, hayvanlarını geride bırakıp kaçıp gelen muhacirlerin anlattıklarını dinlerken gözyaşını tutamıyordu. Bulgarlara ve Yunanlılara duyduğu nefreti her ortamda ortaya koymaktan geri durmuyordu.

Salonun beyaz renkli ve çevresi güzel işlemeli kapısı açıktı. Duvardaki saatin sesi kulaklara ninni gibi geliyordu. Yer yer değişik köşelere yerleştirilmiş çini vazolardaki çiçekler ve kadife koltuklar mutluluk hissi veriyordu. Adam huşu içerisinde camdan dışarıyı izliyordu.

Boğazını temizleyen Munis Bey, içeri girer girmez iki kolunu kucaklarcasına uzattı.

“Kadim dostum, hoş gelmişsiniz, safalar getirmişsiniz…”

Koltuğunda doğrulan adamın asık suratına ani bir gülümseme serpilmişti.

Ruhu şenlenmişti… O da ayağa kalkarak kendisine kollarını ardına kadar açan yakın dostuna doğru ilerledi.

İki dost bir müddet birbirine sarıldı.

Eliyle koltuğu işaret eden Munis Bey, elindeki fesini ve üzerindeki ceketini askıya bıraktı.

Yorgun bedenini, misafirinin tam karşısında, pencere kenarındaki koltuğa bıraktı. 

“Birbirimize hasretimiz her geçen gün artıyor. Eskiden bir ay, iki ay geçtiği vakit özlerdik, şimdi bir gün, iki gün geçse dahi birbirimizi özlüyoruz. Öyle değil mi?

Yüzü aydınlanan adam gülümseyerek, “Haklısın, yaşlanıyoruz artık” dedi.

Munis Bey, “E, kadim arkadaşım görüşmeyeli nasılsın?” diye sordu

Yüzünü hafif buruşturan adam iki elini yana açarak, “Hamdolsun iyiyim. Ama…”

“Ama ne?” diye sordu Munis Bey.

Başını acıyla sağa sola sallayan adam gözlerini irileştirdi ve Munis Bey’e dikti…

“Dostum, arkadaşım, sırdaşım durumlar iyi değil.”

Munis Bey adamın ne demek istediğini kıyısından köşesinden anlamıştı. Lakin emin olmak için bekledi.

“Duymadın mı?”

“Neyi?”

“Mahmut Şevket Paşa’yı…”

“Ne olmuş Paşa Hazretlerine?”

“Ah benim dostum. Paşa’yı öldürdüler!”

Aniden yerinden sıçrayan Munis Bey, duyduklarına inanamamıştı!

“Kim?” diye sorabildi.

Adam, “Kim olacak, yerinde gözü olan Batılıların işbirlikçilerinin tetikçileri! Beyazıt Meydanı’nda otomobilinin içerisinde öldürüldü. Tabanca ile ateş açmışlar.”

“Veysi, nereden biliyorsun?” sy.33

ON ÜÇÜNCÜ PAYLAŞIM/KEYİFLİ OKUMALAR

“Sen benim Babı Ali’de hizmet verdiğimi biliyorsun.

Bu sırada Munis Bey’in aklına vapurdaki adamlar ve eli silahlı askerler düştü.

Şüphesinde haklıymış. Adamlar birilerini arıyormuş.

İçinden, “Demek ki katilleri arıyorlardı!”

Munis Bey o gün evrak işlerinin az olmasından dolayı işinden erken ayrılmıştı.

Bu yüzden olup bitenden haberi olmamıştı.

Hayatında ilk kez böyle davranmıştı. O gün de büyük bir suikast yaşanmıştı.

İçten içe hayıflandı. Lakin elinden bir şey gelmezdi. Bu da yetmezmiş gibi silahla bir adamı yaralamıştı. Mahmut Şevket Paşa’nın katillerini arayan askerlere yakalanmadan uzaklaşmayı başarmıştı.

Yeniden düşüncesini toplayarak salona döndü.

Bu sırada kahvesinden bir yudum alan adam yüzünü ekşitti…

“Üstadım, bana sorarsan bu işin içinde bu işin içinde…”

Munis Bey, kulağı delik adamın bilgisine itimat ederdi.

“Bu tertibin göbeğinde yabancılarla iş tutan Gümülcineli İsmail Bey, Kamil Paşa bulunuyor. Bunlar şahsiyetlerini kendi istikballerinin peşinde koşarak yitirmiş insanlar…”

Munis Bey, elini kaldırarak Fatiha okudu. Ardından, “Rahmetli Sultan Abdülhamit’i tahttan indirenlerin başında bulundu.  Heyhat, görüyorum ki bizimkiler de devletin idaresine hâkim olduktan sonra maalesef birlik, beraberlik ve dayanışma duygularını yitirmeye başladı. Herkes menfaat peşinde koşmaya başladı. Ülkenin en namlı ve tecrübeli paşaları harcanıyor. Genç, tecrübesiz ve devlet liyakati bulunmayanların önü açılıyor” diye konuştu.

Heyecanlanan adam, adeta kükredi:

“Hay ağzına sağlık, benim düşüncemi okudun. Üstadım, tam şimdi onu söyleyecektim”

“Tabii sen Mahmut Şevket Paşa’yı çok seversin biliyorum, Veysi Bey. Çok büyük ve derin bir gama gömüldüğünü görüyorum”

“Ah, içim yanıyor. Böylesine büyük bir devlet adamına nasıl kıydılar?

“Ne yaparsın” diye devam etti, Munis Bey, “Biliyorsun ki; Merhum, o kanlı darbe sonrasında Sadaret makamına otururken, mermiyle hayatına kast edilen Nazım Paşa’nın cansız bedeni sıcağı sıcağına odasında duruyordu. Bahtında, Nazım Paşa’nın kaderini paylaşmak varmış” diye konuştu.

Mahmut Şevket Paşa’ya canı gönülden bağlı olan adamın yüzü asılmıştı. İlk başta lafı ağzında toparlamaya çalıştı. Ne diyeceğini bilemedi…

Gönlü öylesine kızgındı ki, dostunu çok fena kırabilirdi…

“Munis Bey, onu rahmetle anıyorum. Adeta ciğerimiz söküldü. Doğup büyüdüğüm toprakları kirli ayaklarıyla kirleten işgalci hain Bulgarlara karşı az mı mücadele verdi?” diye konuştu.

Munis Bey, Paşa’nın, Sultan Abdülhamit’in yüzüne bağlığını ve güvenini sunarken, ardından gizli oyunlar içerisinde olduğunu çok önceden biliyordu.  

“Sultan’ın bedduası tutmuş olmasın?” diye geçirdi içinden.

Söz dolaşıp, “dönüp devletin hali ne olacak?”, endişesine gelmişti.

İki dost hararetli şekilde sohbet ederken, konaktaki asıl konu başkaydı…

Çok iyi Arapça bilen Seyit Efendi, Muhsin’in dilini çözmüştü.

Yılların ezikliğini, bezginliğini, yıpranmışlığını ve yaşam tecrübesini yüzünün her bir çeperinde taşıyan yaşlı adam, zavallı çocukcağızın haline üzülmüştü.

Babası; İngilizlerin çıkarması sırasında şehit düşmüştü. Anası da kocasının kaybedince 4 çocukla ortada kalmıştı. Muhsin, annesinin kendisini para karşılığı köle tüccarlarına sattığını söylemişti. Küskün olmadığını söylemişti. Köle tüccarlarının işkence yaptığını anlatırken sırtındaki kamçı izlerini de göstermişti.

“Ne yapsın aç kalmıştık. Evimizde yiyecek bir şey bulunmuyordu. Annem, beni para karşılığı sattı!” diyebilmişti. sy.36

ON DÖRDÜNCÜ PAYLAŞIM/VAKTİNİZ BİZİM İÇİN DEĞERLİ  

Seyit Efendi, evin hanımefendisi olan Müzeyyen Hanım’ın daha çok merakını gidermek için öğrendiklerini en ince ayrıntısına kadar paylaşmıştı.

Yufka yürekli ve merhamet timsali kadın, o anda gözyaşına boğulmuştu. Gözaltları kızarmıştı.

Sesi çatallaştı…

“Vah yavrucağım vah” diyerek çocuğa şefkat duymaya başlamıştı.

Konağa o gün çok farklı duygular yaşanıyordu.

Genç kızlığa doğru yaklaşan Nilüfer de çocuksu merakla olup biteni anlamaya çalışmıştı. İşittikleri onu da üzmüştü. Yüreği ağırlaşmış gözleri buğulanmıştı. Annesine, “Anne, babam iyilik yapmış. Biz ona sahip çıkmazsak hali ne olur?” demişti.

Munis Bey, üzerindeki büyük yükten kurtulduğunu bilmiyordu. Durumu anlatmanın nazikliğini biliyordu. Bu durum Veysi Efendi ile sohbet ederken de ara ara içine siniyordu.

Veysi Efendi, artık olgunluk yaşını çoktan aşmıştı… Yılların yorgunluğu bedenine oturmuştu. Üstüne üstlük Mahmut Şevket Paşa’nın öldürülmesinin hüznünü yaşıyordu. Oysa despot, baskıcı, sevilmeyen Padişah Abdülhamit’in gitmesinden sonra her şey güzel olacaktı. Nasıl da büyük ümitler beslemişlerdi.

Ondan çok şeyler bekliyorlardı. Balkanları geri alacaklar, Rusları püskürtecekler, İngilizlere denizleri dar edecekler, Fransız ve İtalyanları Afrika ve Asya’dan tamamen kovacaklardı!

Koca Osmanlı ne olacaktı?

Osmanlıyı yıkmak için her türlü melaneti taşıyan içerideki düşmanlarla kim baş edecekti?

Munis Bey, onun bu karamsarlığına rağmen Osmanlının hala güçlü olduğuna inanıyordu.

“Dostum, müsterih ol. Ümidini kaybetme. İnşallah; Paşa’nın yerini dolduracak değerli bir isim bulunacaktır. Dur bakalım. Gelecek bize neler gösterecek. Acele etme, kendini kaybetme. Yarın olsun bakalım. Bab-ı Ali’deki gelişmelere göre herkes yerini belirleyecektir”

Munis Bey; biliyordu ki; Veysi Efendi, Mahmut Şevket Paşa’nın Edirne’yi ve diğer Balkan topraklarını Bulgarlardan geri alacağına inanıyordu. Bu inançla hareket ediyordu. Paşa’nın öldürülmesinden sonra her şeyin başa döndüğüne inandığını düşündü.

Munis Bey, Paşa’nın yerine Sadaret koltuğuna Said Halim Paşa’nın getirilmesinin uygun olacağını söylemişti. Arkadaşı, önce şaşırmış ardından onaylamıştı.

“Korkma, devletimiz elbet katilleri yakalayacak, yataklık edenleri belirleyecektir. Allah’tan ümit kesilmez. Her kötü olaydan bir keder doğurmaz. Devletimiz daha dikkatli davranacaktır” diye devem etti, Munis Bey.

Adam içini dökmüş biraz rahatlamıştı.

“Bahtiyar ol benim yakın dostum. Sayende içim rahatladı. İnşallah, her şey yoluna girecektir. Maazallah, aksi durumda biricik varlığımızı kaybedebiliriz”

Munis Bey, “Allah korusun!” dedi.

Sohbeti sonlandıran iki arkadaş daha sonra kapıya yöneldi. Veysi Efendi, dış kapıya kadar yürürken bile kafasını ümitsizce sallıyordu… sy.38

ON BEŞİNCİ PAYLAŞIM/VAKTİNİZ BİZİM İÇİN DEĞERLİ

Munis Bey, arkadaşını uğurlar uğurlamaz geri döndü. Eşi gülümsüyordu.

Eli çocuğun omzunda duruyordu. Bir yanında da kızı vardı.

“Ah Munis Bey, ne iyi etmişsin” diyerek sevgi dolu baktı.

Adam, ev halkının her şeyi öğrendiğini anlamakta gecikmemişti.

Derin bir nefes aldı. “Oh be ben de size nasıl anlatacağımı düşünüyordum”

“Munis Bey, bahçedeki evin iki odası var. Seyit Efendi de kabul etti. Bir odasında Muhsin’in kalmasına izin verdi…

Adam, bakışını eski ve kadim dostuna çevirdi…

“Öyle mi?” diye mırıldanınca adam da başıyla onayladı.

“Sevinçle iki kolunu açan Munis Bey, eşini ve kızını omuzlarından sardı.

“Sağ olun. Zaten sizin yufka yüreğinizi bilmeseydim böyle bir şeye kalkışmazdım” dedi.

Munis Bey, Seyit Efendi’nin yanına geldi. Çocuğu göstererek, “İnşallah senin gibi bir insan olup çıkar. Onu evladın gibi yetiştirmeni bekliyorum” diye konuştu.

Adam, kırlaşmış kaşlarının altındaki gözlerini ulvice yumarak, “Evvel Allah Efendi, kuşkun olmasın. O bize Allah tarafından gönderildi. Bize emanettir” diye duygu yüklü konuştu.

Daha sonra baba, anne ve kız konağa geçerken, Seyit Efendi de Muhsin ile birlikte küçük evlerine yöneldi… Gözleri yılların yorgunluğuyla durulmuş koca adam, çocuğu başından ayağına kadar süzdü. Çocukluğu ve gençliği aklına düştü… Yaşayamadan gelip geçen… Tekrar parmaklarıyla çocuğun omzunu yoklayarak, “Gel evladım şöyle gel gidelim, seni bir biçime sokayım…” dedi.

BÖLÜM ÜÇ

Öldürülen Mahmut Şevket Paşa’nın güvendiği isimlerden olan ve İstanbul’un Muhafızlığı görevine getirilen Cemal Paşa, suikasta karışanları yakalamak için amansız takip başlatmıştı. Mahmut Şevket Paşa’nın öldürüldüğü Beyazıt ve çevresinde aramalar aralıksız sürüyordu. Doktor Nihat Reşat, Prens Sebahattin, Lütfi Bey baş şüphelilerdi…

Diğerleri birkaç kez gözaltına alınmış sürgüne gönderilmişti. Lakin Prens Sebahattin aralarında çok koyu bir dostluk olan Talat Paşa tarafından korunup, kollanıyordu… Prens Sebahattin’in İngiliz Sefareti Baş tercümanı Binbaşı Tyrel tarafından korunması da ona ayrı bir gizem yüklüyordu.

Şurası kesindi ki Prens Sebahattin’e ulaşılması çok zordu…

Darbe gerçekleştirilerek Sultan Abdülhamit’in tahttan indirilmesine sebep olan 31 Mart vakasında da yine Prens Sebahattin’in büyük rolü olduğu kuşkusu vardı. İşin tuhaf yanı Hareket Ordusu tarafından ‘çok kan akıtılmasında rolü olduğu gerekçesiyle’ tevkif edilen Prens Sebahattin’i, Cemal Paşa kurtarmıştı. Hem de Mahmut Şevket Paşa’nın ikrarıyla… Bu fitneci adamın Osmanlıya karşı düzenlenen Arnavutluk isyanında da parmağı olduğundan kuşkulanılıyordu.

Askerlerin yaptığı araştırma neticesinde suikasta karıştığı belirlenen Topal Tevfik adlı bir kişi derdest edilebilmişti. Geri kalan caniler otomobille kaçarak izlerini silmişlerdi. Zanlının verdiği ifade doğrultusunda Damat Salih ve birkaç kişi daha gözaltına alınarak Polis Umum Müdürlüğü’ne sevk edilmişti. sy.40

ON ALTINCI PAYLAŞIM/VAKTİNİZ BİZİM İÇİN DEĞERLİ

Payitaht bu büyük suikast sonrası korkunç bir sarsıntı yaşıyordu. İstanbul’da güvenliğin ve huzurun tamamen ortadan kalkmasından korkuluyordu.

Cemal Paşa, geniş bir güvenlik önlemi almıştı. Cenaze töreni için her türlü önlemi almıştı.

Cenazeye İngiliz, Fransız ve Alman olmak üzere birçok ülkenin elçisi, üst düzey askeri erkân, komutanlar, ataşeler ve halk hazır bulunuyordu. Yollar adeta harekete geçmiş yürüyordu. Kortej, Şişli’den itibaren tabutu takip ediyordu. Pencerelerinden ve balkonlardan olup biteni izleyen kadınlar gözyaşına boğulmuştu.

Binlerce kalabalığın arasında yürüyenler arasında Munis Bey’in de aralarında bulunduğu orta seviyedeki devlet memurları da bulunuyordu.

Munis Bey, İttihat ve Terakki’nin her geçen gün gücünü koruma adına hatalar yaptığını düşünüyordu. Oysa kendisi gibi tüm İttihatçıların kafalı yani akıllı oldukları düşüncesi yaygındı…

Yüzleri donuk vaziyette yürüyen yanındaki arkadaşlarıyla sohbet ederken kısık ses çıkarıyordu. Bu sırada fesini düzelten bir memur Munis Bey’in kulağına, “Bak görüyor musun, kortejin en önünde yürüyen yabancı elçilerin sağında solunda kimler var” diye fısıldadı. Kaşını kaldıran Munis Bey meraklanmıştı.

“Kimler?”

“Çoğu saltanatlarını sürmek ve güçlerini pekiştirmek amacıyla parayla Paşalık alan hainler!”

“Yok, canım o kadar da değil!”

“O kadar o kadar. Hatta daha da fazlası var”

Munis Bey, duyduğuna inanamamıştı. “Nasıl yani?” diye sorunca ince ve seyrek bıyıklı, kemerli burunlu adam, “Mirim, ancak ve ancak gerçek payeler rütbe ile taçlandırıldığında değer kazanıyor. Ne yazık ki, artık liyakate dikkat edilmiyor. Kendini bilmez bir sürü paralı ve gizli işlerle uğraşan adamlar peydahlandı. Heyhat, son dönemde gammazlık almış başını gidiyor. Haset duyulan Sadrazamların gammazlayarak veya iftira atılarak ipe gönderildiğini biliyoruz. Bu iğrenç töre yine hortladı. Yeteneksizler geldi başımıza yerleşti. Şimdi de tahta, mevki ve makamlara göz dikmişler. Paşayı katledecek kadar gözleri dönmüş… Er ya da geç Paşa’yı öldüren ayak takımını azmettiren, yardım ve yataklık eden bu kişiler ortaya çıkarılacaktır. Lakin Paşa gitti, elden ne gelir?”

Munis Bey, bir yandan omuz omuza kalabalıkla yürürken öte yandan duyduklarını değerlendiriyordu.

“Galiba haklı… Bu hainlerden her şey beklenir. Özellikle son günlerde yabancı misyon şeflerine ve omzu kalabalık paşalara dalkavukluk yapanlar türedi. Kendi istikballerini her şeyin üzerinde görüyorlar. Sırf para bastırarak Paşalık unvanı almaları zor olmasa gerek. Korkak adamlar. Bu adamlar savaştan korkarlar!”

Nihayet, Paşa, görkemli bir merasimin akabinde toprağa verilmişti. sy.42

ON YEDİNCİ PAYLAŞIM/VAKTİNİZ BİZİM İÇİN DEĞERLİ

Törenin hemen ertesi günü askerlerin yaptığı kapsamlı araştırma sonucu suikast ile irtibatlı olan çete lideri Çerkez Kazım da yakalanmıştı. Yapılan tetkikler neticesinde İttihat Terakki üyelerine yönelik ortadan kaldırma amaçlı saldırı planlarının yapıldığı anlaşıldı. Buna göre, İngiliz, Fransız, Amerikan, Rus elçilikleriyle alenen veya gizli ilişki içerisinde bulunan Müşir Şakir Paşa, Prens Sabahattin olmaz ise Kamil Paşa kabinesi kurulmak isteniyordu.

Osmanlı, meşrutiyetin ilanından itibaren önemli darbe teşebbüslerine veya kalkışmalara maruz kalmıştı. Bu eylemlere karışanların çoğu yurt dışına kaçmıştı.

Yapılan mahkemeler neticesinde Mahmut Şevket Paşa’nın öldürülmesi olayına karıştıkları belirlenen birkaç önemli isim idam edilmişti. Bu isimler arasında Fransızların çok sevdiği Salih Paşa da bulunuyordu. Fransız Sefaretinden önemli kişiler, idamı durdurmak için teşebbüslerde bulunmuşlardı. Ancak…

Her ne kadar devletin başlarından birisi öldürülmüş olsa da devlette devamlılık esastı. Askeri bürokrasi Bab-ı Ali veya kışlasına, memurlar da devlet dairelerine dönmüştü. Eşraf, işinin başına dönmüştü.

Sandalyesine oturan Munis Bey’i masasının üzerindeki onlarca dosya karşılamıştı. Her biri dopdolu bürokrasi işiydi. Gemilerle, trenle, binek hayvanlarıyla getirilen gıda, giyecek, lüks tüketim gibi tonlarca ürünün pazara sürülmesi gerekiyordu. Bunun için de evrakların tamamlanması gerekiyordu.

Munis Bey, her zaman olduğu gibi yuvarlık ince çerçeveli gözlüğünü taktı. ‘Bismillah’ çekerek koyuldu çalışmaya.

Tek tek evrakları gözden geçirirken bir dosya dikkatini çekmişti. Üzeri yaldızlı ve özel işlemeli cilt ile kaplıydı. Üzerinde “Samuel” yazılıydı. Dosya özellikle diğerlerinden ayrılmış vaziyette bırakılmıştı.

Kapağını açar açmaz içerisinde bırakılmış çil altınlarla karşı karşıya kalmıştı…

Başını kaldırdı bakışlarını oda arkadaşlarının üzerinde gezdirdi…

Süratle dosyanın kapağını kapattı.

Evrak arşiv sorumlusu Halim’i çağırdı.

Adam, Arnavut asıllı ve gözü açık, uyanık birisiydi. İri burnu gözlerini küçültüyordu.

“Halim Efendi, bu dosyayı sana kim getirdi?” diye sordu.

 Kurt gibi bilinen adam meraklı bakışlarını masanın üzerinde gezdirdi….

“Hangi dosyayı efendim?” diye sordu.

İşaret parmağını dosyanın üzerine bırakan Munis Bey, “Bu dosyayı…” diye üsteledi. Bu sırada şüpheli ve kararlı bakışını adamın üzerinden ayırmıyordu.

“Yutmam” edasında kendisinden emin bir duruş sergiliyordu.  

“Ha o mu, Efendim bildiğiniz gibi Karaköy’ün meşhur tüccarı Samuel’in adamı getirdi”

“Hım, demek getirdi. Sen de masama bıraktın, öyle mi?”

“Her zamanki gibi efendi…”

“Hım tamam o zaman. Şimdi çek şu küçük sehpayı gel yanıma otur ve dinle”

Adam şaşırmıştı. İçinden, “Ne oluyor? Bir hata mı işledim?” diye geçirdi. sy.44

ON SEKİZİNCİ PAYLAŞIM/VAKTİNİZ BİZİM İÇİN DEĞERLİ

Munis Bey, iki parmağıyla dosyayı aralayarak altınları gösterdi.

“Aman efendi o da ne?” diye sordu.

Adeta ‘ben kül yutmam’ edası takınan Munis Bey, anlamlı bir gülüş attı…

“Bak Halim, sen yıllardır memurluk yaptın. Tecrübelisin. Böyle şeylere akıl erdirecek dirayette olduğunu biliyorum. Eğer bunların farkına varmazsak, , Allah muhafaza böyle bir çirkinliğe adımız bulaştırılsa altından nasıl kalkarız? Söyler misin?”

Adam iki elini birleştirmiş vaziyette titriyordu. Alnında ter birikmişti.

“Vallahi, billahi Munis Bey’im, haberim yok. Şimdi görüyorum” diyerek sızlandı.

Munis Bey, fazla korkutmak istememişti.

“Tamam, senin doğruluğuna inanıyorum Bu adamların midesi geniştir. Her şeyi yutarlar doymazlar… Daha dikkatli olmanı rica ediyorum. Anlaşılan, bu uyanık adam yasak bir ürünü İstanbul pazarına sokmaya çalışıyor. Ya silah, ya kaçak tütün, ya da köle… Kim bilir?”

Nefeslendikten sonra sözlerine devam etti: “Anlaşılan, bu alçak adamlar Kabinenin, İngilizlere sağladığı ticari serbestlik ve özgürlükten ziyade daha da fazlasını istiyorlar. Padişah Abdülhamit zamanındaki sıkı takibin biraz yavaşlatılmasından istifade ederek, ülkemize kaçak ürünlere boğmak istiyorlar”

Adamın yüzü kıpkırmızı olmuştu. Utancından ne yapacağını bilemiyordu.

“Efendi, ne olur affedin. Bir dahaki sefere daha dikkatli olacağım” diye yalvarıyordu.

Munis Bey, elini kendisinden kısa olan adamın omzuna bırakarak, “Tamam, canını sıkma. Ancak, bir daha böyle bir dosya görmeyeceğim. Önce gözden geçir sonra masama bırak! Şu an bir baskın düzenlense halimiz nice olur, söyler misin?”

Adam iyice küçülmüştü…

“Tamam efendim. Bir daha olmayacak” dedi.

Munis Bey, dosya ile ilgili zabıt tutulmasını ve adamın firmasına ceza kesilmesini istedi. Dosyayı koltuğunun arasına sıkıştıran Halim, doğruca hemen yan binadaki adli birime geçmek üzere odadan çıktı…

Munis Bey, ardından bakarken düşüncelere dalmıştı…

“Memleketin hali ve vakti iyi değildir. Bir taraftan leş kargaları yerden kalkamayan aslanın üzerine çullanmışlar. Öte yanda akbabalar, sırtlanın payını alıp uzaklaşmasını beklemektedir. Ah, ah, bu şerefsizler de karlarına kar katmak üzere fırsattan istifade etmeye yeltenmektedirler. Alçak adamlar paralarıyla saygınlık kazandıklarını sanıyorlar. Allah, sonumuzu hayır eylesin…”  

Öğle yemeği yenilmişti. Mesai yeniden başlamıştı. Munis Bey, içerideki küçük odanın bir köşesine seccadesini sarmış, başına beyaz takkesini giyinmiş namaza hazırlanıyordu. Allah-u Ekber, dedi ve kırata durdu. Bu sırada kurumun diğer odalarının ahşap kapılarının önünde insanlar birikmişti. Adeta kuyruk bahçeye kadar uzanıyordu.

Balkanlardaki savaş, Anadolu’da Rus yayılmacı politikasının sonuçları ve Payitahtta yaşanan sıkıntılar bürokrasiyi alabildiğine olumsuz etkiliyordu. sy. 46

ON SEKİZİNCİ PAYLAŞIM/VAKTİNİZ BİZİM İÇİN DEĞERLİ

Munis Bey, iki parmağıyla dosyayı aralayarak altınları gösterdi.

“Aman efendi o da ne?” diye sordu.

Adeta ‘ben kül yutmam’ edası takınan Munis Bey, anlamlı bir gülüş attı…

“Bak Halim, sen yıllardır memurluk yaptın. Tecrübelisin. Böyle şeylere akıl erdirecek dirayette olduğunu biliyorum. Eğer bunların farkına varmazsak, , Allah muhafaza böyle bir çirkinliğe adımız bulaştırılsa altından nasıl kalkarız? Söyler misin?”

Adam iki elini birleştirmiş vaziyette titriyordu. Alnında ter birikmişti.

“Vallahi, billahi Munis Bey’im, haberim yok. Şimdi görüyorum” diyerek sızlandı.

Munis Bey, fazla korkutmak istememişti.

“Tamam, senin doğruluğuna inanıyorum Bu adamların midesi geniştir. Her şeyi yutarlar doymazlar… Daha dikkatli olmanı rica ediyorum. Anlaşılan, bu uyanık adam yasak bir ürünü İstanbul pazarına sokmaya çalışıyor. Ya silah, ya kaçak tütün, ya da köle… Kim bilir?”

Nefeslendikten sonra sözlerine devam etti: “Anlaşılan, bu alçak adamlar Kabinenin, İngilizlere sağladığı ticari serbestlik ve özgürlükten ziyade daha da fazlasını istiyorlar. Padişah Abdülhamit zamanındaki sıkı takibin biraz yavaşlatılmasından istifade ederek, ülkemize kaçak ürünlere boğmak istiyorlar”

Adamın yüzü kıpkırmızı olmuştu. Utancından ne yapacağını bilemiyordu.

“Efendi, ne olur affedin. Bir dahaki sefere daha dikkatli olacağım” diye yalvarıyordu.

Munis Bey, elini kendisinden kısa olan adamın omzuna bırakarak, “Tamam, canını sıkma. Ancak, bir daha böyle bir dosya görmeyeceğim. Önce gözden geçir sonra masama bırak! Şu an bir baskın düzenlense halimiz nice olur, söyler misin?”

Adam iyice küçülmüştü…

“Tamam efendim. Bir daha olmayacak” dedi.

Munis Bey, dosya ile ilgili zabıt tutulmasını ve adamın firmasına ceza kesilmesini istedi. Dosyayı koltuğunun arasına sıkıştıran Halim, doğruca hemen yan binadaki adli birime geçmek üzere odadan çıktı…

Munis Bey, ardından bakarken düşüncelere dalmıştı…

“Memleketin hali ve vakti iyi değildir. Bir taraftan leş kargaları yerden kalkamayan aslanın üzerine çullanmışlar. Öte yanda akbabalar, sırtlanın payını alıp uzaklaşmasını beklemektedir. Ah, ah, bu şerefsizler de karlarına kar katmak üzere fırsattan istifade etmeye yeltenmektedirler. Alçak adamlar paralarıyla saygınlık kazandıklarını sanıyorlar. Allah, sonumuzu hayreylesin…”  

Öğle yemeği yenilmişti. Mesai yeniden başlamıştı. Munis Bey, içerideki küçük odanın bir köşesine seccadesini sarmış, başına beyaz takkesini giyinmiş namaza hazırlanıyordu. Allah-u Ekber, dedi ve kırata durdu. Bu sırada kurumun diğer odalarının ahşap kapılarının önünde insanlar birikmişti. Adeta kuyruk bahçeye kadar uzanıyordu.

Balkanlardaki savaş, Anadolu’da Rus yayılmacı politikasının sonuçları ve Payitahtta yaşanan sıkıntılar bürokrasiyi alabildiğine olumsuz etkiliyordu. sy. 48

ON DOKUZUNCU PAYLAŞIM/VAKTİNİZ BİZİM İÇİN DEĞERLİ

Özellikle elçiliklerle bağlantılı olan gayrimüslim tüccarların isteği bitmek bilmiyordu. Devletin yasakladığı birçok ürünü rüşvet ödeyerek İstanbul’a ve Anadolu’ya kolayca sokabiliyorlardı. Kazançları öylesine artmıştı ki, paşalara küçümseyerek bakmaya başlamışlardı.

Bir başıbozukluk ve dağınıklık yaşanıyordu ki; orlon ipliğin boşalmasını andırıyordu.

Munis Bey gibi devletinin kutsallarına gönülden bağlı, karakterli ve vakarlı mülki memurlar rüşvetçi tüccarların hedefi haline gelmişti. Babıâli’nin eşiğini yıpratan büyükelçiler, kendileriyle birlikte iş yapan tüccarların hakları olmadığı halde her türlü kural dışı işleri gerçekleştirmesine imkân sunuyorlardı. Amaçları namuslu memurları öfkeye sevk edip hayatlarından bezdirmekti.

Namazını eda eden Munis Bey, bir süre sonra yeniden çalışma odasına dönmüştü. Ahşap, dikdörtgen masasına yöneldiğinde beti benzi atmıştı. İnce dik bıyıklı, top sakallı, yakası papyonlu ve ince kare çizgili takım elbiseli şık giyimli bir adamla karşılaştı. Sandalyesinde ayak ayaküstüne atmış vaziyette oturan adam, kafasını kaldırdığında Munis Bey ile göz göze gelmişti.

Sandalyesine geçmek için hamle yapan Munis Bey’i saygıyla selamlayan adam, başını saygıyla öne eğerek, “O, efendi hazretleri nasılsınız?” diyerek nazikçe selamladı.

Hafif gülümsemek zorunda kalan Munis Bey, tam ismini soracaktı ki; Halim atıldı: “Efendim, Samuel Efendi’nin oğlu Victor Efendi”

Hafif kaşı çatılan Munis Bey, sinirli halini gizlemeye lüzum görmemişti.

Ayakta tokalaşmanın ardından her ikisi de sandalyelerine oturdu.

Adam, gerdanını kırarak, “Efendi Hazretleri, işittim ki bizi yanlış anlamışsınız” diye konuştu.

Munis Bey, anlamamış gibi davrandı.

“Neyi yanlış anlamışım?”

Yine Halim araya girerek, “Efendim, hani Samuel Bey’in dosyası ile ilgili konuşmuştunuz, ya…”

Aniden başını odada çalışan diğer kişilere yönelten Munis Bey, tekrar gözlerini adama dikti.

“Hım, evet ya… Halim, kolluk ve adli biriminden bu konuyla ilgili bilgi geldi mi?” diye sordu. Hafif kızaran adam bakışını adama yöneltti.

Sesine incelik hâkim olmuştu.

“Efendi Hazretleri, baba Samuel Efendi, bu konuyla ilgili yetkili amirlerimizle görüştü. Yanlışlık olduğunu beyan ederek, af diledi. Bir daha böyle bir terbiyesizlik olmayacağına dair yemin etti”

Munis Bey, adamın yuvarlak yeşil gözlerine bakarken yüzüne dalgalı bir gülüş yayılmıştı.

Adam, kılıktan kılığa girmekte ustalaşmıştı. İçindeki habis kini yansıtmamak için gözlerine sevecenlik katmaya çalışıyordu.

Ellerini masanın üzerinde bağlayan Munis Bey, görüşmenin sonlandırılması gerektiğini anlatmaya çalıştı. Zeki ve vaziyetten anlayan adam ayaklanmıştı.

“Efendim, çok teşekkür ediyorum. Bize gösterdiğiniz nezaket ve anlayıştan dolayı memnuniyetimizi ifade etmek istiyorum. Babamın da size çok selamı var.”

“Peki, güle güle…” diyen Munis Bey, Halim’e adamı uğurlaması için talimat verdi. sy.50

YİRMİNCİ PAYLAŞIM/VAKTİNİZ BİZİM İÇİN DEĞERLİ

Samuel Morton ismini bürokratlar çok iyi bilirdi.

Lübnan, Mısır, Güney Afrika ve Avrupa’ya kadar uzanan bir filoya sahipti. Son yıllarda mücevher ticaretiyle uğraşıyordu. Tefecilik yaparak başladığı ticari yaşamında epey yol kat etmişti. Artık, uluslararası çalışan firmaları bulunuyordu. Ticari faaliyetlerini Galata Kulesi’ne çıkan yokuştaki merkezinden yönetiyordu.

Munis Bey, bahçeye bakan demir parmaklıklı pencereye yanaştı. Gözlerini kıstı ve uzun uzun ağaçlardan düşen sararmış yapraklara daldı gitti…

Derin bir nefes aldı. Sıkıntılıydı.

“Ah, devletimiz eski gücünde olsaydı bu hain ve fırsatçı adamlar böyle küstahlık yapabilirler miydi? Devletin zor durumundan faydalanarak kanun dışı ticari faaliyetlerini sürdürüyorlar. Ne düzgün vergi ödüyorlar ne kural tanıyorlar. Bu adamların firmalarına baskın yapılmalı. Ticari kayıtları baştan aşağı incelenmeli.

DÖRT

Köşeli düzgün kesilmiş açık gri renkli taşlarla örülü, duvarları denize nazır binanın üçüncü en üst katında derin bir sessizlik yaşanıyordu. Rüzgâr, her esişinde kapı ve pencere pervazlarına çarparken ıslık çıkarıyordu. Işıklar kısılmış, pencereler kapatılmış, kapılar da nöbetçiler bekliyordu.

Elindeki purosunu tombul parmakları arasında yudumlayan iri dudaklı adam, oturduğu koltuğunda bir eliyle de göğsünden sarkan saatinin zincirini okşuyordu.

Şiş yanakları dumanı üflemesinin ardından balon gibi düşüyordu. Tavan adeta beyaz bulut gibi dumana boğulmuştu. Ayağa kalkarak birkaç adım yürüdü ve balkona açılan kapıyı araladı.

“Bu adamlar başımıza bela kesildiler” derken kesik kesik öksürdü.

Karşısında dikkatlice oturanlar onu başlarıyla onaylıyorlardı.

İnce yüzlü uzun burunlu, zayıf uzun boylusu elini savurarak, “Efendim, bizi yüklü miktarda altın ve paramızdan ediyorlar”

Nabza göre şerbet vermekte mahir olan yanındaki de ona katılarak “Evet baba aynen öyle. Adamı bugün görmeliydin. Küçük dağları ben yarattım, havasındaydı” diye ekledi.

Adam, istifini hiç bozmamıştı…

Samuel, çekirdekten yetişme bir tüccardır. Yüzlerce çeşit ürünün ülke dışına gönderilmesi ve getirilmesi ile ilgili kayıtları bizzat tutuyordu. Tüccarlık kayıtlarının yer aldığı dökümü onun kadar iyi bilen çok azdı… Hudutlarda, limanlarda ve tren garlarında adamları bulunuyordu. Hepsi görevlilerle içli dışlı oluyordu. Onların zaaflarından faydalanarak işlerini yürütüyorlardı. Samuel, işlerinde muvaffak olan başarılı çalışanlarını ödüllendiriyordu. Beyoğlu’nun güzellikleriyle meşhur kadınları ile dolu meyhanelerinin müdavimi olmuşlardı

Tok sesiyle, “Evet Nemrut da dünyanın en yüksek yerinden bulutlara ok atarak gücünü ispat etmeye çalışıyordu. Bu adamlar da bulutlara ok atarak kendilerini tatmin etmeye çalışıyorlar” deyince odaya gülüşme sesi yayıldı. sy.52

YİRMİ BİRİNCİ PAYLAŞIM/VAKTİNİZ BİZİM İÇİN DEĞERLİ

Victor, babası Samuel’in zekâsından ve sabırlı davranışlarından çekiniyordu. Yemeyi seven, iştahlı ve şakacı bir meşrepten olmasına rağmen kızdığı vakit sağı solu belli olmuyordu. Cezası çok feci oluyordu. Bu yüzden hata yapmamaya çalışır, yaptığı yanlışlıkları yok etmeye çalışırdı. Çocukluğundan bu yana aldığı disiplinli eğitim onu adeta korku dünyasına hapsetmişti. Ezik kişiliği hırpalandıkça biricik annesinin omzuna başını koyar öylece kalırdı. Annesi şefkatle saçlarını okşarken onun şahsiyetini yeniden kazanması için içini gıdıklayıcı sözler söyler, gönlünü hoş ederdi. Böylece hırpalanan şahsiyetini yamalayarak yeniden kazandırmaya çalışıyordu.

“Baba, bu adamlar varken biz ticareti istediğimiz düzeyde gerçekleştiremeyiz, sen de biliyorsun”

“Elinde tuttuğu puroyu öne uzatan adam, diğer iri avucunu açarak kendinden emin konuştu:

 “Evladım, benimle Abdülhamit başa çıkamadı. Bu toy, tecrübesiz ve dünyadan bihaber tayfa mı başa çıkacak? Bak göreceksin onları çamur gibi avucumun içinde yoğuracağım ve istediğim şekle sokacağım”

Oğlu göz kapaklarını kapatarak babasını teyit etti: “Haklısın” 

Başını ara sıra deri koltuğa yaslayan ve tavana efkâr dolu bakan adam, yeniden öne doğru doğruldu.

“Mahir, sen bana bu adamla ilgili bilgi getireceksin. Onunla ilgili olan biten her şeyi bir dosya halinde hazırla. Bakalım, nasıl biriymiş. Rüşvet alıp almadığını, namuslu durup durmadığını göreceğiz. Paraya hayır diyecek insan var mı, bu dünyada? Namuslu olacak kadar zengin insan var mı?”

Adam, ayağa kalkarak, “Tamam efendim. Emrettiğiniz gibi gerekeni en kısa sürede yapacağım. Hakkındaki bilgileri size sunacağım. Mutlaka bir zaafını ve zayıf tarafını bulacağız”

Araya giren Samuel, “Hah, işte o zaman anasından emdiği sütü burnundan getireceğiz. Bir ucu Okyanus’ta bir ucu Karadeniz’de düzen kuran Birleşik Krallığın yapamadığını bu küçük adamlar mı yapacak?”

“Haklısınız efendim. Bu adamlar tıpkı ışıkta uçan ve bedeninden kat be kat büyük görünen minnacık kanatlılar gibidirler. Işık söndüğü vakit gözden yitiyorlar”

“Haklısın, Mahir haklısın” diye hak verdi.

Mahir, Samuel’in küçük yaştan itibaren yanında çalıştırdığı birisiydi. Arapça, Farsça ve İngilizce biliyordu. Samuel onu dizinin dibinde yetiştirmişti. Tüm sırlarına hâkim olan birkaç kişiden birisiydi. Ona çok güveniyordu.

Kendisine rakip olan tüccar ve iş adamlarının sırra kadem basması, devlet kurumlarında işlerin akçeyle kolaylaştırılması ve daha nice desiselerin oynanması konusunda uzmandı…

Munis Bey’e gönderilen dosyayı da o hazırlamıştı. Amacı bu daireye yeni atanan Munis Bey’i en ince ayrıntısıyla keşfetmekti.

Ancak, beklediği neticeye ulaşamamıştı. Karşısında asil bir Osmanlı memuru bulmuştu. İşlerin aksamaması için harekete geçmişti. Hatta, planlarını uygulamaya başlamıştı bile… sy.54.

YİRMİ İKİNCİ PAYLAŞIM/VAKTİNİZ BİZİM İÇİN DEĞERLİ

Önündeki tek sayfalık raporda Munis Bey’in, ev adresi, ailesi, özel yaşantısı ve iş hayatı ile ilgili mahrem bilgiler bulunuyordu.

Bundan sonrası artık Munis Bey’i uzaktan kontrol edip, istenen kıvama getirmekti…

Gökyüzü bulanıklaşmış, deniz dinginliğini yitirmişti. Vapurlar salına salına ilerlerken insanlar gazetelerini okuyor, süslü eşleri ve dostlarıyla sohbet ediyorlardı. Munis Bey, iskeleye ulaşıncaya kadar sıkça ardına bakmayı ihmal etmemişti. Son zamanlarda şüpheciliği artmıştı. Aniden başından iki büyük hadise geçmişti. İlki ayaktakımı mafyanın kendisine tuzak kurmasından endişe ediyordu. İkincisi de namlı kaçakçı bir gayrimüslim tüccarın tehdit edici tutumuna maruz kalmasıydı. Sessiz sedasız Marmara Boğazı’nın en derin yerinden suyu yararak ilerleyen vapurun açık tarafında oturmuştu. Uzaktan gür ağaçların boy attığı Gülhane Parkı ve üst tarafında da Topkapı Sarayı’na bakıyordu. Payitaht büyük bir tehlike altındaydı. İhtişamlı günler geride kalmıştı. Araplar, Balkanlardaki ahali, Anadolu halkı büyük bir sıkıntı içerisindeydi. Ticari evraklarını ilgilendiği tüccarlardan aldığı haberler iç açısı değildi. Ermeniler, işgalci Ruslarla birlikte insanlara zulmediyorlardı. Anadolu şehirleri adeta boşalmıştı. Balkanlardan akın akın insanlar at arabaları ile tozu dumana katarak kaçıp geliyorlardı. Sırp, Bulgar ve Yunan zulmü bitmek bilmiyordu. Dairenin çevresinden merkeze doğru çekiliş başlamıştı. Padişah Mehmet Reşat, pehlivan gibi cüssesi ve vakur duruşuna uygun olmayacak şekilde hareket ediyordu. Tahtında oturan oydu ancak ülkeyi yöneten o değildi. İttihatçı kimliğine rağmen Munis Bey, gidişattan memnun değildi. Ülke adeta başıboş kalmıştı. Sultan Abdülhamit’in zulmünden kurtulmak için özgürlük diye bağıran insanların sokaklarda ‘adalet’ diye bağırdığına sıkça şahit oluyordu. Çünkü İngiliz, Amerikan, Fransız, Alman ve Rus elçilikleri Payitaht üzerinde öylesine sıkı baskı uygulamaya başlamışlardı ki, Müslüman ahali adeta ikinci sınıf insan muamelesi görüyordu. Ticari zekâları ve kendilerine sunulan ayrıcalıkları istismar etmekte mahir olan gayrimüslimler ülkeyi adeta ekonomik ve siyasi olarak ihata etmişlerdi. Vergilerin alınamaması, savaşlar yüzünden hazinenin boşalması ve ticari gelirlerdeki azalmalar Osmanlıyı iyice zayıflatmıştı. Sesi gür çıkan haklıydı. Sesi az çıkan yine Müslüman ahaliydi… Yani, haksız olan…

Sultan 2. Abdülhamit ve Meşrutiyet dönemlerinden itibaren ıslahat amacıyla getirilen yabancılar keyiflerine göre davranıyordu. Donanmanın ıslahı İngilizlere, ordunun ıslahı Fransızlara bırakılmıştı. Almanlar da askeri talim ve terbiye veriyorlardı. Yabancı heyetler büyük ayrıcalığa sahiplerdi. Bu da sağduyulu komutanları ve devlet adamlarını rahatsız ediyordu. Osmanlının emir kumandası Almanların insafına bırakılmıştı! Askeri okullar, fabrikalar dahi ıslah kapsamında yabancılara teslim edilmişti.  

Ülkenin bulunduğu durum Munis Bey’i perişan ediyordu. Koca Osmanlı saygınlığını kaybetmişti. Ekonomik gücünü kaybeden babanın otoritesini yitirmesi gibi Osmanlı artık uluslararası literatürde pazarlık konusu bile yapılıyordu. Yerli ve yabancı basını yakından takip eden Munis Bey, paşaların dış güçlerin üstünlüklerine göre devlet yönetimine ağırlık verdiklerini fark ediyordu. Devlette usulsüz bir işini çözemeyen diplomat veya yabancı temsilciler ile tüccarlar hatırı sayılır değil konsolos sıradan bir memuru araya sokarak işlerini yürütüyorlardı.  Munis Bey’in içi acıyordu. Asayiş bozulmuş, toplum huzursuz insanlar savaşlardan yılmıştı. Vapur yolunda ilerlerken bir an bir çığlık koptu. Bir adam vapurun korkuluklarına tutunmuş haykırıyordu. İnsanların gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Kıyafetini parçalayan adam karşısında dikilen askerlere adeta meydan okuyordu. “Beni bırakın suçum yok. Yalnızca çocuğumu görmeye geldim” diye haykırıyordu. Yolcular, olup biteni anlamaya çalışıyordu. Herkes birbirine sorular yöneltiyordu. İki askerin önündeki komutanları sakinleşmesi için iki elini öne doğru uzatmıştı. “Korkma, gel aşağı in. Seni çocuğunla görüştüreceğiz” diyerek sakinleştirmeye çalışıyordu. “Hayır, beni şehirden süreceksiniz. Yalan söylüyorsunuz” diye haykıran adam hıçkırığa boğulmuştu. sy.56

YİRMİ ÜÇÜNCÜ PAYLAŞIM/VAKTİNİZ BİZİM İÇİN DEĞERLİ

Munis Bey, olayı anlamıştı. İstanbul Muhafızı Cemal Paşa, gururunun okşanmasından, takdir edilmesinden hoşlanan bir kişiliğe sahipti. Ciddi ve sert bir duruşu vardı. Özellikle eşlerine ve çocuklarına zulüm eden, kadınlara ve çocuklara sarkıntılık edenleri feci muamelede bulunanları ağır şekilde cezalandırıyordu. Bir daha İstanbul’a adım atmalarına izin vermiyor, şehir dışına sürüyordu. Buna yeltenenlerin iyi bir sopadan geçirilmesi, sonra şehir dışına bırakılması hadiseleri çok yaşanıyor ve biliniyordu. Uygulama faydalı olmuştu. Sapkınlık yapan ve zorbalığa kalkışanlar adeta ortadan kalkmıştı.

Munis Bey, çılgınlık derecesindeki bu uygulamanın bir yönüyle faydalı olduğunu düşünüyordu. Ancak, öteki yönüyle de ağır bir cezalandırma yöntemi olduğunu biliyordu. İçinden, “Adamcağız, dövse de sövse de çocuklarını özlemiş. Böyle adamların iflah olması ve yeniden ailesine iyi bir insan olarak yaklaşması mümkün değil. Ne yaparsın?” diye geçirdi.

Cemal Paşa, kararlı bir insandı. Verdiği kararın harfiyen uygulanmasını isterdi. Görevini ihmal edeni asla affetmiyordu. Munis Bey, askerlerin adamı almadan gitmeyeceklerini çok iyi biliyordu.

Komutan, “Eğer bizi uğraştırmadan gelip teslim olursan seni ailene götüreceğiz ve görüştüreceğiz. Yok, eğer buradaki insanları da rahatsız edecek tutumunu sürdürürsen bundan da mahrum kalacaksın, haberin olsun” diyerek adamı sıkıştırmayı denemişti. Kararlılığını ortaya koyuyordu.

Adam da kararlıydı. Asla bir adım atıp yerinden kıpırdayacak gibi durmuyordu.

Vapurdaki herkes pürdikkat olup biteni izliyordu. Dumanı kıvrıla kıvrıla uzayan vapur yavaş yavaş kıyıya doğru yanaşıyordu. İnsanlar da yavaş yavaş yerinden kıpırdamaya başlamıştı. Adam da artık yakayı ele vereceğini anlamaya başlamıştı. Askerler, sabırla bekliyorlardı. Bir an bakışını çevredeki yolcular üzerinde gezdiren adam, “Komutanım böyle zulüm olur mu? Beş tane yavrumun yüzünü göremiyorum. Hasretimden ölüyorum. Bana çocuklarımı gösterseniz ne olacak? Tekrar sürgüne göndereceksiniz. Daha da beter olacağım” diyerek ağlamasını sürdürdü. Komutan da üstünlüğünü korumak için sakince onu dinliyordu.

Vapur, bir an önce kıyıya varmak üzere iyice hızlanmıştı. Bu sırada şiddetli dalgalar yüzünden sarsıntı artmıştı. Ne olduysa oldu… Vapurun yanından seyreden başka bir vapurun azgınlaştırdığı dalganın çarpmasıyla vapur adeta yan yatacak hale gelmişti. Herkes sarsıntı yaşarken adam bir anda ortadan kaybolmuştu. Kadınlar çığlık basıyordu. Erkekler de ‘kurtarın adam gitti’ diyerek korkuluklara yapışmışlardı. Yapacak bir şey kalmamıştı. Adamcağız, iki elini açmış yardım beklerken vapur kendisinden iyice uzaklaşmıştı. Bir süre sonra gözden yitip gitti… sy.58

YİRMİ DÖRDÜNCÜ PAYLAŞIM/VAKTİNİZ BİZİM İÇİN DEĞERLİ …

Komutan iki elini yana açarak, “Yapacak bir şey yok” der gibi yaptı. Nihayet, kıyıya yanaşan vapurdaki yolcular teker teker aşağı inmeye başlamıştı. Diğer yolcular gibi Munis Bey’in de aklında göz yaşına boğulan bir adam ve gözden yiten bir baba kalmıştı…

BEŞ

Kapı açılır açılmaz içeriden kebap kokusu yayıldı. Eşi, Munis Bey’in üzgün ve bezgin halini hemen fark etmişti. Beyaz duman top halinde birikip aniden ağaçların tepesine akın ediyordu. Munis Bey, hafif gülümseyerek; “Ne o benim için özel bir karşılama mı?” diye fısıldadı.

Omzundaki kalın ceketini alan eşi Müzeyyen Hanım, da gülümseyerek, “Bey, bugün bir değişiklik olsun, dedim. Seyit Efendi ile Muhsin bizim için böyle bir hazırlık yapmışlar. Kızımız da bu hazırlık sırasında onlara yardım etti. Ben de sofrayı hazırladım…” diye konuştu.

Muhsin’in adını duyunca neşelenen adam, “Hım, demek evlat artık bize zengin bir kültüre sahip memleketinin güzelliklerini maharetli elleriyle sunmaya başlamış. Erken olmadı mı?” deyince yaşlı adam, elini önündeki önlüğe silerek, konuştu: “Ah, Efendim, çok meziyetli bir çocuk. Sebzelerin kabuklarını soyması, ateşi hazırlaması çok güzeldi. Doğrusu görmenizi isterdim”

Boyu omzuna kadar ulaşan çocuğun sırtını şefkatle sıvazlayan Munis Bey, “Muhsin, güzel çocuk. İnşallah bize uyum sağlayacak. Hayatımızın ayrı bir güzelliği olacak” diyerek ortamı daha da duygusallaştırdı.

Sevimli kız da adeta mest olmuşcasına çok sevdiği babasını gülümseyerek dinliyordu. Muhsin’e karşı duyguları farklı gelişiyordu. Ona erkek kardeşi gibi ısınmış ve benimsemişti. Yüreğinde farklı bir sıcaklık hissediyordu. İlk geldiği vakit şüphe duysa bile kara ve iri gözleri sevgi ve duygu yüklü olan Muhsin’den kendisine ve ailesine hiçbir zarar gelmeyeceğine artık emin olmuştu.

Konaktakilerin neşesi yerindeydi. Munis Bey, iki elini çırparak, “Hadi bakalım ben namazımı eda edinceye kadar sizler de sofrayı tamamen hazırlayın. Paşaoğlu ailesinin huzuru tamama ersin” dedi.

Eşine aşık bir aile reisi olan Munis Bey, çocuğuna da aşırı düşkündü. Kendisi gibi eşi de tevekkül sahibiydi… Aile sohbetlerinden büyük haz alıyordu. Rahmeti rahmana kavuşan Paşa babasından ve muhterem annesinden öyle görmüştü. Görür görmez perişan ve aciz halinden etkilendiği çocuğu yanına alma kararında da gördüğü bu terbiye etkili olmuştu. “Takdiri İlahi, bu olsa gerek”, diye düşünüyordu.

“Muhsin, evladım hadi sen de elini yıka ve sofrada yerini al. Hep birlikte ziyafet sofrasında biraz keyif yapalım” dedikten sonra eşiğe basarak içeri geçti.

Kızarmış et yanında zeytinyağlı salata ve hoşaf ile bezeli sofrada ayrı bir güzellik yaşanıyordu. Munis Bey, kedilerin köpeklerle dalaşmasını keyifle izliyordu. Bir yandan eti dişlerinin arasında çiğnerken öte yandan onları izliyordu. Bu sırada Muhsin’in de katıla katıla güldüğünü fark eden Munis Bey’in, morali iyice yerine gelmişti.

Gece geç vakitlere kadar gaz lambası ışığında oturdular. Cırcır böceklerinin sesi, rüzgârla kıpırdayan ağaç dallarındaki kıpırtı sesine karışıyordu. Munis Bey, vapurda denize düşerek kaybolan adamı düşünüyordu.

“Binlerce, yüzlerce insan var olmak, yaşamak, çoğalmak, mutlu olmak için canhıraş mücadele veriyor. Herkesin canı kendisine tatlı değil mi?  Nedir bu olup biten böyle? Adamcağız, bir hayal gibi bir tiyatro oyunu gibi ortaya çıktı, ‘ben de varım’ diye haykırdı. Ancak, var olamadan yine yitip gitti. Bir hayal gibi…”

Geç vakit olmasına rağmen uykusu bir türlü gelmemişti. Osmanlı toprakları Müslümanlar için sığınak ve korunması gereken topraktı. Oysa gayrimüslimler için ise eğlenme, faydalanma, sömürme, zulmetme anlamı taşıyordu. Son yıllarda siyasi, askeri ve ticari yaşamdaki olumsuz gelişmelerden ürküyordu. Müslümanlar var olma mücadelesi verirken, gayrimüslimler ise ülkeyi talan etmenin peşindeydiler. Devletin maaşları ödeyecek parası kalmamıştı. Bu yüzden yabancı askerler ve memurlar orduda, bürokraside ve siyasette amir konumuna yerleşmişlerdi. sy.60

YİRMİ BEŞİNCİ PAYLAŞIM/VAKTİNİZ BİZİM İÇİN DEĞERLİ

İçini derin derin çekti: “Ne olacak halimiz?” diye mırıldandı.

Sofradakiler çekilmişti. Hava iyice serinlemişti.

Eşi her zamanki gibi omzuna yün battaniye bıraktı.

“Munis, yine daldın gittin” deyince adam, “Kıymetlim, bize bu toprakları hediye eden ecdadımızla bağımızı kaybediyoruz. Onların gaza duygularını bir türlü sindiremedik. Onlar kazandıkları her bir toprağa Allah sevgisini ektiler. Ekilen o topraklardan güzellikler yeşerdi. Artık şimdi ayrıkotları çıkmaya başladı” diye adeta sızlandı.

Kadın, gökyüzündeki parlak yıldızlara bakarken temiz havayı ciğerlerine çekti.

“Balkanlardan göç eden dindaşlarımız, soydaşlarımız öyle şeyler anlatıyor ki, gözümden yaş düşmesi desem yalan olur”

Müzeyyen Hanım merak etmişti.

“Neler anlattılar?

“Bulgar Papazlar ellerinde zulmettikleri Müslümanlara din değiştirmeleri için her şeyi yapıyorlarmış. Aç, susuz ve perişan vaziyettekiler papazın eline öpüp, dinlerini değiştiriyorlarmış. O da vaftiz ediyormuş. Anlatılacak gibi değil…”

“Efendi, buralarda da huzursuzluk başlamış, diyorlar. Boğazda yalıları olanlar yabancı elçilik görevlileri için sıkça parti veriyorlarmış. Aslında, bu parti gösterişten ibaretmiş. Aralarında gizli planlar yapıyorlarmış. ‘Osmanlı yıkılıyor, herkes payına düşeni alacak’ diyorlarmış”

Keyfi kaçan adam yerinde doğrulmuştu…

“Haksız sayılmazlar. Sen kuzuyu kurda teslim edersen ne beklersin ki? Müzeyyen Hanım, maalesef gayrimüslimlere hangi suçu işlerlerse işlesinler dokunulamıyor. Katil olsalar bile yargılanamıyorlar. Gözetim altına alınanlar anında serbest bırakılıyorlar. Ataşeler, yabancı özel görevliler saraydaki dostları sayesinde anında gerekeni yapıyorlar! Allah sonumuzu hayreyleye…”

“Devletimiz varını yoğunu kurtarmaya ve korumaya çalışıyor. Oysa onlar bu fırsattan istifade hainliklerini yapıyor. Munis Bey, bu duruma müdahale edilmeli. Nereye kadar sürecek böyle?”

“Müzeyyen, paşalar düşmüş istikbal peşine. Hepsi, zafer kazanıp şan ve şeref sahibi olma peşine düşmüş. Nerede bizim peşinden koştuğumuz özgürlük, dayanışma ve yenilik ideallerimiz? Hepsi silinip gitti. Harbiye Nazırı Enver Paşa’nın ne yapacağını kimse tahmin edemiyor? Talat Paşa, gizli dolaplar çeviren, suikastlarda parmağı olan Prens Sabahattin gibileri koruyor ve kolluyor. Askerler hainleri yakalamak için adrese vardıklarında sırra kadem basıyorlar. Cemal Paşa’nın bu hususta rahatsız olduğunu bilmeyen var mı?”

“Desene bir belirsizlik yaşıyoruz”

“Tam anlamıyla böyle, maalesef”

Paşalar, rakiplerini saf dışı bırakmak için çareler peşinde koşuyorlar. Vallahi bunun sonu nereye varır, bilemiyoruz. Koca Osmanlı büsbütün kargaşa ve belirsizliğe sürüklenmiş vaziyette”

 Kadın, içini kavuran şüpheyi dile getirmeye karar vermişti.

“Munis, Rabbim muhafaza etsin. Eğer, devletimiz tamamen zayıflarsa bu varlıklı hain ailelerin ne yapacaklarını ben de kestiremiyorum”

Adam, bakışlarını eşine çevirmişti. Birkaç saniye durağan kaldı.

“Müzeyyen, ülkenin gidişatı iyi değil. Her şeye hazırlıklı olmalıyız. Sel suları toprağı bastığı vakit ne gülü, ne çiçeği, ne dikeni ayırt eter. Toprak işgale uğradığı vakit bizim de bağrımız işgale uğramıştır. Allah korusun. Allah o günleri göstermesin” sy.63

YİRMİ ALTINCI PAYLAŞIM/VAKTİNİZ BİZİM İÇİN DEĞERLİ

Kadın içten gelen bir nefesle, “Âmin” dedikten sonra “Hadi, gidip uyuyalım. Bugün biraz fazla bahçede kaldın” diye devam etti…

Konağa girerlerken, adamın aklına Muhsin gelmişti…

“Müzeyyen, Muhsin’e okuma yazma öğretin. Evin işlerine yardım etsin” dedi. Konuşmasını sürdürdü, “Nilüfer de ona yardımcı olsun. Sabi iyi bir insan olacak. İnşallah. Yüzüne bir nur ve güzellik yansıyor. Sen de fark etmişsindir.  Allah, bizi onunla sınav ediyor olmasın?”

Müzeyyen Hanım, “Bey, inşallah elimizden geleni yaparız. Onu da evladımız gibi yetiştiririz. Babanın yadigârı koca Kâhya Seyit Efendi senin yanında yaşlanmadı mı?  

Gülümseyen adam, “Haklısın. Yaşadığımız güzel günlerde onun da izi var” dedi.

Karı-koca birbirlerinin koluna girerek uyumak üzere odalarına çekilmişlerdi…

Cırcır böceklerinin sesi karanlığı adeta yarıp pencereden odayı dolaşıyordu. Serin rüzgâr açık pencereden içeri sızıyordu. Koyu bir sessizlik vardı. Yaşlı adam diğer odada namazını eda etmiş dönüyordu. Elindeki mum alevi rüzgârla birlikte kıpırdıyordu. Kapının paslı menteşesi hafif ses çıkarmıştı. Yine de odaya sessizlik hâkimdi. Başındaki beyaz takkesi esmer ve zayıf yüzünün üzerinde küçük bir bulut yumağı gibi duruyordu.

Mumu Kur’an-ı Kerim’in bulunduğu duvara çakılı rafa bıraktı. Oflaya puflaya yatağına doğru adım atarken eteği ayak parmaklarına dokunan uyku kıyafetinin içerisinde kaybolduğu hissine kapılmıştı. Yaşı hayli ilerlemiş ve kemikleri zayıflamıştı. Bedeni kuş gibi hafiflemişti…

Ahşap pencere kenarındaki yatağına oturdu. Tam başını yastığına bırakacaktı ki bir ses duydu. Önce ağaçlardaki kuş yuvasından geldiğini sandı.

“Hayvanlar huzursuz. Bir kuş canavarı kedi olmasın?” diye içinden geçirdi. Kafasını çevirip havaya doğru bakmaya başladı. Gökyüzünü ay ışığı parlatıyordu. Ancak ağaç dallarında bir şey göremiyordu. Yaşlı bedeni uyku istiyordu. Bir adım dahi atmaya niyeti yoktu.

Yeniden yastığa doğru başını atıyordu ki bir hıçkırık duydu…

O sıra aklına yeni misafir gelmişti…

“Odanın diğer duvarının bitişiğindeki kanepeye baktı. Mum ışığı ancak çevresini aydınlatıyordu.

Adam, Arapça, “Evladım ses senden mi geliyor?” diye sordu.

Çocuk ses vermemişti. Tekrar sordu. Ancak yine cevap alamamıştı. Bu kez yerinden doğrularak yeniden uzanıp mumu parmaklarının arasına aldı. Çocuğun yattığı kanepeye doğru birkaç adım attığında ıslak bir yüzle karşı karşıya kalmıştı.

“Ağlıyor musun?” diye sordu.

Çocuk, elinin ayasıyla yüzünü sıvadı.

“Hım demek ağlıyorsun. Ah evladım nasıl da düşünemedim? Sen de insansın öyle ya!” diye söylendi.

Bir hamlede yatağın başucunda diz çöktü. İnce, kuru dal gibi parmaklarını çocuğun yüzünde gezdirdi.

“Ah evladım ah… Biz de insan mıyız? Kimsin, nesin, nereden geliyorsun ya, insan bir sormaz mı?”

Birkaç saniye sessiz kalan adam içlenmişti.

“Munis Bey anlatır diye düşündük. Hakkında bir şey sormadık. Ne büyük hata etmişiz”  diye fısıldadı.

Parmaklarını çocuğun yumuşak kıvırcık saçlarında gezdiren adamın gözünden yaş boşalmaya başlamıştı. Anne karnındayken ölen babası ve 5 yaşındayken kendisini dedesine bırakıp, başka bir adamla evlenip Lübnan’a giden annesi aklına geldi.

“Ah, ah…” diye yine iç geçirdi.

Çocuk ilk geldiği gün adamın kendisine karşı şefkatli davranışından hoşlanmıştı. Alışık olmadığı bir sıcaklıkla karşılanmıştı. İçinde bir tohum gibi filizlenen nefreti unutmak istiyordu.

Adam, daha fazla dayanamamıştı.

“Hadi evladım acı dolu hikâyeni anlat. Seni dinliyorum” dedi.

Yine devam etti: “Babanı, anneni ve kardeşlerini anlat. Mısır’dan getirildiğini biliyorum. Başka da bir şey bilmiyorum”

Hıçkırığı kesilen çocuk kesik kesik konuşmaya başlamıştı.

“Bir gün sabaha doğru, gün, ışığı yakalamak üzereyken köyümüzü kötü adamlar bastı. Hepsini de tanıyorduk. Onlar da bizi tanıyorlardı. Beraberlerinde İngiliz askerleri de vardı. Bizi Müslüman olduğumuz için sevmiyorlardı. Babam, annemi ve kardeşlerimi korumak için kapıyı dışarıdan kilitledi. Daha sonra eline geçirdiği silahla onlara karşı koymaya çalıştı. Babamın vurulduğu anki sesini hiç unutamıyorum. Ölürken bize, “kapıyı sakın açmayın’ diye seslendi. Ancak daha sonra kapıyı kırarak içeri girdiler. İki büyük kardeşimi süngüleyerek öldürdüler. Annem de ellerine düşmemek için eline geçirdiği bıçakla canına kıydı. Kendimi kaybetmiş vaziyette diz üstü çöküp kalmıştım”

Adam hislenmişti…sy.66

YİRMİ YEDİNCİ PAYLAŞIM/VAKTİNİZ BİZİM İÇİN DEĞERLİ

“Daha sonra seni esir olarak alıp buralara getirip sattılar, öyle mi?”

Sesi iyice kısılan çocuk, “Evet” dedi.

Adam, ergenliğe adım atan çocuğun yaşadığı büyük acısını, azaltmak için yüreğine kadar almıştı. Son zamanlarda Balkanlar ve Anadolu’da büyük acılar yaşanıyordu. İnsanlar at, eşek ve diğer büyükbaş hayvanların çektiği ahşap arabalarla canlarını İstanbul’a atabilmişlerdi. Yaşadıkları acıları bilmeyen kalmamıştı. İçlenmişti…

“Ah evladım ah yavrum. Elden ne gelir ki? Hapisler diriler, mezarlar ölüler için değil mi?”

Bu kadar zalimliğe ve acımasızlığa rağmen hayatta kalmışsın. Belki hiç kimsenin tahammül bile edemeyeceği büyük acılarla bu yaşında tanışmışsın. İnşallah, burada her şeyi yoluna koyacağız. Bundan böyle artık ben senin dedenim. Seninle hem iyi iki arkadaş olacağız. Hadi uyu artık”

Yaşlı adamın serinlik veren serin elini dudağına götüren çocuk birkaç saniye sonra gözlerini yumdu…

Bir süre öylece kalan adam, zayıf yanağına düşen damlaları sildikten sonra yeniden ayaklandı. Elindeki mumu yerine bıraktıktan sonra yatağına uzandı…

Bu saatlerde konağın gündeminde de konu gariban ve kimi kimsesi olmayan Muhsin’di. İlk başta gördüğü vakit sinirlenen, nabız atışları hızlanan kadın, çocuğu tanıdıkça değişmişti. Yüzündeki sevimlilik ve gözlerindeki sıcaklık onu da etkilemişti.

Yine de sormadan edememişti:

“Munis Bey, sen bu kimi kimsesi olmayan, bilmediğimiz bir çocuğu nasıl alıp eve getirirsin?”

İç geçiren adam, “Ah Müzeyyen sorma gitsin”

Gözünü duvara asılı mumdan yükselen titrek ışıkta gezdiren adam, “Yavrunun bakışları içimi parçaladı. İçimde adeta koca bir maden eridi. Dedim kendime, ‘Bu hırpani alçaklar bu çocuğu ucuza alıp götürüp gayrimüslim acımasız denizcilere satarlar. Aç ve susuz bırakırlar. Öldüresiye kadar çalıştırırlar. Kamçılayarak işkence yapıp, bir deri bir kemik olduğu ve hastalandığı vakit denize atarlar, balıklara yem yaparlar’ Haksız mıyım?”

Kadın, kocasının elini sıkarak “Haklısın Bey çok haklısın. İyi yapmışsın. Sadece merak ettiğim için sordum” diyerek kestirip attı…

Gecenin bir vakti konu kızları Nilüfer’in alacağı eğitim ve Muhsin’in geleceği mevzubahis olmuştu.

Osmanlı kültürünün zarafetini, nezaketini, şıklığını ve insanlığını maddi olarak bedeninde taşıyan tavırlarıyla sergileyen Müzeyyen Hanım, delikanlılık yaşına girmek üzere olan çocuğa da özel eğitim verdirme taraftarıydı. Munis Bey’in de aklına yatmıştı.

“Haklısın, o da insan. Ben onu evimizdeki işlere ve Seyit Efendi’ye yardımcı olması için düşünmüştüm. Oysa sen bir evlat gibi bağrına basıyorsun. Seni bu kadar çok sevmemin haklılığını yaşıyorum. Çünkü sen sevgi denilen mefhumun anlamısın” diye fısıldayan Munis Bey, eşinin omzuna dağılan saçını dudağında gezdirdi…

Yüzüne tatlı bir gülümseme yayılan kadın eşine doğru iyice sokuldu.

“Munis, bu çocuğu çok ezmişler değil mi?” dedi.

Adam, “Ah günahsızım hem de nasıl. Ağır işlerde çalıştırmışlar. Zayıf ve narin bedeni yetmemiş. Ağır yükler taşıtmışlar. Tüm bu zalimliklere rağmen Rabbimin yüzüne verdiği o güzel hoş insancıllık kaybolmamış. Ben de ona şaşırıyorum ya!”

Kadın üsteledi, “Demek ki ağır işlerde kullanamayacaklarını anlayınca kötü adamlar onu satmak istemişler”

Munis Bey, “O da olabilir. Haklısın” diyerek eşini onayladı.

Kadın, kocasına güzel sözler sıraladıktan sonra, “Munis, biliyorsun, dinimizde de köle azade etmek çok büyük sevap. Allah’a şükran borcunu böylece yerine getirmiş oluyorsun. Dilerse istediği yere gider, değil mi?

Eşinin elini sıkan adam,  “Haklısın. Şu an onu bırakamayız. İstanbul’da kaybolur. Hayatı yok olur. Onu yakalar ya öldürürler ya da ölünceye kadar zulüm yaparlar” deyince kadın aniden, “Allah saklasın. Ağzından yel alsın” diye tepki verdi.

Adam bunun üzerine sözüne devam etti, “Hatun, doğru söylüyorum. Yani, yetişkin bir insan oluncaya kadar evimizde yaşasın. Daha sonra kendisi izleyeceği yola karar versin. İstanbul artık bir vakitler güvercinlerin dans ettiği, kumruların şevk ile şakıdığı şehir olmaktan çıktı. Şimdi her köşe başını çakallar tutmuş. Acımadan avlıyorlar.”

“Ah haklısın Munis, ben de komşulardan çok kötü şeyler işitiyorum. İstanbul artık tekin bir şehir değil”

“Ne yapalım, şu an devlet idaresi zayıflamış durumda. Askerlerimiz üç kıtada canhıraş savaş veriyor. Kan kaybediyoruz, maalesef. Bu yüzden içeride de güvenlik sağlanamıyor. Eşkıyalar, tüccarlar, katiller, berduşlar kol geziyor”

“Ah Munis ah, Sultan 4. Murat yaşıyor olsaydı böyle yapabilirler miydi?”

“Ah, Müzeyyen ah, o vakitler bile gizli gizli ne kalleşlikler yaşanıyordu”

“Haklısın ancak böyle yaygın ve apaçık olmuyordu”

Munis Bey, mum ışığını azalttıktan sonra, “Hadi uyuyalım artık. Devletin sorunları artık bir yılda bile çözülemeyecek sınıra ulaşmış vaziyette. Allah rahatlık versin” dedi ve gözlerini yumdu. sy.69

YİRMİ SEKİZİNCİ PAYLAŞIM/VAKTİNİZ BİZİM İÇİN DEĞERLİ

Bu sıra aklına eşinin de bilmesi gerektiğini düşündüğü konuya değinmek gelmişti…

Ancak, gece vakti uykusunun kaçmasından endişe edince bu teşebbüsünden vazgeçti…

Müzeyyen Hanım, çocuğun geçmişini de merak ediyordu. Ailesini ve Mısır’dan getirilişini… Munis Bey de onunla ilgili derin bilgiye sahip değildi.

Tecrübesi ve babacan duruşuyla çocukta güven oluşturan Seyit Efendi, pas tutmuş kapının kilidini aşmayı başarmıştı.

Müzeyyen Hanım, onun bu yönüne güveniyordu.

“Nasılsa yakında her şeyi öğreniriz” diye düşündü.

Ardından kirpikleri ağırlaşan ve gözlerini kapatan karı ve koca başlarını birbirine yaslayıp, derin uykuya dalmıştı…

ALTI

Unkapanı, Cibali ve Balat iskelelerine gidiş ve gelişler otomobillerle kapatılmıştı. Askerler tüfeklerinin namlusunu insanlara doğrultmuştu. Yoldan gelip geçenler olup biteni merak ediyorlardı. Herkes birbirine soru soruyor, ne olduğunu öğrenmek istiyorlardı.

Onlarca asker sıra halinde disiplinli yürüyüş yaparak iskelelere giriş yapıyorlardı.

Bıyık uçları yukarı kalkık rütbeli askerler emir erlere emir yağdırıyorlardı.

“Kimsenin girişine ve çıkışına izin verilmeyecek”

Buharlı ticaret gemilerinin güverte ve kaptan dairesi olmak üzere askerlerce tutulmuştu. Unkapanı İskelesi’nin girişindeki alanda sivil kıyafetli insanlar, subaylar ve beyaz giysili mürettebat bulunuyordu. Aralarında hararetli tartışma yaşanıyordu.

Bu sırada komutanın işaret vermesi üzerine beş asker koşarak yanlarına yaklaştı. Daha sonra sıra halinde iki askerin arasında birer kişi bulunmak üzere çıkışlar başlamıştı. İki sivil ve iki beyaz gemici kıyafetli dört kişi askerlerin arasında yürüyüşe başlamıştı. Her kişinin yanında birer asker bulunuyordu.

Ahali, bu kişilerin gözaltına alındığını anlamıştı.

Adamlar götürüldükten yaklaşık yarım saat sonra kapıya fabrikadan yeni çıkmış gibi camları ve pırıl pırıl parlayan siyah bir otomobil yanaştı. Şoför aşağı iner inmez arka kapıyı açtı.

Fötr şapkalı boz kalın bıyıklı ve kalın kaşlı adam inmişti. Yelekli takım elbisesi şık duruyordu. Çevredeki meraklı bakışlara aldırış etmeden araçtan indi ve yürümeye başladı.

Limandaki yük gemisinin demirlediği alana doğru yürüyordu. Bu sırada önü askerler tarafından kesilince kendisini tanıttı.

“Bu gemiler benim. İsmim Samuel Morton”

 Askerler duruşlarını koruyarak, “Tamam biraz bekleyiniz komutanımıza haber verelim” diyerek önünde set oldular. Bir asker Yüzbaşı’nın yanına gidip döndükten sonra kendisinin alana girmesi için izin verildiğini söyledi.

Fötr şapkasını eline alan adam daha sonra hızlı adım atmaya başlamıştı.

Adamların yanına gelir gelmez, “Selamlar ben Samuel Morton”

Rahmi Yüzbaşı da kendisinden bir cüsse daha iri olan adama elini uzatarak kendisini tanıttı. Yanındaki adama dönerek,

“Bu Beyefendi de Osman-ı Ali’nin çok değerli amirlerinden Munis Bey”

Bir an rengi kaçan adam, bir avcı edasıyla renkli yeşil gözlerini Munis Bey’in gözlerine dikti. Hınç dolu gözlerine alaycı bir bakış yerleşmişti.

Munis Bey, rahat ve kendinden emin bakışlarını korudu. Tek adım dahi geri atmadı.

Samuel, “Hım, namınızı duymuştum. Sizin gibi şerefli ve iyi bir devlet memuru ile çalışmaktan onur duyuyorum” diye konuştu.

Hafifçe sendeleyen Munis Bey, “Memur değil, Efendi, Amir, amir…”  diye iki kez yineledi.

Amacı adamın aşağılayıcı bakışına karşılık vermekti.

Tiyatrocu edasıyla ani bir hareket yapan adam elini başına götürdü. “Ah, af edersiniz amirim. Kusuruma bakmayın” dedi. Tepeden bakışlı küstah tavrından çark etmiş gibi göründü.

“Hah konuya gelelim. Benim gemilerimi zorla limana demirleterek malıma el koymuşsunuz. Sebebini öğrene bilir miyim? sy.72

YİRMİ DOKUZUNCU PAYLAŞIM/ VAKTİNİZ BİZİM İÇİN DEĞERLİ

Yerinden kıpırdamayarak istifini dahi bozmayan Yüzbaşı, “Sayın Samuel Beyefendi, bu gemiler sizin firmanıza ait. Yaptığımız tetkikler neticesinde Suriye’den, Mısır’dan ve Ürdün’den tahılları kanun dışı ve çok ucuza toplayarak Avrupa’ya ihraç ediyorsunuz”

Adam, ciddileşmişti.

“Ama Efendim öyle bir şey yok. Kesinlikle yalan. Üreticiye hakkını ödüyoruz. Ne ise satın alıp gemilerimize yüklüyoruz. Buna oradaki memurlarınız da şahittir”

Yüzbaşı üsteledi, “Beyefendi, evraklarınızı inceledik. Hububatı satın aldığınıza dair belge bile bulunmuyor. Bazı belgelerde belli belirsiz rakamlar bulunuyor. Kimden neyi aldığınız, nereye götüreceğiniz, hangi memleketlerde satacağınız… Tüm bunlarla ilgili tek bir bilgi yer almıyor. Siz Osmanlı Devleti’ni başıboş ve düzensiz mi sanırsınız?”

“Aman Efendi Hazretleri o da ne demek?”

“Bakınız Munis Bey size açıklasın”

Bakışlar Munis Bey’e çevrilmişti…

“Sayın Tüccar Beyefendi, siz tüm işlerinizi kendi kurallarınıza göre yapmaya alışmışsınız. Çok iyi bildiğiniz gibi ticaretin girdiği işler lekelenir ve de lanetlenir. Maalesef Balkanlar’da isyanlarla boğuşan, eşkıyaların ve hainlerin saldırısına maruz kalan, Anadolu’da yine öyle… Devletimizin zor durumundan istifade ederek servetinize servet katıyorsunuz. Hem de ordumuzu ve ahaliyi aç bırakma pahasına”

Tüccarın yüzü kıpkırmızı olmuştu. Adeta sağlı sollu tokat yemiş gibi, yüzü kıpkırmızı olmuştu.

“Ben, ben” diye kekeledi ve devam etti:

“Kesinlikle devletimize şükranla bağlı birisiyim. Dedelerim bu topraklarda doğup büyüdü. İspanya’dan kovulduk. Akrabalarımız paramparça edildi. Bize sizler sahip çıktınız. Bu kadar iyiliği dokunan bir ülkeye nasıl ihanet ederim?”

Genç ve atik Yüzbaşı “adama bak bizimle eğleniyor!..” diye içinden söylendi. Ardından söze girdi: “Evet haklısınız bırakınız ihanet etmeyi, kendi menfaatinizi dahi devletin önüne koymaya hakkınız bulunmamaktadır. Devletimiz her ne kadar zor durumda bulunsa dahi kalleşlikleri asla unutmaz, hesabını sorar ve cezasını keser…”

Adam, başını gemiden indirilen tonlarca kolinin üzerinde gezdirdi…

“Madem öyle diyorsunuz öyle olsun. Peki, gemilerime ve mallarıma ne yapacaksınız?” diye küstahça ve pişkinlikle sordu.

Munis Bey, “Hepsine el koyuyoruz. Ait olduğu yere yani devletimizin Gülhane ve Sirkeci’deki ambarlarına aktarılacak. Hepsini gemilerle ve trenlerle askerlerimize ve açlıktan kırılan ahaliye göndereceğiz”

Adamın gözünden altınlar geziniyordu….

“Aman efendim hiç değilse bir kısmını bırakınız. Bu yaptığınız zulümdür. Benim İngiliz ortaklarım var. Onlar bu işe ne derler?”

Yüzbaşı sinirlenmişti, “Ne derlerse desinler, Samuel Efendi… Bizi hiç ilgilendirmiyor”

Adam, astarın yüzünden pahalı olacağını anlayınca, süt dökmüş gibi kuyruğunu kısmıştı.

Munis Bey, “Bakın, bizi tehdit ettiğinizi fark ediyoruz. Alışmışsınız ülkemizi sömürmeye ve hırpalamaya. Ancak, bundan böyle sizin gibilere fırsat vermeyeceğiz. Haklarınızı bileceksiniz…” diyerek kestirip attı.

Adam bunun üzerine sahip oldukları hakları saymaya başlamıştı…

“Aman efendim, bilmez misiniz ki kapitülasyonlar var”

Munis Bey, bunun üzerine iyice sinirlenerek, “Samuel Efendi, kapitülasyonlar sizlerin istismarınız için değil, ülke sınırlarından serbest geçişiniz, ihracat yaparak mallarınızı ulaştırmanız için. Sizler, Osman-ı Ali’nin sizlere verdiği ticari imtiyazları maalesef istismar ediyorsunuz. Karaborsacılık yapıyorsunuz, ürünleri hiç fiyatına alıp yüksek fiyatla satıyorsunuz. Bu yüzden İngiliz ve Fransız tüccarlarıyla kurduğunuz şirketleri kullanıyorsunuz. Sizler, servet edinirken biz devletimizi korumak için hainlerle ve işgalcilerle savaşıyoruz. Bu adil mi?”

“Efendim, biz de devletimize bağlı azınlığız. Niçin ihanet edenlere yardım edelim?”

Yüzbaşı, “Bunun tasavvurunu siz yapacaksınız” dedi.

Adam zekâsını zorlamaya başlamıştı. Son silahlarını kullanıyor, son kozlarını ortaya sunuyordu…

“Devletimiz bizlerin yani tüccarların imtiyazlı statü vermiştir. Bizler verilen taahhüde dayanarak koruma altında bulunuyoruz. Oysa bugün pervaneli ve buharlı gemilerimizle korsanlardan kaçırarak güçlükle getirdiğimiz mallarımıza el konuluyor. Bu doğru bir davranış mı?”

Munis Bey adamın küstahça konuşması karşısında dayanamamıştı: “Beyefendi, sizler Osmanlı Devleti’ni ekonomik, siyasi ve askeri olarak yıpratıyorsunuz. Elde ettiğiniz ticari imtiyazları maalesef bir kılıç gibi kullanmaya başladınız. Bizim silahımızla bizi vurmaya kalkıyorsunuz.”

Munis Bey’in elini tutan adam, “Aman efendi hazretleri, bu nasıl söz öyle?  Biz bu milletin ve devletin her zaman sadık kulları olmuşuzdur”

Elini sertçe geri çeken Munis Bey, konuşmanın yararsız olduğunu anlamıştı. Yüzbaşı da artık tahammül sınırlarının aşıldığını düşünüyordu.

“Tamam, konuşma bitmiştir. Mallarınıza Osmanlı Devleti’nin memuru ve askerleri olarak devletimiz namına el konulmuştur. İstediğiniz her yere başvurma hakkınız bulunmaktadır. Serbestsiniz” dedi ve kestirip attı. sy.75

OTUZUNCU PAYLAŞIM/ VAKTİNİZ BİZİM İÇİN DEĞERLİ

Göz bebekleri büyüyen adam şirin görünmeye çalışmıştı.

“Tamam dediğiniz gibi olsun. Oğlum ile çalışanlarımı haksız yere karakola göndermişsiniz”

Yüzbaşı araya girerek, “Haksız yere değil Samuel Bey, haklı yere gözaltına aldık.

Adam, küstahça, “Suçları ne?” diye konuştu.

Yüzbaşı bunun üzerine parmaklarını tek tek saymaya başlamıştı:

“Devleti zarara uğratmak, yasa dışı ticaret yapmak ve ticari imtiyazları istismar etmek, üreticiyi mağdur etmek. Daha sayayım mı? Tabii tüm bunlar sizin için cürüm sayılmıyor, değil mi?”

“Peki, efendim haklısınız” diyen adam fötr şapkasıyla selam verdikten sonra dönüp uzaklaştı.

Genç Yüzbaşı, arkasından bakarken, “Munis Bey, sizi tebrik ediyorum. Bu vatan hainine çok güzel bir ders verdiniz. Açgözlü adamların Arap Yarımadası ile Balkanlar’da askerlerimize ve yerli halka karşı savaşan hainlerle eşkıyalara silah ve mühimmat taşıdıklarına dair bilgiler de bize ulaşıyor. Onu da araştırıyoruz.”

Elini Munis Bey’in omzuna bırakan adam uyarmaktan da geri durmamıştı:

“Aman, dikkatli ol. Bu kalleş, desiseci, sinsi ve kalleş adamlardan her şey beklenir. İkimiz de çok büyük bir düşman kazandık”

Derin düşüncelere dalan Munis Bey dudağını büktü. Gözlerini süzdükten sonra konuşmaya başladı:

“Yüzbaşım, sen Derviş ile kendini beğenen Vezir arasında geçen vakayı bilir misin?”

Asker, kaşlarını kaldırdı: “Yok bilmiyorum” dedi.

Sözlerini sürdüren Munis Bey, “Tamam iyi öyleyse anlatayım. Dinle” dedikten sonra devam etti:

Bir gün Vezir çok sevdiği Derviş ile yıkanmak ve paklanmak üzere hamama gitmiş. Derviş’in peştamalı rengi kaçık ve eskiymiş. Vezirinki ise süslü ve kenarları altın işlemeliymiş.

Yarenliği ve böbürlenmeyi seven Vezir, “Ey koca Derviş Efendi, derler ki sen benim halkıma fiyatlar biçiyor muşsun? Doğru mu?

Yaşlı adam düşünmeden “Haklısın Efendi, bildiğin doğrudur” diye karşılık vermiş.

Vezir ’in gözleri irileşmiş. Kaşları çatallaşmış.

Dudağını bükerek adama küçümseyici bir bakış fırlatmış ve sormuş:

“Demek öyle Derviş. O halde söyle bakalım, senin gözü nazarında benim değerim ne kadar? Bana kaç para biçersin?”.

Fırsat ayağına düşen yaşlı, görmüş ve geçirmiş Bilge Adam, başlamış Şah’ı süzmeye…

“Etsen etsen 5 para edersin”

Duyduğu söz üzerine sinirleri fırlayan, gözlerini ateş basan Vezir,

“Vay seni haddini bilmez, sünepe, cimri adam… Bak görüyor musun, şu altımdaki peştamal bile söylediğin fiyatın kaç katı eder!” diyerek adamı azarlamış.

Derviş ciddiyetini bozmadan son sözünü söylemiş:

“Zaten ben de o fiyatı üzerinizdeki peştamal için söylemiştim” der

Munis Bey’in sözleri Yüzbaşı’nın moralini yerine getirmişti. Çocuk gibi gülümsemişti…

“Demek ki, adamı beş para etmediğini ima etmiş. Helal olsun Derviş Efendiye…” demiş.

Munis Bey, ardından baktığı adamı ima ederek; “İşte bu giden şerefsiz ve onursuz adam da beş para etmez… Yüzbaşım, bizler de bu haysiyetsiz para düşkünü adamlardan korkup ve çekinirsek ya milletimiz ne yapar? Sünepelik yapmak, korkmak ve çekinmek bize yakışır mı?” diye konuştu.

Yüzbaşı da başıyla onaylayarak, “Haklısın, bu saatten sonra korku bizden korksun” dedi.

Samuel Morton arabasına binene kadar peşinden baktılar. Gözlerini süzen ve dişlerini gıcırtıdan Rahmi Yüzbaşı okkalı bir küfür savurdu.   

Bu sırada şoför bir eliyle ceketinin önünü tutarken diğer eliyle de kapıyı açmıştı. Koltuğa yerleşen adam, hemen yanında duran para dolu deri çantayı tutarak dizlerinin üzerine bıraktı. Otomobil yol alırken bir süre dizlerinde beklettikten sonra şoförüne uzattı, “Bunu iyi koru. Şimdilik işimize yaramadı” dedi. sy.78

OTUZ BİRİNCİ PAYLAŞIM / VAKTİNİZ BİZİM İÇİN DEĞERLİ

YEDİ

Şiddetli rüzgâr adeta havayı sarhoş etmişti. Sis bulutları sigara dumanı gibi savruluyordu. Gecenin zifiri karanlığı koyu maviye dönüşmüştü.

Çer çöpten oluşan top halindeki kuş yuvalarından çığlıklar boşalıyordu. Birkaç karga ağacın tepesine yükselip yükselmez acı bir ses çıkararak yeniden inişe geçiyorlardı. Kargaların sesi adeta koyu karanlığı yarıp geçiyordu. Munis Bey, pencereden dışarıya dikkatlice bakmaya başladı. Sıra dışı bir durum var, gibi görünüyordu.

Kuşlar huzursuzca ağacın çevresinde uçup duruyorlardı. Merak etti. Beyaz takkesi kafasında duruyordu. Henüz abdestini almış sabah namazını kılacaktı.

“Gidip bakayım. İçeriye bir yaban hayvanı girmiş olabilir mi?” diye düşündü.

Hava koyuluğunu koruyordu. Terliğini ayaklarına geçirir geçirmez avluya doğru çarçabuk yürümeye başladı. Kapının demir sürgüsünü açar açmaz kapıyı araladı. Bu sırada ağacın gövdesinde bir gövde fark etti.

“Seyid Efendi olamaz, onun boyu uzun” diye içinden geçirdi.

Şüphelenmeye başladı.

“Sakın hırsız olmasın?” diye şüphelenmişti. Gözlerini iyice süzdü.

İttihatçı ruhu kabarmıştı. Geri dönerek çekmecesindeki silahını aldı. Yeniden bahçeye dönmüştü. Gölge hala yerinde duruyordu. Ancak, kargalar da rahat durmuyordu. Usulca gölgeye doğru yanaşmaya başladı. Eli tetikte adım adım ilerliyordu.

Beş-altı metre kalmıştı ki; “Olduğun yerde kal” diye sertçe seslendi.

Gölge irileşmişti. Aniden bir feryat koptu…

“Beyim benim ben”

“Kimsin?”

“Ben Muhsin”

Munis Bey silahı hafif indirdi hafifçe yanaştı.

Yüzünü seçmeye başlamıştı.

“Ne yapıyorsun?”

“Efendim, tuvalete çıkmıştım. Aniden kuşların sesini duyunca merak ettim. Baktım, bir yavru kuş yerde kanat çırpmaya çalışıyor. O sırada diğer kuşlar da tepesinde uçuşuyordu. Biraz öteye baktığımda bir kedi gördüm. Kuşun üzerine atılmak üzereydi. Ben de koşup kuşu yakalayarak kucağıma aldım. Kedi kaçtı”

Munis Bey’in yüzünü serinlik basmıştı. Kalp atışı yavaşlamıştı.

“Aman evladım beni çok korkuttun”

“Affedin Beyim, istemeyerek oldu”

“Neyse hadi şu kuşu yuvasına gönder, git uyu”

“Tamam, Beyim” diyen çocuk elindeki kuşu daha fazla bekletmeden iri yapraklı ağacın dalları arasına doğru attı. Kuş ilk hamlede dallara tutunmayı başarmıştı.

Başını sağa sola sallayan Munis Bey, yeniden eve dönerken, içten içe seviniyordu.

“Hey Allah’ım, daha kısa süre önce kendi canı emniyette olmayan bir çocuk, yavru bir kuşu telef olmaktan kurtarıyor. Bu da senin adaletin olsa gerek” diye düşündü. sy.80

OTUZ İKİNCİ PAYLAŞIM / VAKTİNİZ BİZİM İÇİN DEĞERLİ

Munis Bey, namazını kıldıktan sonra kahvaltısını yaptı. Ardından kapıda her zamanki gibi kendisini bekleyen faytona bindi. Kafasındaki fesinin püskülü sağa sola kıpırdıyordu. Gür ve siyah bıyıkları beyaz yüzüne çekicilik katıyordu. Bu sırada annesinin yanında duran Nilüfer, babasına sevgi öpücüğü gönderiyordu.

“Baba, bugün özel dersim var. Piyano öğretmenim gelecek. Biliyorsun değil mi?”

Gülümseyen adam, “Bilmez olur muyum? Erken gelmeye çalışacağım. Öğrendiğin yeni parçayı icra edersin, ben de keyif çatarım”

Gülümseyen kız, “Tamam babacığım” ince bilekli elini salladı…

Fayton, Çengelköy İskelesi’ne yanaştığında dört bir taraf sebze ve meyve kokuyordu. Sabahın erken saatlerinde yosun dolu dalgalar iskelenin ahşap kazıklarını dövüyordu. Yosun ve salatalık kokusu etkili oluyordu. Munis Bey, çantasını sımsıkı tutuyordu.

Bu sırada vapurdan inenleri bekleyen bostancılar aceleyle çuvallar dolusu salatalık, domates, maydanoz, patatesleri sırtlarında taşıyarak vapura götürüyorlardı.

Kuş tüylü şapkalı sosyetik bayanlar, eli bastonlu yuvarlak altın çerçeveli gözlüklü eşlerine dert yanıyorlardı. “Şu hale bakar mısın? Şirket-i Hayriye’nin dilenci vapuru adeta bostana çevrildi.

Köylü ayak takımı, bağlarından, bostanlarından bahçelerinden topladıklarını vapura yüklüyorlar. Bu duruma müdahale edilmeli. Vallahi akşam eve döndüğümde kendini sebze gibi hissediyorum!..”

Munis Bey, önüne geçmek isteyen şık bayana nazikçe yol vererek, “Hanımefendi buyurun” diye mırıldandı. Teşekkür eden kadın kibirle gülümseyerek, “Munis Bey, her zamanki gibi çok naziksiniz” dedi. Bunun üzerine Munis Bey de, “Rica ederim Etelya Hanım” diye karşılık verdi.

Etelya Hanım ile kocası Simon, bölgenin sevilen ve sayılan eşrafındandı. Müslümanlara karşı nazik davranmalarına rağmen kültürlerine karşı peşin hükümlü davranıyorlardı. Bu yüzden komşularıyla fazla samimi olmuyorlardı.

Nihayet, yolcular ile çuvalları toplayan vapur, duman püskürterek dalgaların arasında salına salına Eminönü İskelesi’ne doğru yol almaya başlamıştı…

Eminönü İskelesi’nin önü insan kaynıyordu. Her yerde insanlar hareket halindeydi. Yunanistan’dan, Bulgaristan’dan, Arnavutluk’tan, Bosna’dan gerek yürüyerek gerek kağnılarla gerekse at arabalarıyla kopup gelen inşan manzarası yürek burkuyordu. Galataköprüsü’nden Karaköy ve Eminönü tarafına gidiş gelişler oluyordu.

Efkârla hazin manzarayı süzen Munis Bey, memleketin büyük sorunlar yaşadığını ve daha nice sorunların kapıya dayandığını biliyordu.

Sultan 2. Abdülhamit’in İttihatçıların darbesiyle tahtından indirilmesinin ardından hayal edilen, beklenen o güzel günler gelmek bilmiyordu. Aksine zulüm, sıkıntı, buhran daha da koyulaşıyordu. Ülkeyi despottan kurtardığı ve özgürlüğüne kavuşturduğu iddiasıyla koltuğa oturan Mahmut Şevket Paşa’nın da 15 Haziran 1913 yılında suikast neticesinde ortadan kaldırılmasının ardından iç karışıklık yaşanmaya başlamıştı. Hükümet eden İttihatçılar arasında istiklal değil de artık istikbal kavgaları başlamıştı. Ülke her geçen gün kan kaybederken, iyice zayıflıyordu. İnsanların kendilerini kulu ve de kölesi olarak addettikleri devlete olan güveni de azalıyordu.

Boğazlarda ve Anadolu topraklarında gözü olan Rusya Çarlığı uyguladığı fitne politikasıyla yüzlerce yıl barış içerisinde yaşayan Türk, Kürt ve Ermenileri birbirine düşürmeyi başarmıştı.  Mahmut Şevket Paşa’nın yerine geçen Sadrazam ve Hariciye Vekili Said Halim Paşa, çaresizlik içerisinde vaziyeti idare etmeye çalışıyordu. sy.83

OTUZ ÜÇÜNCÜ PAYLAŞIM / VAKTİNİZ BİZİM İÇİN DEĞERLİ

Rusların baskısı altında bunalan Sait Halim Paşa, Doğu Anadolu genel müfettişliğini İngilizlere vermeye dahi razıydı. Ancak, başka emeller peşinde koşan İngilizler, Osmanlıyı kalpaklı votka düşkünü Rusların pençesi altında ezmeyi düşünüyordu.

Rus maslahatgüzarı Konstantin Gulkeviç ile Sait Halim Paşa arasında yapılan anlaşma koca devlet için bir utanç vesikasıydı.

Buna göre, yabancı iki müfettiş Anadolu ve Karadeniz’deki bazı illerde adli ve idare işlerde yetkili olarak askeri polis ve jandarmayı teftiş edebilecekti. İstedikleri memurları azledip veya kanuna göre cezalandırabileceklerdi…

Hatta memurların tayin konusunda dahi yetki sahibi olacaklardı.

Munis Bey, üzüntüye gark olmuştu. Çoğu yabancı ülkelerin finansörlüğünde yayımlanan gazete ve dergilerden okudukları ve bürokratlardan duydukları iç açıcı değildi.

Vapurun önünde, arkasında, kaptan dairesinin tepesinde önlerine atılan kırıntıları kapmak için süzülen martıları izledi.

Yaşlı, çocuk, kadın nice Per perişan vaziyetteki insanların haline üzülüyordu. Yakınları katledilmiş, yurtlarını ve yuvalarını terk edip İstanbul’a gelmişlerdi. Göğsü inip kalkıyordu. İç geçirdi.

“Ah, bir vakitler zaferlerin, fetihlerin ve kutlamaların başkenti olan koca İstanbul, şimdi yenilenlerin, ezilenlerin, sürülenlerin mekânı haline geldin”

Gözlerini yukarıya diken Munis Bey dua okudu…

Kapkara günlere gebe olan İstanbul’un tavanı gri bulutlarla örtülüyordu. Yüzleri solgunlaşmış insanların gözlerinin de feri gitmişti. Önüne düşmüş bakışlar uzun uzun bir noktaya odaklanıyordu. Herkes düşünceli, üzgün, yılgın ve gelecekten ümitsizdi.

Bu sırada vapurun yanından geçen birkaç kayıktan cümbüş sesleri yükseliyordu. Çevresi çiçeklerle bezeli ışıl ışıl parlayan vapurlar adeta yüzen eğlence yeri gibiydi. …Varlıklı ve mutlu azınlık temsilcileri insanların hüznüne inat kahkaha patlatıyorlardı. Hal öyle bir ciddiyetsizlik almıştı ki, İstanbul Muhafızlığı yabancıların kılına dahi dokunamıyordu. “Eğlenmek hakkımız” diyen yabancı temsilcilik üyeleri, tüccarlar ve bürokratlar yürek yarıyorlardı.

Tabii, bu kayıklardan birinde de yabancıların ahbaplığını yapan Galata eşrafı da bulunuyordu. Kayıklar sıra ile Yeniköy, Ortaköy, Bebek’ten ardından Beykoz, Anadolu Hisarı, Çengelköy, Kanlıca’ ya kadar kıyı gezintisi yapıyordu. Kıyı şeridinde kümelenmiş yalılar adeta çiçek demeti gibi coşkulu görünüyordu. Kayık alemleri geç saatlere kadar sürerken mehtaplı gecelere kadar uzanıyordu. Gecenin karanlığını yaran yakamozlar arasında musiki notaları yükseliyordu… Balıkçı tekneleri de iskeleye yanaşmak üzere dalgalarla boğuşuyordu.

Tüm ahali gibi Munis Bey’in yüreğini de bir hınç ve hüzün sarmıştı. Ne diyeceğini bilemiyordu. Dili damağı kurumuş, yüreği ezilmiş, gönlü hüzne bulanmıştı.

Vapurda hareketlenme başlamıştı.

“Vapur iskeleye yanaşmıştı. Kimse kalmasın” diye bir ses duydu…

Deri evrak çantasını sımsıkı tutuyordu. İskeleye adım atmak için sabırsızlanıyordu. Ancak önünde insanlar küçük adımlarla birbirini takip ediyordu.

Kalabalığın önünde ilerlerken caminin önündeki merdivenlerde oturan yüzü kırışık bir kadın dikkatini çekmişti. Kucağındaki çocuğu ile birlikte durumu içler acısıydı. Hemen yanında birkaç eşyasının bulunduğu bohçası duruyordu. Yüreği burkulmuştu. Yanına yaklaştı ve selam verdi. Gözlerinde yaşam kırıntısı bile kalmamış kadın, hiç cevap vermedi. Munis Bey, bunun üzerine hemen ötedeki yaşlı adamın yanına geçti.

“Selamünaleyküm” diyerek selam verdi. Adam, yerden başını kaldırıp Munis Bey’e gözlerini dikmişti…

“Aleykümselâm Efendi”

“Nereden göçtünüz?”

İçini çeken adam kırık lehçesiyle konuştu:

“Makedonya’dan”

Gözünü adamın çevresindekilerin üzerinde gezdiren Munis Bey, tekrar sordu: “Kaç kişi geldiniz?”

Yüzünü hiç çevirmeyen adam, “Evladım çok büyük cefalar çektik. Osmanlı ecdadı olduğumuz için bize yapmadıklarını bırakmadılar. İçlerinde yüzlerce yıl biriktirdikleri kini kustular. Yunan ve Bulgar kâfiri tüm Müslümanları önüne kattı. Acımadı. Yaşlı, kadın, çocuk ayırt etmedi. Ben de hanım ve şu yavrucak torunumla birlikte güçlükle ulaşabildim. Öleceğimi sanıyordum. Yol boyunca toprakla teyemmüm ettim. Namaza durdum. Dua yaptım. Rabbim, ‘şu yavrucağı ve eşime güvenli bir yer bulana kadar yaşamama izin ver’, dedim. Hamdolsun, sağ salım gelebildik.” sy.86

OTUZ DÖRDÜNCÜ PAYLAŞIM / VAKTİNİZ BİZİM İÇİN DEĞERLİ

Gözünde yaş biriken Munis Bey, artık geride kalan evlatlarını ve diğer yakınlarını sormak dahi istememişti… Tahmin etmek de zor değildi.

“Yüce Allah yardımcınız olacaktır. Merak etmeyin” dedi ve ayaklandı. Daha sonra sokak aralarında zor şartlarda bulunan göçmenlerin iaşesi ve güvenliğiyle ilgilenen askerlerin fedakârca çalışmalarını izledi.  Sonra yine adama dönerek, “Dedeciğim, inşallah sizleri en kısa sürede bir yerlere yerleştirecekler. Merak etmeyin. Devletimiz sizi asla yalnız bırakmayacaktır. Sizi en iyi şekilde ve şefkatle sarıp sarmalayacaktır.”

Elini havaya kaldırarak dua yapan adam; “Evlat, Allah hepimizin yardımcısı olsun. Bizim de ana vatanımız burasıdır. Kader böyle yazmış. Talihimizde bu günleri yaşamak varmış. Oğlumu ve gelinimi katlettiler. Eşkıyalar köyleri ateş topuna çevirdiler. Ecdadımızın yaptığı tüm iyiliklerin karşılığı bize ceza olarak döndü. Ne yaparsın, öz ağlar, öz ağlamasa göz ağlar…” Yaşlı adam daha sonra hasırlı parmaklarıyla gözünün yaşını sildi.

Munis Bey bunun üzerine, “Allah büyüktür. Hiç ümidini kesme. Bu günler de geçecek” dedi.

Buna karşın yaşlı adam başını iki yana ümitsizce salladı.

 “Evladım bakacağız İnşallah” diye kırık bir sesle karşılık verdi.

Munis Bey ayrılırken yeniden solgun yüzlü biçare yaşlı kadın ile kucağında uyuyan minik yavruya merhamet ve şefkatle göz attı. Bacakları ipince ve karnı kocamandı. Açlıktan yüzleri solmuştu.

Bir askerin yanına varan Munis Bey kendini tanıttıktan sonra yaşlı karı koca ile ilgilenmesini istedi…

Bulgarların ve Yunanlıların katliamından ve zulmünden kurtulmak için yerini yurdunu terk edip bohçalarıyla İstanbul’a ulaşan bu insanların hali yürek parçalıyordu. Ara sokaklardaki küçük oda ve sundurmaları bulunan eğitim yuvaları ile aşhaneler Balkan göçmeni kaynıyordu. Yapış yapış olan kirli saçları bitlenmişti. Üstüne üstlük salgın hastalık kırıp geçiyordu. Hemşireler canhıraş onlarla ilgileniyordu. Çıbanlara ve irin yuvası yaralara merhem yetiştirmeye çalışıyorlardı. Durumu ağır olanlar da tıbbi müdahale için Paşakapısı’nda bulunan Hilal-i Ahmer’e gönderiliyordu. Zemindeki halıların veya toprak zeminin üzerine uzanan hastalar, burada tedaviye alınıyorlardı. Bitkin düşmüş yaşlılar ve çocuklar tüm çabalara rağmen yaşama tutunamayarak gözlerini ilelebet yumuyordu.  

Duvar kenarlarındaki kanepenin üzerinde battaniye, yastık, çarşaf. yatak, minder, yatak örtüsü gibi ihtiyaç malzemeleri yığılı vaziyette duruyordu.

Yeniden yokuş yukarı küçük adımlarla yürümeye koyulan Munis Bey, raflarını top kumaşların süslediği dükkânlar, önünü tohum ve baharat çuvallarının işgal ettiği aktarlar ile lokanta ve berberlerin önünden geçti. En yukarıya ulaştığında kulağına bir ses çalındı.

“Efendi biraz durur musunuz? Efendi!”

Bu ses üzerine ani bir dönüş yapan Munis Bey, kendisine seslenin kişinin köle tüccarı Zabit olduğunu fark etti.

Bir anda yüzü asılmış rengi kaçmıştı. İlk başta ne diyeceğini bilemedi. Başını topladıktan sonra konuştu.

Adama, “Söyle yine ne istiyorsun?” diye sert şekilde sordu.

Boynunu kıran adam yılışık şekilde birkaç adım daha atarak yanına yaklaştı…

Munis Bey de elini beline doğru indirmişti.

“Şey, biliyor musun, birkaç katil kılıklı adam bana gelip seni sordu”

Dikkatlice adama bakan Munis Bey, “Niçin?”

“Seni tanıyıp tanımadıklarımı sordular. Ben de tanımadığımı söyledim” sy. 89

OTUZ BEŞİNCİ PAYLAŞIM / VAKTİNİZ BİZİM İÇİN DEĞERLİ

Düzenbaz adamın sözlerine inanmayan Munis Bey içinden, “Benden bir şeyle koparmak mı istiyor?” diye şüpheye düşmüştü.

“Bu adamları daha önce gördün mü?”

“Yok, Efendi ilk kez karşılaşıyorum. Şey dedim ki…”

“Ne dedin?”

“Hani o gün sizi rahatsız eden eşkıyanın yakınları olmasın?

Munis Bey ciddileşmişti. Parmağını dudağında gezdirdi. Yere bakarak düşünceye daldı. Ardından, “Olabilir. Neyse duruma bakacağız” dedikten sonra yoluna koyuldu.

Adam da bu sırada arkasından seslendi: “Aman Efendi ne olur dikkatli olun”

SEKİZ

Devlet dairesi her zaman olduğu gibi yoğun bir gün yaşıyordu. Elinde evraklar fesli, fötr şapkalı, sarıklı, çıplak başlı insanlar el kol hareketleri yaparak hararetli sohbet ediyorlardı. Munis Bey, düşünceliydi. İngilizlerle, İspanyollarla, Portekizlilerle gizli bağlantıları ve ortaklıkları bulunan deniz aşırı şirketlerin sahipleri Bab-ı Ali’yi adeta kuşatma altına almışlardı. Bu durum tüm bürokratların canını sıkıyordu. Bu sıkıntılar hat safhaya ulaşmıştı. Hatta Cemal Paşa’nın peşinde olduğu ve birçok suikast ile alengirli işlere karıştığı bilinen Prens Sebahattin’i bir türlü ele geçiremediğini bilmeyen yoktu. Sebebi ise gizli güçlerle ve örgütlerle bağlantısı bilinen Talat Paşa’nın onu kollamasıydı. Ne zaman ele geçecek hamlede bulunulsa Talat Paşa kendisini uyararak uzaklaşmasını, kaçmasını ve gizlenmesini sağlıyordu. Bunu devletin derin kademelerinde bilmeyen yoktu…

Divan-ı Harp’te yargılanması kesin olan birçok kalburlu isimler adeta sırra kadem basmıştı. Polis ve jandarma bu kişilerin yabancı misyon şefleri, konsolosluk görevlileri ve büyükelçilikler tarafından kollandığını biliyorlardı. Çaresizce eli kolu bağlı bekliyorlardı. 

Munis Bey, karmaşık duygular yaşıyordu. Çalışma odasına geçti. Masasında ciltlerce dosya onu bekliyordu. Sandalyesine oturur oturmaz Halim elinde fincan ile geldi.

“Oh Halim gel. Seni görmek ne güzel”

Adamın dudakları kıpırdadı. “Aman Efendim ben de ben de…”

“Halim, bu dosyalar niye birikti?”

Parmaklarını sayfalar arasında gezdiren adam, “Efendim son operasyon sonrasında polisler o kadar çok dosya getirdiler ki… Taşı taşı bitmiyor”

Çayından bir yudum alan Munis Bey, “Hım, tahmin etmeliydim” diye mırıldandı.

 Ayakta dururken adeta sıkışmış gibi kıvranan adam, söze nasıl başlayacağını bilmiyordu.

Ağzındaki baklayı çıkarttı. “Efendim, şu Samuel başımıza çok büyük belalar açacak”

Kaşlarını kaldıran Munis Bey, “Niçin?”

Elini dosyanın üzerine bırakan adam, “Şu en tepedeki dosya onun hırsızlıklarının belgeleri”

Yüzüne gülümseme çöken adam şenlenmişti. Sesi daha bir gür çıktı.

“Ya öyle mi? Çok iyi, nefis!” dedi.

Samuel’in şirketine ait dosyaları önüne alan Munis Bey, yuvarlak küçük gözlüklerini taktı. Beyaz sayfaların üzerindeki siyah harfleri incelemeye başladı…

Durdu ve aniden, “Vay vay vay… Şu hale bak. Bu adam asılmayı hak etmiyor mu?” diye sordu.

Başını eğen Halim, “Haklısınız” dedi.

Munis Bey devam etti: “Bak Halim, Tebriz’den, Şam’dan, Kahire’den kaçak olarak yurda sokulan tütünlerin belgeleri. Bak şu sayfada da izinsiz silah taşımacılığı ile ilgili bilgiler var. Yine bak şu sayfada da insan kaçakçılığı…”

“Efendim bu adamın yaptığını başka bir kul yapsaydı çoktan idam edilmişti!

“Haklısın hem de köküne kadar haklısın”

Ellerini ovuşturan Munis Bey, “Çok güzel. Bu alçak artık kapana kapılmıştır. Kaçacak delik dahi bulamayacak!” dedi. sy.92

OTUZ ALTINCI PAYLAŞIM / HEYECANINIZ KATLANIYOR…

Halim, “Efendim bu adamla ilgili neler hissettiğinizi anlayabiliyorum. Biraz daha açabilir misiniz?” diye sormaktan geri kalmamıştı…

Zeki gözlerini adama diken adam, “Bak, Munis bu adam kendi düşüncelerine âşık bir adam. Başkasının duygusuna ve düşüncesine asla ehemmiyet vermiyor. Çünkü öyle alışmış. Eğer ki geri çekilirsek veya geri adam atarsak bu Devlet-i Ali için büyük bir yıkım olur! Bu alçakların önünü alamayız. Bir adım dahi geri attığımızı hissettiği vakit üzerimize gelecektir. Çünkü bizi güçsüz, sünepe ve yetkisiz olarak bilecektir. Yaptığı kocaman pis işleri basitleştirmeye çalışacaktır. Tam bir alçak!”

Gözleri dolan Halim, duygulanmıştı.

“Haklısınız, çok haklısınız” diye fısıldadı…

Yüzü ciddileşen Halim, fincandaki çayın kalanını da yudumlayan Munis Bey’e, “Bu dosyaları ne yamamı istersiniz?” diye sordu.

Munis Bey, “Ben hepsini tek tek inceleyeceğim. Rapor hazırlayacağım. Ardından adli makamlara sevk ederiz” dedi.

“İki elini önünde birleştiren adam, “Tamam Efendim. Siz tamam dediğiniz vakit dosyaları alıp adli mercilere götürürüm…” dedi ve odadan çıktı.

O çıkar çıkmaz Munis Bey, adeta dosyaların içine gömüldü. Başladı tek tek incelemeye. Rakamları, beyanatları, ithal edilen ve ihraç edilen ürünleri tek tek ve kalem kalem ele aldı…

Fincanın biri gidiyor, diğeri geliyordu…

Masanın üzerine dosyalar yayılmıştı. Çoğunluğunun üzerinde Samuel Morton ismi yazılıydı. Yanında da sahibi olduğu şirketlerin İngilizce ve Fransızca isimleri vardı.

Munis Bey, masasındaki dosyaları tasnif etmişti. Polisten gelenler, jandarmadan gelenler ve gümrükten gelenler diye ayırmıştı. 

Diğer bir tasnifi ise taşınan mallarla ilgili yapmıştı. Kahire’den buğday, Tebriz’den kıyafet ve Hindistan’dan da baharat getirildiği beyan ediliyordu. Gemilerde, trenlerde ve depolarda ele geçirilen ürünlerle ilgili hazırlanan güvenlik raporlarını taradı.

Samuel’in her türlü pis işin içerisinde olduğunu düşünüyordu. Ancak, bu kadar yıl koca devletin güvenliğini nasıl atlatabilmişti? Aklını birçok soru kurcalıyordu.

Devletin polisi ile gümrük memurlarının gözünden kaçması mümkün değildi! İyice kuşkulanmaya başlamıştı. Başını kaldırıp camdan dışarı baktı. Hava kararmak üzereydi. Vapuru kaçırmak istemiyordu. Halim’e seslendi…

Adam, bir nefeste yanına varmıştı. Kâh külü alnına düşmüştü. Yüzü kızarmış gözlerinin altı şişmişti.

“Sen de yorulmuşsun. Bu kadar güvenlik baskınları yapılıyor, Hepsini kısa sürede çözüme kavuşturmamız mümkün değil. Sen de evine git artık”

Adam kısık sesiyle, “Haklısınız efendim” diye başını eğdi. Bu sırada Munis Bey önemli birkaç evrakı çantasının iç ceplerine yerleştiriyordu.

“Halim, şu Samuel denen alçak devletimizin kanunlarını hiçe saymayı huy edinmiş. Onun hıyanet içerisinde olduğunu düşünüyorum” dedi. sy. 95

OTUZ YEDİNCİ PAYLAŞIM / HER PAYLAŞIMLA HEYECANINIZ KATMERLENİYOR

Halim’in göz bebekleri irileşmişti… Kekeleyerek sordu: “Efendim, nasıl yani?”

“Halim, bu iş çok büyük bir iş. İçerisinde büyük devletlerin büyükelçileri, ataşeleri dahi olabilir. Bu yüzden işi çok sıkı tutuyorum. Bu evrakları çok ayrıntılı inceleyeceğim. Bu yüzden evimde de incelemelerimi sürdüreceğim”

Halim, eliyle kâkülünü düzeltirken, “Haklısınız Efendim. Ancak, bugüne kadar bir şey çıkarmadığına göre büyük bir organizasyon içinde oldukları şüpheli değil mi?”

İki elini açarak önündeki masanın üzerine bırakan Munis Efendi, “Halim, bu adamların bu güne kadar yaş tahtaya basmamalarının sebebi arkalarında çok etkili güçler olduğunun ispatı değil mi?

Oda bir süre sessizliğe gömüldü. Munis Bey, ayağa kalktı. Elini alnına götürdü.

“Ha aklıma gelmişken şu baskınları düzenleyen Rahmi Yüzbaşı’dan bana bir takım evraklar gelecekti”

Bir anda sersemleşen Halim, kabahat işlemiş gibi geri çekildi. “Ha Efendim, nasıl da unuttum. O evraklar henüz yeni geldi. Hemen getireyim” der demez kapıya yöneldi.

“Oh çok iyi. Hemen, derhal hepsini istiyorum” diye sesini yükselten Munis Bey bir coşku yaşamaya başlamıştı.

İki elini birbirine vurdu…

Gözlerini kısarak camdan dışarıyı izlemeye başlamıştı. Boynunu salladı.

“Seni adi herif. Şu raporları da bir inceleyeceğim. Eğer tahmin ettiğim gibi çıkarsa benden çekeceğin var”

Bu sırada yükselen ayak seslerini duyar duymaz vücudunu çevirdi.

“Hah Halim, yaşa sen. Hemen ver bana” diye heyecanla evrak dolu çantayı kaptı.

Ardından, eteği dizlerine kadar uzanan siyah ceketini sırtına geçiren Munis Bey, aceleyle çıkmak için hamle yaptı.

“Vapuru kaçırırsam geceyi çalışma ofisimde geçirebilirim” dedi ve merdivenlerden inmeye başladı…

Munis Bey, hızlı adımlarla Eminönü’ne doğru inerken Halim de evrak ve dosya arşivine inmişti. Buradaki bir dolu evrakı inceleyen adam, birkaç tanesini katladı ve göğüs cebine yerleştirdi. Ardından büyük bir tedirginlik içerisinde binayı terk etti.   

Galata’daki görkemli taş binanın girişinde silahlı iki adam giriş çıkışı kontrol ediyordu. Telaşlı ve hızlı adımlarla kapıya yanaşan bir adamın başındaki fes düşmek üzereydi. Çarçabuk içeri girmek ister gibi davranıyordu. Kalın bıyıklısı, “O Halim Efendimiz gelmişler. Hoş gelmişler”

Eliyle adamı selamlayan adam hiç duraksamaksızın binadan içeri dalmıştı. Güvenlik, Halim’i asla durdurmuyordu. Adeta şirketin önemli bir amiri gibi davranılıyordu.

Bir an geri dönen Halim, “Büyük insan içeride mi?”

Gülümseyen adam, “Çoktan geldi” diye cevapladı. Merdivenlerin üzerinde hızla zıplayan adam bir süre sonra kendisini sekreterin masasının önünde bulmuştu. Nefes nefese kalmıştı. Fesini eline aldı. Elinin ayasıyla alnındaki teri sildi. Uzun boylu, küçük gözlü zayıf sekreter, “Halim Bey gelmişler. Hoş geldiniz. Yine endişe ve korku dolu bakıyorsunuz”

Eliyle ters bir hareket yapan Halim, “Fazla konuşma da vakit geçirmeden içeri girmem lazım. Büyük adama geldiğimizi haber verir misin?” sy.97

OTUZ SEKİZİNCİ PAYLAŞIM / HEYECANINIZ KATMERLENİYOR

İşin ciddiyetini anlayan sekreterin yüzü gerilmişti. Durumun çok ciddi olduğunu anlamakta gecikmemişti. Bir süre sonra duvarın ortasını kaplayan ahşap kapıyı tıklattı ve içeri girdi. Birkaç saniye sonra çıktı ve eliyle Halim’i araladığı kapıdan giriş yapması için davet etti.

Halim girer girmez içeriden bir ses duyuldu:

“Tamam, evladım bize kahve gönder. Köpüklü ve az şekerli olsun”

Saygıyla ince boynunu büken sekreter, “Tamam Beyefendi hemen” dedi ve çıktı.

Tilki gözlerini kısan Samuel Efendi, pos bıyıklarının altından gülümseyerek, “O Halim hoş geldin” diyerek elini uzattı. Saygıyla adamın elini tutan Halim, “Efendi Hazretleri bu kez durum ciddi” dedi.

Yuvarlak, renkli gözleri ışıldayan adam, “Ya öyle mi? Tamam geç otur anlat bakalım” diyerek deri koltuğu işaret etti.

Elindeki dosyayı adamın masasına bırakan Halim, “Ah, Efendi Hazretleri iş gerçekten çok sıkıntılı olmaya başladı”

“Pek tabi ki biliyorum Halim!Asker ve polisler depomuzu ve gemilerimizi bastılar. Tüm mallarımıza el koydular. Lakin çok büyük hata yaptıklarını mutlaka anlayacaklar. Şu İstanbul Muhafızı Cemal Paşa bize büyük sıkıntılar yaşattı. Onun ekibi de aynı şekilde bizi sıkıştırıyor. Ancak, bir şey yapmaları mümkün değil”

İki puro yakan adam birisini dudağına sıkıştırırken, diğerini Halim’e uzattı. Nihayet bir süre sonra kahveleri de gelmişti. Küçük küçük köpükler fincana ayrı bir zarafet katıyordu.

“Efendi, bildiğiniz gibi değil artık evrakları kaybetmek, yok etmek veya küflenmek üzere bir tarafa terk etmek için çok büyük cesaret sergilemem gerekiyor. Munis Bey geldikten sonra amirliğimizin eski havası değişti. Adam nefes aldırmıyor. Tüm evrakları tek tek inceliyor. Geçmişte polis amirliği de yaptığı için korkusuz davranıyor”

Puronun dumanını kalın dudaklarıyla oval şekiller halinde havaya püskürten adam, Halim’i dikkatle dinliyordu. Kahvesinden de bir yudum aldıktan sonra araya girdi:

“Bak Halim ben sana güveniyorum. Sen yaptıklarının karşılığını fazlasıyla alıyorsun. Eğer korkuyorum, ben bu işte yokum diyorsan, sen bilirsin”

Bir anda yüzü küçülen Halim ayrı bir kimliğe bürünmüştü.  Biliyordu ki, bu hinoğlu hin onu vatana ihanetten yargılanacak bilgi ve belgelere sahipti. Birkaçı dahi ortaya döküldüğü vakit kendisini Beyazıt Meydanı’nda sallanırken bulabilirdi. Hem de baş aşağı…

“Aman Efendim, tabii ki her zaman emrinizdeyim. Lakin bir an önce bu Munis Bey’i hal yoluna bakmalısınız. Yoksa…”

“Yoksa ne olur?”

“Efendim, adam her evrakı didik didik inceliyor”

Aniden duraksayan Halim, kelimelerini daha da keskinleştirmek için nefes aldı ve devam etti:

“Hatta arşivden bazı evrakları bile istedi. Bu akşam evine götürdü. İncelemelerine orada devam edeceğini söyledi”

Koltuğundan ayağa kalkan Samuel, pencereye doğru yürüdü. Camın kenarında omzunu duvara yaslayarak bir müddet bekledi.

“Uzun uzun düşündü…” Bir şey söylemeden dinledi.

Halim konuşmasını sürdürüyordu. Her bir kelime Samuel’in tüm sırlarına vakıf bir insanın dilinden dökülüyordu. Tehlikenin büyüdüğünü hissediyordu. Sözcükler adeta taş duvarlara çarpıp kulaklarını tırmalıyordu. Oğlu ve birkaç çalışanı hala mahpushanede tutuluyordu. İngiliz Ataşeliğindeki ortakları onları kurtarmak için Sadaret nezdinde girişimlere başlamışlardı. Üstüne üstlük bir de vergi kaçırma, silah ve insan kaçakçılığı gibi ticari sırlarına vakıf bir insanın tedirgin davranışlarıyla karşı karşıya kalmıştı. sy.100

OTUZ DOKUZUNCU PAYLAŞIM / HEYECANINIZ KATMERLENİYOR

Yerine dönerken aniden kapı açıldı. İçeriye oğlu Victor ve sadık çalışanı Mahir girmişti. Bir an sevinçle iki kolunu irice açan adam kendisine doğru yaklaşan oğluna sımsıkı sarıldı.

“Oğlu çocuklar gibi başını omzuna yasladı ve hıçkırarak ağlamaya başlamıştı”

Eliyle oğlunun saçlarını okşadı.

“Vah benim yavrum vah”

“Babacığım çok korktum. Geceleri soğuk hücrede, yerde uyuttular. Gözüme uyku girmedi”

Dudaklarından fısıldar gibi kelimeler döküldü:

“Sana bunu yapanlardan hesabını soracağım. Elimden kurtulamayacaklar. Onları pişman edeceğim”

Oğlunu Halim’in yanındaki koltuğa bırakan adam daha sonra Mahir’e sarıldı.

Adam perişan vaziyetteydi. “Ah, Efendim bir bilseniz ne hallere düşürdüklerini?”

“Biliyorum hepsini biliyorum. Sabırlı olun”

Adam devam etti: “Seninle ilgili sorular sordular. Ancak hiçbir şey söylemedik. Bilgimiz olmadığını söyledik”

Büyük bir gurur yaşayan Samuel, “Aslanlarım benim. Sizlerle gurur duyuyorum”

Bir süre sonra yüzünü Halim’e çeviren adam, “Halim görüyorsun değil mi? Bize neler yapıyorlar? Bunların hesabını soracağız. Sorumlularını haklayacağız. Sen eskisi gibi soğukkanlı şekilde çalışmana devam et”

Halim kendisini yola vuran adamın yanında dururken, oğluna ve Mahir’e geçmiş olsun, dedi. 

Samuel, omzuna kadar gelen adama bakarak, “Ha sekreterime söyle sana bir miktar para versin” dedi. Yüreği kıpır kıpır olan Halim, “Emredersiniz. Efendim, merak etmeyiniz inşallah işler yoluna girecektir” diye güvenli konuştu. Adam onu uğurladı:

 “Biliyorum. Sana güveniyorum. Hadi dikkatli ol”

Yüreği kine gözleri kana bulanmışçasına öfkelenen adam gizli odasına geçti. Oradaki ikonaya doğru yaklaştı. Dizleri üzerine çöktükten sonra gözlerini yumarak saygılı şekilde istavroz çıkardı. Ardından ahşap ceviz ağacından yapılmış küçük sehpanın üzerindeki buğday ekmeğinden bir parça aldı ve şaraba bandıktan sonra yemeye başladı. Birkaç dakika sonra çöktüğü yerden kalktı. Siniri bir türlü geçmiyordu. Ruhani ortamda bile ağzına geleni saymayı sürdürüyordu. sy.103

KIRKINCI PAYLAŞIM / HEYECANINIZ KATMERLENİYOR

BÖLÜM DOKUZ

Şirket-i Hayriye’nin yandan çarklı vapurları ile pervaneli vapurları karşılıklı selamlaşıyordu. Bu sırada lodos öylesine etkili oluyordu ki, yandan çarklı vapur ilerlerken kocaman beyaz köpükler yükseliyordu. Bu sırada martı çığlıkları kulakları tırmalıyordu.

Vapurda haremlik selamlık arasına çekilen kocaman iri perde rüzgârın her çarpışında diş gıcırtısına sebep oluyordu. İnsanlar kulaktozuna şamar yemiş gibi oluyordu. Munis Bey, hizmete sunulduğu günden bu yana beğeni gören pervaneli vapurla seyahat ediyordu. Son vapura adeta bir adım zıplayarak yetişmişti…

Pervaneli vapur yanından geçen ve son demlerini yaşayan yandan çarklı vapurla eğleniyor gibiydi. Vapurun yanından yükselen iri dalgalar şiddetli lodosun da etkisiyle yandan çarklı vapuru feci şekilde sarsıyordu. Bayanların koruk dolu çığlıkları martılarınkine karışıyordu…

Munis Bey, elindeki dosyaları irdelemekle meşguldü. Ne dipten dibe Akdeniz ile Karadeniz’in suyunu birbiriyle karıştıracak kadar şiddetli esen lodos, ne vapurların savaşı ne de martıların çığlığını fark edecek durumda değildi.

Her bir evrakı okudukça renkten renge giriyordu.

Beynine kan fışkırıyordu. Tam bir konuda neticeye ulaşacakken, bir boşluk oluşuyordu. Anlıyordu ki, gerekli evraklar arasında eksikler vardı. Gümrüğe bildirilen ithal ürünlerin giriş ve piyasaya sürülmesi sırasında işlenmesi gereken envanter bilgilerinde büyük tezatlar bulunuyordu.

“Yahu, bir ton buğdaya bu kadar çok para niçin verilmiş olabilir? Bu fiyatlar büyük ihtimalle şişirilmiş fiyatlar. Devletten rakam kaçırıyorlar. Getirilen ürünlerin ne olduğu da meçhul!”

Samuel’in şirketinin zikzak çizen rotası da dikkatini çekiyordu. Akdeniz’deki limanlardan gelen ticaret gemilerinin ticari kayıtları da birbirini tutmuyordu. Gemilerin Filistin üzerine yoğunlaşması da dikkatlerden kaçmamıştı. Mısır’dan gelen gemilerde buğday vardı ancak Şam ve Halep’ten de tonlarca tütün, kuru incir ve tütün gibi mahsul getiriliyordu. Munis Bey, 4. Ordunun görev yaptığı bu coğrafyadaki askerlerin büyük bir sıkıntı yaşadığını biliyordu. Harbiye Nazırı Enver Paşa’nın talimatıyla hareket ediyordu. Oralardan yüklü miktarlarda mahsul getirilmesine izin verilmiyordu. İngilizlere ve onlarla iş birliği yapan asilere karşı görev yapan Osmanlı askerlerinin de buğdaya ihtiyacı vardı. Büyük bir açlık ve sefalet içerisinde bulundukları biliniyordu. Oysa Samuel’in şirketine ait gemilerin ve trenlerin İstanbul’a getirdiği ürünler arasında bu kalemlerde bulunuyordu. Yine, bu ürünleri getiren vapurların Filistin ile Ürdün ile ticari ilişkilerini sıklaştırması da şüphe götürmez bir faaliyetti…

Bir dolu sorular Munis Bey’in beyninde gezinip duruyordu. Hepsi cevaba muhtaçtı. Ancak, bu cevapların yer aldığı evraklarda kuşkulu imzalar, bilgiler ve eksiklikler bulunuyordu. Bu sorunu çözmesi gerekiyordu.

Munis Bey’in kafası karışıktı. “Acaba?” diye düşünürken bir an da gözünde bir ışık parlamıştı. “Halim!”

Munis Bey, bu olup biten kuşkulu hareketlerin yıllardır bu kalemde görev yapan tecrübeli memur Halim’in gözünden kaçmasının imkânı olmadığını düşündü.

“Anlaşılan o ki, yarın Halim ile yoğun bir mesai yapacağım. Bana tüm evrakları getirerek izahatta bulunacak. Evrakların sahipleri, tarihleri, ürünler, gemilerin kayıtları, teslim edilen şirketler… Hepsini anlatacak”

Sahile yanaşan geminin dövdüğü dalgalardan nefis taze balık ve yosun kokusu yayıldı. Munis Bey, temiz havayı içine çekti.

İskeleye iner inmez kendisini bekleyen faytona binen Munis Bey, faytoncu ile memleket sorunları üzerine sohbet etti. Faytoncu da ülkenin gidişatından memnun olmadığını üstü örtülü de olsa anlatmaya çalışmıştı. Biraz boşboğazlık, biraz yarenlik biraz da ciddilik doluydu…

Nihayet biricik yuvasına varmıştı. Seyisin eline parayı tutuşturduktan sonra kapının tokmağına dokundu. Kapı açıldığında karşısında güler yüzlü Muhsin duruyordu.

Bu güzel sürprize şaşırmıştı.

“Muhsin evladım nasılsın?”

Başını saygıyla eğen çocuk, “Sağ olun efendim. İyiyim. Çantanızı alabilirim”

“Sağ ol evladım. Millet nerede?”

Eliyle kameriyeyi gösteren çocuk, “Oradalar” der demez eşi ve kızı hızlı adımlarla yanında bitmişlerdi. “Hoş geldin benim gül yüzlü beyim” diyen eşi elinden çantasını aldı”

“Babacığım hoş geldin” diyerek gülümseyen kızı da bir taraftan da Muhsin’e göz atıyordu.

Munis Bey’in yüzü parlamış gözleri açılmıştı. “Sağ olun. Hemen sofrayı hazırlayın birlikte yemek yiyelim” dedi.  Ardından konağın emektarı Seyit’i saygıyla selamlayan Munis Bey, “Büyüğüm benim bugün nasılsın?” diyerek hatırını sordu. 

Zayıf ve ince bedeniyle ayakta durmaya çalışan adam zoraki gülümseyerek, “Efendimiz hoş geldiniz. Sizi görmek benim için her gün ayrı bir bahtiyarlık oluyor” dedi. sy. 106

KIRK BİRİNCİ PAYLAŞIM / HEYECAN KUTSAL TOPRAKLARA UZANIYOR

Uzanarak adamın elini tutan Munis Bey, dudaklarına götürdü ve öptü.

“Ben de büyüğüm ben de”

Adam, yaşlı büyüğüne babasından kendisine kalan tüm nasihatleri dikkate alarak davranıyordu.  Saygı ve sevgi doluydu…

Gece vakti cırcır böceklerinin aralıksız devam eden sesi, yaprakları kıpırdatan rüzgâr esintisi ve etli yemeğin kokusu tam bir keyif ortamı sunuyordu.

Genç kız, annesinin yanında oturan delikanlıya seslenerek, “Muhsin biraz ekmek verir misin?”

Delikanlı hala üzerindeki çekingenliği ve utangaçlığı atamamıştı. Az Türkçe bilmesine rağmen küçük Hanımefendi’nin, eliyle işaret ettiği sepete elini uzatmıştı. Ekmekten bir dilim alan çocuk, eline bıraktı. Gençliğe adım atan kız ile oğlanın birbirlerine karşı sıcaklığı Munis Bey’i şaşırtmıştı. Bu sırada eşinin yüz ifadesini dikkatle takibe eden Müzeyyen Hanım, göz kırparak ortamı bozmamasını istedi.

Kadın da, delikanlının yüzüne has gülüşünden etkilenmişti. Onun temiz ruhlu ve sıcakkanlı olduğunu düşündü. Evladı yerine koymak için çok sebep buluyordu. Bir de gülümserken kaslarının çekilmesiyle ortaya çıkan sempatik hareketleri…

Evladının da güvenecekleri iyi bir kardeş sahibi olduğuna inanmaya başlamıştı.

Kadın derin düşüncelere dalıp giderken, eşi de başını hafifçe kıpırdatarak tepki vermemeye gayret gösterdi.

Tabaklardaki yemekler bitirildikten sonra masayı toplama vazifesi yine iki gence kalmıştı. Yaşlandıkça hareketleri ağırlaşan Seyit Efendi de çorbasını son kaşığına kadar ancak içebilmişti. Müzeyyen Hanım, kahve faslı başlar başlamaz eşinin yanına oturmuştu.

Elini tutarak, “Gördün mü birbirleriyle ne kadar güzel anlaşıyorlar. Muhsin çok temiz ve iyi kalpli bir çocuk. Kızımızı koruyor ve kolluyor. İnşallah ikisi de iki iyi kardeş olacaklar”

“Tabi Hatun, zaten olmuşlar bile…”

“İnşallah, Allah daim etsin”

Tam bu sırada eşinin elindeki dosyaları fark eden kadın, şaşırmıştı. Daha önceleri eve iş getirmediğini hatırladı.

“Munis, bu kâğıtlar ne?” diye sorunca adam, “Müzeyyen, bu kâğıtlar basit kâğıtlar değil. Hepsi çok önemli evrak. Memleket düşmanı bir tüccar var. Ülkemizin başına ne kadar bela geliyorsa bunun gibi adamlar yüzünden geliyor” diye izahta bulundu.

Eşi kaşlarını kaldırarak gözünü evrakların üzerinde gezdirdi.

“Nasıl belalar?”

“Ah hem de ne belalar. Bu hain adam her türlü pisliği çekip çeviriyor. Ancak en büyük şüphem bu adamın Filistin ile yakından ilgilenmesi…”

“Nasıl yani?”

“Hatun, ta Sultan Abdülhamit döneminden bu yana şu Yahudiler Filistin topraklarıyla çok yakından ilgileniyorlar. Perdeypey oraya yerleştiler. İttihat Terakki döneminde de göç edip gelen Yahudi kabilelerin sayısı az değil. Bu kadar yoğun göçün bir amacı olmalı. Sanki?”

Eşinin duraksamasından faydalanan kadın araya girerek, “Sanki ne Munis?” diye sordu.

Adam, “Biliyorsun, Bab-ı Ali’de tanıdıklarım var. 4.Ordu Komutanlığı orada teyakkuzda. Lakin İngilizlerin, o bölgeye yönelik gizli çalışmalar yaptığını söylüyorlar. Bazı Arap isyancılarla işbirliği içindeymişler. Silah, para, vaat her şey var. Aptallar, sinsi ve kurnaz İngilizlerin kendilerini kandırdıklarını bilebilecek durumda değiller?”

“Niçin bilemiyorlar?”

Kahvesinden birkaç yudum alan adam, “Ah, Müzeyyen adamlara, “Sizi Osmanlı esaretinden kurtaracağız. Kendi devletinizi yöneteceksiniz. Zengin olacaksınız” diyerek cesaretlendiriyorlarmış. Bu gidişin sonu nereye varır bilemiyoruz? İstanbul’da zorunlu ikamet eden Şerif Hüseyin ile oğulları baş şüpheli…”

Elini tahtaya vuran kadın, “Ah, Allah korusun” sy.109

KIRK İKİNCİ PAYLAŞIM / HEYECANINIZ ARTIYOR

Kadın yeniden dosyalara gözünü dikti. “Peki, bu evrakların onlarla ne bağlantısı var?”

Adam ciddileşmişti, “Hanım, bu adam sahtekârın sahtekârı. Her türlü ticaretten para kazanıyor. Bazı evrakları inceledim. Karaköy’e getirdiği malların çoğu mahsul. Yani, buğday. Halep ve çevresindeki çiftçilerden ucuza kapatmış. Oysa orada bizim askerlerimiz İngilizlere karşı savaşıyor. Onların da tahıla ihtiyacı var. Yasak olmasına rağmen adam yok fiyatına tarladan topladığı tüm mahsulü gemilerle getirip satabiliyor. Şu cesarete bakar mısın?”

Kadın yakından duymak istermişçesine boynunu eşine doğru uzattı, “Ah, Munis bu adam bu kadar suçu nasıl saklayabiliyor?”

Gülümseyen adam, “Sakalının altında!”

Bunun üzerine kendisiyle eğlendiğini düşündüğü eşine kaşlarını çatmıştı. Munis Bey, “Vallahi de doğru söylüyorum. Adama hiç kimse dokunamıyor. Payitaht, Sadaret Makamı, Dahiliye Nazırlığı … ”

Eşi tedirgin olmuştu. Gözlerini açmış eşinin yüzüne bakmıştı.

“Munis, sen bu adamların dosyalarına mı bakıyorsun?”

“Evet, Müzeyyen”

“Peki, sana zarar vermezler mi?”

“Korkma, hiçbir şeyler yapamazlar. Çünkü eğer delillere ulaşırsam hepsini ipte sallandıracağım”

Kadın eşinin elini sımsıkı tutarak, “Aman Munis, yapma Allah aşkına. Çok zor günlerden geçiyoruz. Şu an her yerde savaş halindeyiz. Bu adamlar tehlikeli gangsterlerle çalışıyorlardır. Allah muhafaza…”

“Hemen korkma. Ne yapabilirler? Devletimi korumak, milletimi kollamak bizim vazifemiz. Bu şarlatanlara meydanı bırakmayacağız. Evvel Allah!”

Kadın tedirgin olmuştu. Doğrulduktan sonra, “Munis ben uyumaya gidiyorum. Sen de erken yatmaya bak”

Eşinin elini öpen adam, “Tamam merak etme” diyerek uğurladı.

Bu sırada gözünün ucuyla bahçedeki masayı gözetleyen adam, Muhsin ile Nilüfer’i birlikte kitap okurken gördü. Hemen karşılarında anıt gibi duran Seyit Efendi de onları izliyordu… Sezdirmeden…”

Ertesi gün çok erkenden uyanan Munis Bey, namazını eda etmişti. Bahçeye adımını attığı vakit Muhsin ile göz göze gelmişti. Çocuk, kahvaltısını hazırlamıştı bile…

Geçip sandalyeye oturdu. Muhsin de porselen demlikten bardağa mis kokulu süt doldurdu. Ardından adamın önüne nazikçe bıraktı.

“Sağ ol evladım. Hadi karşıma otur sen de kahvaltını yap”

Bozuk Türkçeyle, kendisinin sonra yapacağını belirten Muhsin, ancak karşısına geçip oturmuştu.

Bir yandan tereyağlı ekmeğini dişleyen adam öte yandan sütünden yudum alıyordu. Diğer yandan da Muhsin’e bakıyordu.

“Muhsin, Türkçeyi çok çalış”

Dudağının kenarlarında gülücükler beliren çocuk, “tamam efendim” dedi ve başını öne eğdi.

Adam sağına soluna baktıktan sonra devam etti: “Bak evladım, ben yokken bu ev sana emanet. Kimsenin izinsiz içeri girmesine izin vermeyeceksin. Şüpheli kişiler görürsen bana haber ver”

Adamın güvenini kazanmanın verdiği güvenle yüzü daha da sevimli hale gelmişti. Önce söylediklerinin ne anlama geldiğini düşündü. Ardından, “Buraya gelenleri kontrol edeyim, öyle mi emrediyorsunuz, efendim” diye sordu.

Gülümseyen adam, “Evet aynen öyle. Sakın kapıyı açık bırakmayın. Ben çıktıktan sonra arkadan sürgüleyin”

“Tamam efendim. Merak etmeyin!” dedi. sy.112

KIRK ÜÇÜNCÜ PAYLAŞIM / HEYECAN HEYECANI KOVALIYOR

Bu sırada konuşmaları işiten Seyit Efendi de meraklanmıştı.

“Efendi Hazretleri kulak misafiri oldum, istemeden. Bağışlayın. Endişelenecek bir durum yok değil mi?” diye sordu.

Adam, “Ha, Seyit efendi senin gelmen de iyi oldu. Muhsin ile birlikte ev size emanet. İçer yabancı hiç kimseyi almayın. Tamam mı?”

Seyit Efendi, “Tamam” diyerek meraklı bakışını sürdürdü.

Adam meraklı bakışını fark edince, “Şey, bugünlerde bazı tüccarlara yönelik çalışmalar yapıyoruz. Gemilerine ve mallarına el konuyor. Bu yüzden dikkatli olmanızı istedim”

Kaşlarını kaldıran adam, “Tamam efendim.

“Aman, eşime ve kızıma çok dikkat edin. Hepinizi Allah’ıma emanet ediyorum” dedikten sonra ayağa kalkan adam kapıyı usulca çektikten sonra çıkıp gitti. Ardından sürgü sesi duyuldu…

Munis Bey, Cağaloğlu’ndan yokuş yukarı çıkıyordu. Bir eli ceketinin yan cebindeki silahındaydı. Muhsin’i ellerinden kurtardığı sivri bıyıklı, kabadayı kılıklı adamlar ile düzenbaz tüccardan çekinmeye başlamıştı.

Bu yüzden tedbiri asla elinden bırakmıyordu. Ara sıra çaktırmadan sağına ve soluna göz atıyordu.

Kalabalığın arasından bir kama, bıçak uzanır mıydı? Veya bir tabanca patlar mıydı?

Tam bu sırada karşıdan nefes nefese koşan birisini gördü. Yaklaşıyordu. Önünde, yanında, arkasında yürüyenler sağa sola kaçışıyordu. O, hedefteki kişinin kendisi olduğunu düşündü. Anında kaldırımın kenarındaki duvara sırtını yasladı ve silahını çekerek tetiğe bastı…

Adam, olduğu yere yığılıp kaldı. Bu sırada ardından iki şapkalı ve üniformalı polis önüne düşmüştü. Yerde yüzükoyun yatan adamın nabzına bakıyorlardı. Bu sırada çevredekiler adeta toz bulutu gibi savrulmuştu. Kaçışan kaçışana…

Dizleri üzerine çökmüş vaziyette duran polislerden birisi diğerine, “ölmüş” dedi. Kafasını kaldırıp elindeki silahını cebine yerleştirmeye çalışan Munis Bey’e baktı.

“Polis misin?”

Kendisini toparlayan ve pantolonunu temizleyen Munis Bey, “Hayır, memurum”

Munis Bey, sordu: “Bu kim?”

Adam kekeleyerek, “Şey, bu şu sahildeki depolarda görev yapan bir delikanlı. Operasyon yaptık. İçeridekileri gözaltına aldık. Bak bu hınzır geldiğimizi önceden fark edince kaçmaya çalıştı. Saatlerdir kovalıyoruz. Sokak sokak en izbe yerlerde dahi aradık. Nihayet tam burada kıstırdık. Tekme tokat giriştik. Ah, yine de ne yaptı etti elimizden sıyrılmayı başardı”

Bu sırada diğer polis alnındaki teri silerek, “Beyim, vallahi sabun gibi bir şey. Ele avuca gelmiyor!”

Diğer polis yerdeki deri çantayı alarak Munis Bey’e verdi.

“Teşekkür ediyorum. Bizi büyük bir sorumluluktan kurtardınız”

Gülümseyen Munis Bey, yakasını düzelttikten sonra son kez selamlaşarak olay yerinden hızlı adımlarla uzaklaştı. Tam birkaç adım atmıştı ki geri döndü, “Eğer bu konuda zabıt tutacaksanız vergi ve gümrük dairesine gelirsiniz. Paşaoğlu Munis Bey dediniz mi, beni bulursunuz” diyerek uyarıda bulundu.

Dizüstü nefesini toparlamaya çalışan polis, elini savurarak, “Tamam sabolun” diyerek önemli bir konu olmadığını belirtmek istermiş gibi yaptı.

Yolda yürürken içinden, “Allah’ın işine bak. Anlaşılan her yerde bu haylazlar karşımıza çıkacak?” diye geçirdi. 

Yağmur başlamıştı. Munis Bey’in uzun etekli ceketi ıslanmıştı. Fesi de adeta sünger gibi serinlemiş, yumuşamıştı. Merdivenleri üçer beşer aştıktan sonra koridorda önüne çıkan kalabalığın arasından sıyrılarak süratle odasına geçti. sy.115

KIRK DÖRDÜNCÜ PAYLAŞIM / HEYECANINIZ BÜYÜYOR

Açık kahverengi ahşap kapıyı araladı. İçeri girdi. Açık pencereden içeriye toprak, çiçek ve tohum kokusu dalmıştı. Temiz hava ciğerleri hoşnut ediyordu.

Masasına yöneldiği sandalyede oturmuş kahvesini yudumlayan Rahmi Yüzbaşı’yı görmüştü. Gülümseyerek ona doğru yaklaştı. Boyları birbirine yakındı. Gözleri aynı hizadaydı. Birbirlerine gülümseyerek merhabalaştılar.

“Yüzbaşım büyük bir sürpriz yaptınız”

“Efendim, öyle görünüyor ki size bolca sürpriz yapacağım”

“Aman Efendim her zaman bekleriz. Böyle sürprizlere can kurban”

Masaya göz gezdiren Munis Bey, askılığa ceketini ve fesini astı.

“Şey, Yüzbaşım fincanınızın dibi görünüyor. Hem bana hem sana birer kahve söyleyelim”

İtiraz etmeyen komutan, iki elini açarken kaşları yay halini aldı.

Kahveler yudumlanırken, Munis Bey de bir yandan yerine yerleşmeye çalışıyordu. Evrakları dikkatlice masasının önüne dizdi. Bu sırada içeriye Halim girmişti.

Yüzü sararmış, cildi yıpranmış ve gözleri donuklaşmıştı.

Munis Bey, “Ne o yıllanmış çınar rengin kaçık. Hasta mısın?” diye sorunca gözlerini camın kenarındaki çiçeklerde gezdiren adam, “Oh efendi gerçekten hava şiddetli soğuk oluyor. Özellikle geceleri denizden saldıran rüzgâr beni perişan etti. Sabaha kadar uyuyamadım.”

Yüzbaşıya göz atan Munis Bey, “geçmiş olsun” dedikten sonra, “Sağ ol Yüzbaşımızı en iyi şekilde ağırlamışsın” diye ekledi.

Bu sırada Yüzbaşı da gülümseyerek teşekkür etti.

Munis Bey, aynı odayı paylaştığı diğer iki amiri de selamlamayı unuttuğunu hatırladı. Onların da önünde dosyalar duvar gibi duruyordu. Selamlaştıktan sonra yeniden Rahmi Yüzbaşı’ya döndü. Bu sırada balkona çıkan kapıyı açarak Yüzbaşı’yı önden davet etti. Birlikte balkona çıkmışlardı. Ağaçların dallarından adeta yeşillik fışkırıyordu. Tertemiz deniz havası Topkapı Sarayı ile Sultanahmet Camisi tarafından akın ediyordu. Munis Bey, pırıl pırıl tertemiz havayı içine çekti.

“Oh mis gibi kokuyor”

Yüzbaşı hafif gülümsedi.

“E, Yüzbaşım gelişme var mı?”

“Hah, ben de tam bu konuyu açacaktım” diyerek söze girmek istedi. Bu sırada ayakta bekleyen Halim’e dönüp seslendi:

“Halim, tamam sen gidebilirsin”

Yüzü ciddileşen Yüzbaşı, Munis Bey’e bir evrak gösterdi.

Kâğıdı eline alan Munis Bey gözlüğünü taktıktan sonra dikkatlice incelemeye koyuldu. Gözlüğünü burnunun ucuna doğru çekti. Yazıları okumaya çalıştı.

Ne de olsa görmüş, geçirmiş yılların tecrübeli bürokratıydı. Odadaki gözlerin yuvasında nasıl döndüğünü bilecek kadar zekiydi.

Renk vermemeye çalıştı. Yanına gelen kişi önemli operasyonlara imza atan yüzbaşıydı… Bu yüzden mutlaka takip edildiklerini düşünüyordu.

Yüzbaşının evrakındaki bilgileri dikkatlice okuyan adam, bir süre sonra kendi masasına yöneldi. Eline birkaç kâğıt alıp geri döndü. Hepsi gizli ve önemli evraktı. Onları da aralarına kattı. Birbirleriyle derin bağlantısı olduğunu düşünüyordu.

Serinlik olması balkonun penceresini kapatıp yeniden odaya geçtiler. Odadaki kahve kokusu kâğıt kokusuna karışmıştı. Akın eden temiz hava birazcık kasveti dağıtmıştı.

Bu sırada yeniden odaya dönen Halim de adeta kasap dükkânına dadanmış kedi gibi masaları dolaşıyordu. Dosya bırakıp, başka dosyalar alıyordu. Tabi, göz bebekleriyle de Munis Bey’in masasını gözetim altında tutmayı sürdürüyordu. sy. 118

KIRK BEŞİNCİ PAYLAŞIM / HEYECANINIZ ARTIYOR

BÖLÜM ON

Yuvarlak ceviz masanın üzerinde adeta duman bulutu oluşmuştu. Pamuk yığınını hatırlatıyordu. Purolardan yükselen keskin koku bardaklardaki renkli içeceklerin kokusuna karışıyordu. Samuel’in dudakları kıpır kıpırdı. Göz kapakları titrekti. Tombul parmakları ile masayı tıklatıyordu. İçinde büyüttüğü hınç ve vahşi arzu kibrini alıp götürmüştü.

Onu tanıyanlar sinirli olduğunu idrak ediyorlardı. Bir gece karakolda mahpus kalan oğlu Victor ile Mahir’in yüzleri düşmüştü. Soğuk taşın üzerinde kalmış ve gözlerine uyku girmemişti. Günlerce tutulacakları korkusuyla dolu saatler geçirmişlerdi. Volkan patlatan dağlar gibi güvendikleri büyük patron Samuel’den ümitlerini kesmek üzereydiler. Paralarının, mallarının ve gümrükteki işlerinin kolaylaşması karşılığı kendilerini sattığını dahi düşünmeye başlamışlardı.

Annesi tarafından büyük bir nezaket ve yumuşaklıkla büyütülen Victor, saatlerce gözyaşı dökmüştü. Hala gözlerindeki o şişlik duruyordu.

Yaşadığı büyük travmayı atlatması kolay olmayacaktı. Bu yüzden annesi babasına kızmıştı ya…

Bakışını duman kaplanan tavana sabitleyen Samuel, hınç doluydu. Bardağındakini dibine kadar yudumladıktan sonra derin bir ‘ah’ çekti…

“Asilzade bize yaptığımız bu yardımları asla unutmayacağım”

Yakasını bağladığı beyaz kurdelesini gevşeten adam, büyük bir gururla karşılık verdi: “Efendim sizin gibi büyük bir insana küçücük bir yardımda bulunmanın şerefine nail oldum. Ben bahtiyarlık duyuyorum”

“Ah, mösyö bir bilseniz neler yaşadığımı. Şu yavrumu elimden alacaklar diye gözüme uyku girmedi. Bana büyük acı yaşattılar. Eğer ki, siz Sadaretten gerekli izinleri almasaydınız yavrum hala tıkıldığı yerde çürüyecekti!”

Namlı tüccarın kendisine minnet duygularını ifade etmesiyle göğsü kabaran yanakları şişen küçük mavi gözlü adam o anların keyfini çıkarıyordu. İngiliz kurnazlığıyla sakin ve sessiz görünmeye çalışıyordu. Elbette bunun karşılığını alacaktı. Bu yüzden acele davranmıyordu. Bu sırada araya giren Mahir, “Efendim size minnettarım. Bizi o karanlık kör kutudan çıkardınız. Gözümün bir daha güneş ışığını görmeyeceğini bile düşündüm. Teşekkür ediyorum”

Adam istifini bozmadan, “Sen benim evladım sayılırsın. Seni kendilerini her şeyin hâkimi sanan o zabitlerin eline bırakacağımı nasıl sanırsın? Küçük memurlarla işimiz olmaz. Bizim muhatabımız doğrudan saraydaki halife hazretleridir…”

Bu sırada keyiflenen Samuel kahkahayı patlatmıştı bile.

“Sen çok yaşa William Hazretleri emi…”

“Teşekkür ediyorum, sağ olun”

“Sahi bu işi nasıl hallettiniz Mösyö Hazretleri anlatır mısınız?

Adam durakladı. Elini dudağının üzerinde gezdirdi. Bir süre sessiz kaldı. Ardından ketum dudağı istemeyerek de olsa kıpırdadı…

“Nasıl olacak Sait Halim Paşa Hazretleri çok naif ve ılımlı bir insan. Bizim gibi ataşeler ve yabancı misyon şeflerine büyük ihtimam gösteriyor. Ne vakit kapısını çaldıysak bizi geri çevirmedi. Biliyorsunuz, Türk Hükümetinin donanmasının yenilenmesi ve personelinin eğitilmesi çalışmasını biz yürütüyoruz. Komutanlarımız olmasa bu Türkler denizde yüzdürecek gemi bulamazlar”

“Haklısınız. Türklerin denizle bir işleri olmadı ki”

“Ya öyle işte. Donanmaları farelere terk edilmiş durumda. Biz de adam etmeye çalışıyoruz. Yahu anlasana çalışıyoruz işte… Türk hükümeti para ve imkân verdi. Ancak ne yaptığımız bilmiyor dahi. Biz de bir şeyler yapıyor gözüküyoruz. Öylesine işte. Ha, bu yüzden de hükümeti sıkça sıkıştırıyoruz. Son yıllarda önemli derecede ticari imtiyazlar elde ettik”

Bu sırada adamın sözünü kesen Samuel, “İyi tamam da benim gibi büyük tüccarlara son zamanlarda zorluk çıkarılıyor. Buna ne demeli?”

Bu sırada elinde ince belli şişe bulunan garson masadaki boş bardakları dolduruyordu. Kulağa hoş gelen bir şırıltı ile dolan bardağından yudum alan adam konuşmasını sürdürdü:

“Kendilerini devletin sahibi sanan zavallı küçük bürokratlar vazife çıkarıyorlar. Küçük balıklar. Bilmiyorlar ki biz büyük balıkları oltaya aldık bile…”

İyice keyiflenen Samuel, yeniden bir kahkaha patlattı. Göbeği inip çıkıyordu.

Oğlu ile Mahir’in de yüzüne zoraki bir gülümseme yayılmıştı. sy. 121

KIRK ALTINCI PAYLAŞIM / BÜYÜK HEYECAN

Bu sırada Mahir’e dönen Samuel, “Sahi Mahir şu Mümis miydi, neydi o adamla ilgili bir şeyler bulabildin mi?”

Sandalyesinde doğrulan adam kekeledi.

“Şey Efendim, takip ettirdim. Çengelköy’de oturuyor. Sahile yakın bir konağı var. Her gün vapurla evine gidip geliyor. Adamlarım her adımını takip ediyor”

Kaşları çatılan adam, “Tamam, ensesinden ayrılmayın. Bu küstah adam kiminle düelloya girdiğini öğrenecek.  Burnundan fitil fitil getireceğim. Gerekirse hem onu hem de…”

Odaya büyük bir sessizlik çökmüştü. Kimseden çıt çıkmıyordu.

Adamın yüzüne korkunç bir ifade düşmüştü. İngiliz Ataşeliği görevlisi William Reuters, elini masaya bıraktıktan sonra gözünü odadakilerin üzerinde çevirdi.

“Bakınız, bu Türkler dizüstü yere kapanarak kendilerinin iman sahibi olduklarına inanıyorlar. Onların akıllarını başlarından alacağız. Sinsi ve tehlikeli bir durumla karşı karşıya bulunmaktayız. Önümüzü aydınlatacak planların arifesinde bulunuyoruz. Hepimiz bu planın değişik taraflarında yer almaktayız. Bu adamların içine yerleşmiş imanlarını aldığınız vakit ortaya koca bir iskelet çıkacaktır. Özellikle Arapların topraklarında yaptığımız gizli çalışmalarla birçok bedevinin aklına girmiş bulunuyoruz. Bu kirli, çirkin yüzlü ve güvenilmez adamları yanımıza çekmeyi başardık. Bizimle hareket edeceklerini söylediler. Tabi onların sözlerine güvenilmeyeceğini biliyoruz. Ancak, bu korkak adamlar bunu yapmaya mecbur”

Bu sırada konuşmanın arasına giren Samuel, “Benim peşimde olduklarını biliyorsun. Oraya ne kadar silah ve mühimmat götürdüğümüz ortada. Büyük bir savaşın arifesinde yaşıyoruz. Bu yüzden ayağımıza dolaşan bu küçük memurları halletmeliyiz. Her neye mal olursa olsun”

“Samuel, haklısın. Sen, elinden ne geliyorsa yap. Sıkıştığın ve yardıma ihtiyaç duyduğun vakit mutlaka haberim olsun”

“Şükranlar efendim. Her vakit başımız sıkıştığı vakit yanımızda oluyorsunuz. Adeta bizi gölge gücümüz sizsiniz”

“Samuel, bizimki kutsal vazife. Sen üzerine düşen yap. Gerisine karışma. Bir gün gelecek ki boğazda karşılıklı kadeh tokuşturarak Halife’nin sarayından denizi izleyeceğiz”

Bu sırada gülüşmeler başlamıştı.

Purosundan köküne kadar çeken adam, kısılan sesiyle intikam yemini etti:

“ben sabırlı bir insanımdır. Sabrım şu İstanbul surları kadar sağlamdır. Bekleyeceğim ve zamanı geldiği vakit son darbeyi indireceğim. Kolay kolay yemin etmem. Ettim mi de kimse elimden kurtulamaz” sy.124

KIRK YEDİNCİ PAYLAŞIM / HEYECAN BOĞAZIN ANADOLU YAKASINA GEÇTİ

Çengelköy’deki konutta ise sohbetin konusu ülke meselesiydi…

Munis Bey ve eşi çok sevdikleri kadim komşularını ağırlıyorlardı. Saatlerce koyu sohbet etmeyi seven Veysi Bey, o gece sevinçten adeta uçacak gibiydi. İçi kıpır kıpır olmuştu. Eşi Müberra Hanım da kocasını uzun süredir bu kadar neşeli görmemişti. Nasıl olmasın ki, mukaddes şehirlerden olan ve Osmanlı Devleti’ne başkentlik yapmış olan Edirne Bulgar çizmelerinden kurtarılmıştı. Mimar Sinan’ın o müstesna eseri olan Selimiye Camii’ne ayakkabılarıyla girme küstahlığını gösteren ahlaksızlar arkalarına bakmadan kaçmıştı.

Müberra Hanım, eşini göstererek, “Müzeyyen görüyor musun? Uzun süredir onu böylesine mutlu görmemiştim. Ben de çok sevinçliyim” diye fısıldadı. İkisi de gülüşmeye başladılar.

Öte yanda pencere kenarında oturan Munis Bey, Veysi Bey’i dinlemekle yetiniyordu.

“Munis, biliyor musun?”

“Neyi biliyor muyum, Veysi?”

“Yahu Edirne’yi 34 yaşındaki Harbiye Nazırı Enver Bey’in işgalden kurtardığı konuşuluyor. Zaten Napolyon olma hevesindeydi. Evvelini de biliyorsun” 

Gülümseyen Munis Bey, “Bilmez miyim?” diye onayladı. Adam, ağzını kapatmadan konuşmasını sürdürdü: “Yahu, bu adam nereye varmak istiyor? Her yerde kendini öne çıkarıyor. Koca Devlet-i Osmaniyi bile gölgesinde bırakmaya çalışıyor. Bu nasıl bir ihtiras ve gözü körlüktür?”

“Gözlerini kısan Veysi Bey, elini adamın dizine bıraktıktan sonra, “Bak Veysi, sen bilir misin ki, alacakaranlık öylesine ağır iner ki yeryüzüne, işte körlük de aynen öyle. Ağır ağır iner gözlere hissedemezsin. Lakin önüne netice düştüğü vakit iş işten geçmiş olur…”

İki elini yana açan adam, “Sen çok yaşa aziz dostum. Ne kadar güzel izah ettin. İşte anlatmak istediğim husus da tam buydu. Yahu, İttihat Terakki’den biliyorsun ne kadar çok ve etkili dostlarımız var. Bana anlatılana göre Edirne’ye ilk giren kişi Enver Paşa değilmiş”.”

Meraklanan Munis Bey, “Nasıl yani?” diye sorunca adam, “Yahu, işittiğime göre Edirne’ye ilk olarak Mustafa Kemal’in Kurmay Başkanlığını yaptığı Kolordu’nun öncüleri girmiş. Bu naif ve mutedil garibim sesini dahi çıkarmıyor. Sessizce bir kenarda duruyor. Oysa Enver, tüm dünyaya meydan okurcasına böbürleniyor! Osmanlı Paşasına bu yakışır mı? Hani, 3.Selim bile Yeniçerilere, her Cuma töreninde “Mağrurlanma Padişahım senden büyük Allah var, diye bağırtmıyor muydu?” Edirne Valisi Hacı Adil Bey her şeyi biliyormuş!

Hafif geri çekilen Munis Bey, “vah vah, devletimizin düştüğü duruma bak!” diyerek haleti ruh iyesini döktü.

Bardağından bir yudum su içen adamın gözleri de irileşmişti. Neşesi kaçar gibi olmuştu. Aniden ciddi bir tavır takınmaya başlamıştı.

“Munis, vaziyet gerçekten iyi değildir. Anadolu’da Ruslar ve Ermeniler Müslümanlara zulüm yapıyorlar. Öte yandan Şam ve Cebeli Lübnan’da hareketlilikler başlamış. Yahudilerin oraya gelip yerleşmesi sınırlanmıştı. Gelip yerleşenler rahat durmuyormuş. Hıristiyanlar ve Yahudiler silahlanıyorlarmış. Yerli halk da açlık ve sefalet içerisindeymiş. Biliyor musun, Şerif Hüseyin ile evlatları da gizlice onlarla iş birliği yapıyorlarmış. Şam’dan dönen bir asker komşum bir süre orada görev yaptı. Çok rahatsız şeyler anlattı”

Munis Bey dikkatle dinlemeyi sürdürüyordu. “Başka ne gibi rahatsızlık olabilir ki?” diye sordu. “Şey, birtakım gemilerle ve vasıtalarla oraya mühimmat ve silah gönderildiği yönünde bilgiler verdi. Bunların önüne geçemediklerinden bahsetti”

“Ya demek öyle? Munis Bey, bir yıla yakındır boğuştuğu devlet ve halk düşmanı tüccarları düşünmeye başladı. Özellikle Samuel gibilerini…”

“Veysi, bu konuda çok emekler veriyoruz. İnşallah hepsi heba olup gitmez. Bizler didişiyoruz. Günlerce dosyaları inceliyoruz. Haram yiyen ve yasa dışı ticaret yapanları suçüstü yapıyoruz, Sadaret makamında etkili olan ataşelik temsilcileri vasıtasıyla paçayı kolaylıkla sıyırıyorlar. Daha sonra da bize diş biliyorlar. Çok şiddetli sıkıntı içerisindeyiz”

“Ah, Munis müstesna dostum benim. Ne kadar da haklısın. Aman dikkat et. Seni harcamasınlar. Senin yüksek ahlakın ve seciyenden rahatsızlık duymayanların sayısı az olmasa gerek”

İki elini yana doğru açan Munis Bey, “Her vakit berrak şeyler düşünerek kirli şeyleri aklımdan siliyorum. Ancak, bu kirli işlerle ve habis ruhlu adamlarla mücadelemi sürdüreceğim. Hiç korkmuyorum” diyerek meydan okuduğunu ifşa etmişti. sy.127

KIRK SEKİZİNCİ PAYLAŞIM / ÇENGELKÖY’DEKİ KONUTTA AŞK ACISI VE ENDİŞE

Arkadaşının bu sözleriyle gururlanan adam, “Hay ağzına sağlık. Ben her zaman yanındayım. Biliyorsun, halen Dâhiliye Nazırlığında görev yapıyorum. Bir sıkıntın olursa haberim olsun”  dedi.

Evin üst katındaki odaya geçen iki eski arkadaş olan Müzeyyen Hanım ile Müberra Hanım da koyu bir sohbete tutuşmuştu. Kadın, parlak ve başarılı eğitim sonrası subay olan oğlunu öve öve bitiremiyordu. Oğlu Denizci Teğmen Refik ile gurur duyuyordu. Müberra Hanım, genç kızlığa adım atan güzeller güzeli küçük hanımefendi Nilüfer’i kendisine gelin yapmak istiyordu. Asıl maksadını anlatmak için kıvranıyordu. Konuya girizgâh yapmak isterken kekelediği veya kelimeleri yuttuğu dahi oluyordu. Kadın, oğlunun uğradığı limanlarda hovardalık yaparak çığırından çıkmasını istemiyordu. Her bir liman şehrinde askerlerin önüne atılan nice güzel kızlar olduğunu biliyordu. Yakışıklı ve genç Türk subaylarının aklını çelmek için cilve yapıyorlardı. Eşinin arkadaşlarından dolayı bu durumu bildiği için tez canlı davranmak zorunda kalmıştı. Hem de Nilüfer gibi alımlı, nazik ve saygılı bir genç kızı elinden kaçırmak istemiyordu.

Bu sırada koşturmaktan yorulan Muhsin de ikram edilecek yiyecekleri ve içecekleri konağın kapısına kadar getiriyor ve kıza teslim ediyordu. O da tebessüm ederek terbiyeli şekilde misafirlerinin önüne bırakıyordu.

Genç ve alımlı güzel bir kız olan Nilüfer, krem renkli ahşap kapıdan her giriş çıkışında bir çift göz onu esir almışçasına dikkatlice takip ediyordu. Etli yemeğin nefis kokusu odayı sarmıştı. Narin, beyaz elleriyle servis yapan genç kız, kendisine gülümserken düzgün dişleri ve gamzesi kendisine ayrı bir çekicilik katıyordu.

Delikanlı da onun hep gülümsemesi ve kendisine sıcacık bakış sergilemesi için çok sıkı hizmet ediyordu. Yüzünü asık gördüğü vakit solgun bir çiçeği hatırlıyordu. Nilüfer’i değil… Nilüfer, asla güneşsiz ve susuz bırakılmaması gereken nadide bir çiçekti… Yüzündeki o çocuksu bakış da genç kıza farklı bir güzellik katıyordu. sy. 130

KIRK DOKUZUNCU PAYLAŞIM / HEYECANLI BEKLEYİŞ

Muhsin, hayatından vazgeçmiş, perişan ve değersiz bir çocuk olarak getirildiği konakta Nilüfer’i görüp, tanıdıktan sonra ayrı bir âleme adım atmıştı. Aşağılanmanın, hor görülmenin, itilip kakılmanın, insan yerine konulmamanın en haris şekilde yaşatıldığı çirkin bir dünyadan şeffaf perdeyi geçerek bambaşka bir dünyaya sığınmıştı.

Ve o dünyanın merkezinde bir çiçek vardı. Küçük Hanımefendiye karşı duyduğu sevginin bir izahı yoktu. Ona kısa sürede ısınan ve şefkat gösteren Müzeyyen Hanım da, Muhsin’i evladı yerine koyuyordu. Aralarında sevgi bağları her geçen gün güçleniyordu. Onu hiç incitmemiş ve de üzmemişti. Büyük Hanımefendi olarak onu kollarken yine özel eğitim almasına da vesile olmuştu. Artık, Türkçe konuşabiliyordu. Hislerini en iyi şekilde anlatabilecek anlamlı cümleler kurabiliyordu. Aşk, maşuk, hayal kurmak, düş görmek, gönlünü vermek, sevgiliye bağlanmak gibi…

Öğrendiği tüm anlamlı sözler aklına Nilüfer’i düşürüyordu.

Hepsi güzeller güzeli Nilüfer’e çok yakışıyordu.

Nilüfer de acıma duygusu beslediği Muhsin’e, babasının eve getirdiği günden itibaren iyi davranmaya gayret gösteriyordu.

Onun çevresindekiler tarafından hor görülmesine ve ezilmesine izin vermiyordu. Bu davranışlarında babasına duyduğu derin saygı ve sevginin de etkisi bulunuyordu.

Muhsin’i asla incitmemişti. Üvey kardeş gibi görüyordu.

Ziyafet sırasında Müberra Hanım, leziz yemeklerden tattıktan sonra şerbetinden yudumladı. Kadın, bu sırada arkadaşına içini açmak istemişti Nilüfer’in odadan çıkmasını bekliyordu. Kız, masadaki tabakları alıp çıkarken beklediği fırsatı bulmuştu.

“Şey, Müzeyyen her şey için çok teşekkür ediyorum. Harika bir sofra kurmuşsunuz. Bereketli olsun”

“Estağfurullah arkadaşım. Ne yaptık ki. Her zamanki gibi senin sevdiğin yemekleri hazırladık. Sağ olsun Seyit Efendi de biliyorsun yemek yapmakta mahirdir”

“Ah, biliyorum tabi ki. Onun da ellerine sağlık”

Bir süre sessizlik oldu. Bir yudum daha alan kadın, “Şey, Müzeyyen kardeşim biliyor musun, oğlun yakında izne geliyor”

Kadın sevinçten gülümsedi.

“Öyle mi vallahi en az senin kadar sevindim. Gözün aydın” der demez kadın devam etti, “Acaba diyorum ki size de ziyarete gelsek olmaz mı?”

Yüzü gevşeyen ve gözleri ışıldayan Müzeyyen Hanım, “Tabi ki. O benim evladım gibi değil mi? Elimizde büyüdü. Mutlaka bekliyorum”

Karşılıklı bakışmalar sırasında iki kadın da birbirlerine cesaret vermişti.

Müzeyyen Hanım, “Hem, her zaman Refik’i beğenmişimdir. Zarif, nazik, sıcakkanlı ve çok saygılı bir delikanlı. Başarılı da bir asker. Maşallah evladıma”

Sevinçten adeta çığlık atar gibi ses çıkaran Müberra adeta kuş gibi uçuyordu. sy. 133

ELLİNCİ PAYLAŞIM

“Allah razı olsun. Çok iyisin” dedi.

Bu sırada siyah ve beyaz çizgili bakır tepsi ile içeri giren Nilüfer, gülümsüyordu. Çünkü tam kapanmayan kapının aralığından Refik’in adını duymuştu. Uzun krem renkli entarisi, zarif çiçek işlemesiyle ayrı bir güzellik saçıyordu. Süt gibi beyaz kolları da kısa kollu elbiseye uyum sağlıyordu. Topuklu ayakkabıyla yürürken narin bir güvercini andırıyordu. Örmeli uzun saçını arkadan bağlamıştı. Genç kızı izlemeye doyamayan kadın adeta mest olmuştu. Oğlunun bir an önce gelmesi için dua ediyordu. Konutun küçük Hanımefendisinin başka konuta gelin olarak gitmesinden endişe ediyordu. İçi içini yiyordu. Ancak, yine de söz aldığı düşüncesiyle de rahatlıyordu…

Odada asılı udu fark eden kadın, Nilüfer’in güzel çaldığını öğrenince de ayrı bir keyif almıştı.

“Evladım musiki insana huzur veriyor. Bazen hayatın üzgün anlarından uzaklaşıp hayal dünyasına uzanmak da mutlu ediyor. Rahmetli ninem hep derdi, ‘sanat gerçeğin taklididir’ diye aldırmazdım. Yaşım ilerledikçe, ruhumun musikiye olan ihtiyacı belirdikçe bunu daha iyi anlamaya başladım”

Zarif bir gülücük atan Nilüfer kadının arzusunu yerine getirdi. Onu kırmadı. Zarif parmaklarıyla kendisine has üslubuyla musikiden sarih ve akıcı örnekler sunmaya başlamıştı.

Elindeki oval tepsi ile dışarı çıkan Nilüfer, geniş salondan dış kapıya doğru ilerledi. Kapı aralanır aralanmaz içeri giren Muhsin, onun aksine büyük bir üzüntü yaşıyordu. Gözlerindeki mutluluk belirtileri azalmıştı. Evin genç kızı, hemen farkına varmıştı. Tepsiyi eline verirken bir süre yüzüne baktı. İçi burkulmuştu.

“Niçin yüzün asıldı? Bir şey mi oldu?” diye sordu.

Yapmacık bir gülümseme sergileyen delikanlı, “Yok canım sana öyle görünüyorum”

“İyi o zaman. Seni üzüntülü görmek istemem” dedi.

Bu sırada dışarıdan kırık sesiyle seslenen Seyit Efendi, “Muhsin evladım. Kapıyı tam olarak açar mısın? Aniden kapıya yönelen Muhsin, kendini sert bir yüz ile karşı karşıya buldu. Yaşlı adamın kendisine kızdığını anlamıştı.

“Şey Efendim, tepsiyi almaya gitmiştim”

“Tamam, hadi onu ver bana da sen şu hamur tatlısını götür”

Ahşap, narin ve rengârenk çiçek desenli tabaklar misafire ikram edilmek üzere yeniden tepsiye dizilmişti.

Leziz yemekler yenmiş, tatlılardan alınmış, şerbet ve kahveler yudumlanmıştı.

Geç saatlere kadar misafir ağırlayan ev sakinleri hayli yorgun düşmüştü. Munis Bey ile Müzeyyen Hanım çok sevdikleri komşularını uğurladılar. Her ikisi de çok memnun ayrılmışlardı.

Nilüfer, hizmetlerinden dolayı gülümseyerek Muhsin’e teşekkür etmişti. Annesi ve babası da onun içten hizmetinden memnundular. Muhsin her geçen yıl kendisini daha çok sevdiriyordu. Ancak, içerisinde yaşadığı karmaşık duygular aklını allak bullak ediyordu. Küçük Hanımefendi’ye karşı duyduğu hisleri kendi içerisinde yaşamaya gayret ediyordu. Ancak, yaşlı adamdan bunu gizlemesi mümkün değildi. Gece uykusunda genç kızın ismini sayıkladığını dahi işitmişti.sy. 136

ELLİ BİRİNCİ PAYLAŞIM

Işıklar kapanmış ortalık yeniden karanlığa teslim olmuştu. Herkes odasına çekilmişti. Muhsin, kanepenin üzerine sırt üstü uzanmış vaziyette tavana bakıyordu. Yaşlı adam da karyolasında karanlığın hoş eden sessizliğinde kendini dinliyordu.

Bu sırada kulağına ilişen hıçkırık sesiyle yerinden doğruldu. Yatağında doğrularak oturdu. Ardından ayaklandı ve iki adım attı… Delikanlının koluna dokunarak, “Evladım ne o niçin ağlıyorsun?” diye sordu.

Gözünün çeperinde biriken yaşı elinin ayasıyla silmeye çalışan delikanlı boğuk sesiyle, “Şey, efendim biraz hastayım galiba” diye geçiştirmeye çalıştı. Ancak, adam kandırılamayacak kadar tecrübeli ve bir o kadar da hassas kalbe sahipti. Bir delikanlıyı ancak yaşadığı büyük bir acı ağlatabilirdi! Delikanlının halinden iyi anlıyordu. İnsan sarrafıydı.

Aşk acısıyla yoğrulan sesi koyu karanlığı adeta yırtıyordu.

Adam, artık her şeyi açık açık konuşmak gerektiğini iyi anlamıştı. Vaziyetin iyice berbat olmasından çekiniyordu.

Torunu gibi sevdiği Nilüfer’in istikbalini, sağlığını, geleceğini düşünmek zorundaydı…

“Bak evladım sen öyle bir yola girdin ki adeta uçuruma yuvarlanacaksın. Nilüfer, bu ailenin nadide bir çiçeği. Sen ise her ne kadar evlatları gibi benimsenmiş olsan da bir hizmetçisisin. Kölelikten terfi etmiş bir hizmetçi… Bu gerçeği asla aklından çıkarmamalısın. Kendi içine yolculuk yaparken her şeye enine boyuna iyice düşünmelisin. Görüyorum ki sen bir amaca doğru hatta belli belirsiz hayallerinin istikametine doğru koşuyorsun. Oysa kölelerin hayal kuracak kadar bile dünyaları yoktur, bilmez misin? Gerçekten bu kadar uzaktırlar. Hâlbuki sen kölelikten hizmetçiliğe terfi etmiş bir delikanlı olarak sonu felaket olacak bir gezintiye çıktığını söylüyorsun. Evladım, buna gezintini sonu felaket… Görmelisin. Bana inanmalısın. Gezinti yapılacak zaman ve yer mi yok?”

Derin bir sessizliğe gömülen delikanlı kulağına üşüşen yuvarlak kelimeleri dinliyordu.

Delikanlının bu sessizliği adamı hararetlendirmişti. Uysal bir kedi gibiydi. Cüretkâr davranıyordu. Her bir kelimeyi başkaları izliyordu. Nasihat, tecrübe, öğüt, büyük sözü olmak üzere her şey vardı içinde… Adam, devam etti:

 “Biliyorum sevda çekmek ıstırapların en haşini ve acımasızıdır. Sevdayı kaldırabilecek insanlar sahiplenir. Güçsüz ve dirayetli olmayan faniler bu büyük sevdayı kaldıracakmış gibi davranır ancak kendi zayıf kişilikleri altında ezerler. İlk fırsatta bunu yaparlar. Sen, bunu yapmayacak kadar güçlü bir kişiliğe sahipsin. Hem hanımefendinin seni sevmesi ve benimsemesi mümkün değil. Nilüfer, bir çiçek sen bahçıvan bile değilsin. Naz ve niyaz ile yetişmiş bir genç kız. Ne olur her ne var ise aklından hepsini çıkar. Benim şurada yaşayacak kaç günüm kaldı ki? Belki ben bu dünyadan göçtükten sonra yapacağın en küçük bir hatada kendini acımasız bir dünyanın ortasında bulabilirsin”

“Haklısınız Efendim. Ben kendi dünyamın hüznünü yaşıyorum. Kimseye bir zararım yok ki!”

“Ah evladım kendi dünyanı tek başına olduğun vakit yaşarsın. Bu konakta herkes kendi dünyasını yaşarsa halimiz nice olur?”

“Biraz üzüldüm. Komşu hanımefendinin bir asker evladı olduğunu söylemiştiniz. Nilüfer’in en güzel kıyafetini giyinmesi, süslenmesi, izzette bulunması beni etkiledi. Seferber oldu. Yüzü adeta çiçeklerin bezediği, kelebeklerin ve kuşların uçuştuğu bahçeye benziyordu. Çok mutluydu”

“Evladım daha iyi değil mi? Sen de onun mutlu ve neşeli olmasını istemez misin?”

“Şey, istiyorum ama benimle paylaşmasını daha çok isterdim”sy. 139

Heyecanınız her bir sayfa sonrasında katmerlenecek… Devam edecek!…

ELLİ İKİNCİ PAYLAŞIM

“Evladım sevinçler karşılıklı paylaşılır. Onun sevinci sana hüzün veriyorsa nasıl olacak? Aklını başına topla. Eğer bu gamın ve kederin içinde dağ gibi büyürse senin bu ortamda yaşamanın imkânı kalmaz. Huzursuz olursun, huzursuzluk verirsin. Hem ben gençliklerinden bu yana her iki aileyi tanıyorum. Yaşama şekilleri, toplumdaki yerleri birbirine denktir. Her iki aile birbirini sever. Her iki Efendimiz nasıl birbiriyle çok samimi ise refikaları da aynı derecede arkadaştır. Bu yüzden çocuklarının birbiriyle evlenmesiyle dostluklarını da taçlandırmak isterler. Evladım, çocuk teğmen. Yani bulunmaz bir damat adayı…”

Denizden savrulan lodos pencere camını titretiyordu. Ağaçların hışırtısı ile yuvalarında huzursuz olan kuşlar garip sesler çıkarıyordu.

“Hadi evladım uyu artık. Ne olursun söylediklerimi iyi düşün. Yok, olmaz ben yapamayacağım, diye düşünecek olursan da yine benimle paylaş. Olmazsa senin için farklı bir çözüm yolu bulmaya çalışalım”

Muhsin, adamın asilzade bir şekilde savurduğu kelimeyi anlamakta zorlanmamıştı. Üstü örtülü olarak, “ya bu sevdanı mezara göm Fatiha oku ya da bu çevreden hemen uzaklaş!” diyordu. İçinden,” Haksız mı? Hala acımasız yaratıkların elinde köle olsaydım uykumu kazanmak için gece gündüz çalışmayacak mıydım?” diye geçirdi.

BÖLÜM ON BİR

Tepesi duman tüttüren vapur iskeleye yaklaşırken her iki yanındaki çarkları daha bir zorlu dönüyor ve denizi köpürtüyordu. İskeleye yanaşır yanaşmaz vapurdan inen Munis Bey, hızlı adımlarla arsız, hayasız, ahlaksız ve de bir o kadar çetrefilli evraklarla dolu rafların sıralandığı odasına canını atmaya çalışıyordu. Nefes nefeseydi. Soluklandıkça düşüncelere dalıyordu.

Gece boyunda aklına takılan sorulara bir türlü cevap bulamıyordu. Evrakları birleştiriyor tam neticeye ulaşacakken aniden her şey başa dönüyordu. Ya da kilitlenip kalıyordu. Bu durum canını sıkmıştı. En kritik bilgilere ulaşacağını sandığı anda aradan bir cımbız ile seçilmişçesine alınan sayfaya ulaşamıyordu.

Kafası allak bullak olmuştu. Ya kasıt vardı ya da evraklar alelade listelenmişti…

Bunu anlamanın en iyi yolu Halim’i sıkıştırmaktı!

Her zamanki gibi merdivenleri ikişer üçer atlayarak binaya girmişti. Süratle odasının olduğu kata ulaşmıştı. Odaya girer girmez gözleri dairenin demirbaşı olan Halim’i aramıştı.

Ancak yoktu. Hemen yan masasındaki memur arkadaşı Süleyman Bey’e yöneldi.

“Halim geldi mi?”

Dudağını büken adam kaşlarını kaldırarak: “Yo hiç görmedim”

Yüzü asılan Munis Bey bir süre daldı. Bakışlarını yere yöneltti. Bir süre işaret parmağını dudağına götürerek düşündü.

“Allah Allah garip” diye mırıldandı. Masasına yönelmişti ki, yeniden Süleyman Bey’in sesini işitti…

“Halim Efendi Munis seni arıyor”

Olduğu yerde geri dönen adam sevinçle, “Halim neredesin?”

Kollarını yana doğru açan adam: “Efendim kusuruma bakmayın biraz soğuk almışım. Hastayım”

“O geçmiş olsun”

Adam ürkek adımlarla Munis Bey’in yanına sokuldu.

“Efendim, emriniz mi var?”

Eliyle sandalyeyi gösteren Munis Bey, daha sonra kendi koltuğuna geçti.

Deri çantasındaki evrakları çıkararak masaya bıraktı. Adam ürkek ve kısık sesiyle bir şey içip içmeyeceğini sordu. Munis Bey, bir an önce kafasındaki soruların cevabını bulmak istiyordu. “Hayır, teşekkür ediyorum. Şu işi bir çözelim”

“Hangi işi efendim?” Sinirli bir şekilde kaşlarını çatan Munis Bey, ellerini masanın üzerindeki dosyaların üzerine sertçe bırakarak, “Ya Halim, sen bu kadar yıllık tecrübeli ve deneyimli bir memur olarak böyle bir soruyu nasıl sorarsın?”

Olduğu yerde küçülen adamın yüzü allak bullak olmuştu.

“Şey affedin efendim. İnanın hastalıktan ne diyeceğimi bilemiyorum”

Gözlüklerinin üzerinden bir bakış atan Munis Bey, “Git kendine bitki çayı yap. Bir bardak içtin mi düzelirsin” dedi. SY. 142

ELLİ ÜÇÜNCÜ PAYLAŞIM

Adam, Munis Bey’in bu kadar hiddetlendiğine ilk kez şahit oluyordu. Durum vahimdi…

Üç evrakı eliyle onun önüne itekleyerek, “Söyle bakalım bu evrakların arasındaki olması gereken makbuzlar, şirketlerin beyanları ve ürünlerin mahiyeti ile ilgili evraklar niçin yok?”

Adam, suçlayıcı tavırdan dolayı kendisini yoksun hissetmeye başlamıştı.

“Şey, ben rafları tek tek aradım. Ancak, rastlayamadım. Belki, başka bir memur dosyalar üzerinde çalışma yaparken yanında götürmüş olabilir”

Gömüldüğü evraklardan başını kaldıran Munis Bey, “Nasıl yani? Evrakların alınmış olduğunu mu söylüyorsun?”

Ayrı bir suçlamayla karşı karşıya kaldığını düşünen adam iyice sıkışmıştı. Munis Bey’in, dikkati bedeninde değişimlere sebep olmuştu. Adeta iç geçiriyor gibiydi.

“Evet, izah eder misin?” diye sorunca adam iyice sıkıştı. Nefes alıp vermekte güçlük çekiyordu. Alnı gerilmiş nabzı yavaşlamıştı. Loş ışığın her yeri griye bürüdüğü oda hapishaneye dönmüş gibiydi.

Bu sırada Munis Bey’in de alnı kırışmış kaşları çatılmıştı.

Büyüyen gözleri parlamaya başlamıştı. Dikkati öylesine keskinleşmişti ki dosyaların üzerinde göz gezdirirken ağzı açık kalmıştı.

Parmaklarını gezdirdiği dosyalardan birisini alıp salladı.

“Bak işte bu hayâsız Samuel denen adamın şirketinin adını taşıyan evrak. Yalınız, bu evrakın akabinde en mühim bilgileri içeren evrak kayıp! Devleti soyup soğana çevirdiği söylentisi kulaktan kulağa yayılan bu adamın nice kirli ilişkiyle ilintisi bulunduğunu ispatlayacak çok mühim evraklar kayıp! Yok.

Halim Efendi düşünceli ve endişeli hale büründü. Gözleri ufalmış burnu iyice ortaya çıkmıştı.

“Şey, efendim ben yeniden rafların arasındaki dosyaları karıştırayım. İnşallah istediğiniz evrakları bulurum”

Adamın yüzüne şüpheli bir bakış fırlatan Munis Bey, “Bulurum değil Halim, bulacaksın!”

Ayağa kalkarken alnında ter biriken adam bir an önce uzaklaşmanın yolunu arıyordu.

Sırtını dönerken, “Tamam hemen gidiyorum” dedi ve uzaklaştı…

Munis Bey sinirden ellerini masasının üzerinde kenetlemiş vaziyette kalakalmıştı.

Ne yapacağını bilemiyordu. Önüne çıkan her türlü tuzaktan tereyağından kıl çeker gibi kurtulmasını bilen namlı tüccarı ilk kez suçüstü yapma fırsatını yakalamıştı. Lakin bir takım sihirli eller ona ulaşılmasını engelliyordu, sanki… Tabi, iş hayatında ve bürokraside dört bir yana saldığı hediyeler, paralar ve değerli eşyalar adamı koruyan zırhın en önemli unsurlarıydı.

Adamın dikkati bu kez içe doğru yönelmişti. Ağzında sanki bir şeyi tutuyormuş gibiydi. Dişleri birbirine sıkıca kenetlenmişti.

Tam bu sırada içeriye Rahmi Yüzbaşı girmişti. Adamı görür görmez yüzüne neşe gelen Munis Bey, ayağa kalkarak iki elini yana doğru açtı. Yüzbaşı da adeta baba dostu bir büyüğünü görmüş gibi gülümsüyordu. Haramilere, tefecilere, kaçakçılara ve rüşvetçilere karşı devletin bekası ile milletin menfaatini korumak için görev yaparken, fikir birliği içerisinde davranmaları aralarındaki dostluğun koyulaşmasına vesile olmuştu.

Yüzbaşıyı iki kolunu açarak selamlayan Munis Bey, gözlerinin içine bakarak,  “Tam zamanında geldin” dedi. Daha sonra adamın elini iki elinin arasına aldı. Heyecanından nefesini tutmakta zorlanan Yüzbaşı da onu görmekten dolayı memnun olduğunu ifade etti.

Oturur oturmaz elindeki birkaç resmi evrakı Munis Bey’in önüne bırakan Yüzbaşı, “Munis Bey, şükürler olsun. Bu alçak adamın asıl hüviyetine ulaştık”

Bu sırada başını kaldıran Munis Bey de heyecana kapılmıştı. Aniden elini alnına götüren Yüzbaşı, “Az kalsın unutuyordum. Munis Bey, karakolda herkes seni konuşuyor” dedi. SY.145

ELLİ DÖRDÜNCÜ PAYLAŞIM

“Hayırdır. Niçin, ne oldu? Diye sorunca subay merakını giderdi.

“Yahu güvenlik güçlerinin aradığı adamı sen vurarak durdurmuşsun. Helal olsun”

Bu sırada dudaklarına gülümseme düşen Munis Bey, “Aslına bakarsan ilk başta adamın bana saldıracağını düşündüm. Çünkü arsızca geliyordu” diye konuştu.

Yüzbaşı, “Tabi ya koskoca İttihatçı silahşor olmak kolay mı?” diye övgü yağdırdı. Adam da koltuğuna geri yaslanarak, “Yüzbaşım bu adam kimmiş?”

“Ha asıl onu söyleyecektim. Bu adam Haliç’teki en büyük deponun bekçisiymiş. Olup biten her şeyi o biliyormuş. Lakin sağ yakalayamadık. Olsun yine de adamın alçaklar adına çalıştığını ispat ettik”

“Alçaklar mı?” 

Kaşlarını kaldıran Yüzbaşı, “Tabi canım alçaklar. Hani mallara el koyarken bizi tehdit eden tüccar kılıklı adam var ya!”

“Evet, Samuel’i diyorsun”

“Ta kendisi…”

Bu sırada odadaki diğer çalışanların üzerinde gözünü gezdiren Yüzbaşı öne doğru uzanarak, “Şey size çok önemli bir bilgi getirdim”

Munis Bey iyice meraklanmıştı.

“Nasıl bir bilgi?” diye sorunca Yüzbaşı, “Hani senin şu Halim yok mu?” diye devam etti.

Munis Bey, heyecanla başını kaldırarak kapıya baktı. Kimsenin olmadığını görünce rahatladı.

“Lütfen devam ediniz”

“O adam Samuel’in adına çalışıyormuş”

Munis Bey, buz kesmişti. Adeta kanı çekilmişti.

“Ne diyorsunuz?”

“Maalesef gerçek. Adamlarım, onu birkaç kez Samuel ile İngiliz Ataşeliğine girerken görmüşler”

“Ya demek öyle. Ancak, şaşırmadım desem yalan olmaz”

“Niçin?”

“Ne kadar mühim evrak varsa hiç birisine ulaşamıyorum. Bu evrakların tek bilirkişisi Halim. Lakin o da kaçamak cevaplar veriyor. Açıkçası inanamıyorum. Vatan hainliği ile eşdeğer bir durumun içinde olduğunu nasıl bilmez?”

Derin bir ‘oh’ çeken Yüzbaşı, “Maalesef böyle. O adam onlarla ne zaman irtibata geçmiş ise ardından yapılan tüm baskınlar boş çıkmıştı. Lakin bu kez sanırım bizi ciddiye almadılar”

Munis Bey, “Şimdi ne yapacağız?” diye sorunca Yüzbaşı, “Maalesef Halim denen adamı gözaltına alacağız. Karakolda onu konuşturacağız. Şakıyacağından eminim. Ardından ne olacağını biliyorsun” der demez. Munis Bey sözünü tamamladı: “Yağlı urgan, darağacı!”

Birkaç saniye sessizlik sonrası Yüzbaşı, “Maalesef öyle” dedi.

Yüzbaşı, fısıldayarak sözlerini sürdürdü:  

“Munis Bey, sakın belli etme. Dışarıda adamlarım var. Mesai bitiminde onu takip edeceğiz. Bugün Samuel’e resmi evrak götüreceği bilgisini aldık. Onu suçüstü yapacağız”

Sahilden İstanbul’un yüksek tepesine doğru esen sert rüzgâr yürüyen kalabalığın yüzüne veya sırtına tokat gibi iniyordu. Kadınların başını saran tül örtüler yelken gibi şişiyordu. Kimi adamlar da başındaki fesi uçmasın diye elini üzerine koyuyordu. Mor, pembe,  gri, kırmızı ve mavi renklere bezeli entarili zarif kadınlar da nazik adımlarını atarken düşmemeye gayret gösteriyordu. Bir yandan da varlıklı olduklarına işaret beyaz eldivenli elleriyle kendilerine farklılık katan şemsiyelerini sıkıca tutuyorlardı.

Yağmur patladı patlayacaktı…

O kalabalığın arasında Arnavut kaldırımlarının üzerinde hızla adım atan Halim, sıkça geri dönüp ardını kolluyordu. Takip edilip edilmediğinden emin olmaya çalışıyordu. Havanın sert olmasına rağmen iliğine kadar terlemişti. Kalbi öylesine hızlı atıyordu ki bazen nefes almakta zorlanıyordu. Kendisini, kapısı açık kafese doğru iteklenmeye çalışan fare gibi hissediyordu. Adım adım çevresinde dolaştığı kafesin kapısına yaklaşacak bir adım dahi atmamaya gayret gösteriyordu. O kafese girdiği vakit hayat ile vedalaşacağını biliyordu.

Ara sıra dikkatini dağıtıyor ve kendi iç dünyasına yolculuk yapıyordu…

“Bana vatan haini desinler, kalleş desinler. Umurumda değil. Bu Osmanlıdan şimdiye kadar ne fayda gördüm ki menfaatini koruyayım. Oysa Samuel bana ne kadar çok para veriyor. Her ihtiyacımı karşılıyor. Çocuklarımı özel okullarda okutuyorum, onun sayesinde. Ya Devlet-i Ali? Bana ne faydası oldu. Saatlerce köle gibi çalıştırıyorlar. Evraklar arasında ömrüm çürüyor. Verdikleri maaş 800 kuruş var ya da yok! O parayla ne yapacağım?” SY.148

ELLİ BEŞİNCİ PAYLAŞIM

Yaptıklarının gerçek anlamda hiçbir değerinin olmadığını düşünen adam, yaptığı vazifeye ve varlığına değer verilmemesinin acısını yaşıyordu.  

“Sultan Abdülhamit’i devireceğiz refaha, huzura ve özgürlüğümüze kavuşacağız diyerek bizi kandırdılar. Adamlar 35 yaşında rütbeler atlayarak devletin en üst merdivenlerine tırmandılar. Almanlarla, İngilizlerle, Fransızlarla, Ruslarla günlerini gün ediyorlar. Onların davetlerine katılıyorlar. Gece ip bağlayıp dikleştirdikleri bıyıklarıyla Almanlara benzemeye çalışan ahmaklar oysa bizi unuttular. Rüşvetle paşa olanlar yalılarda yaşıyorlar. Ah, şu Halim Paşa’ya bak hele. Mısırlı herif benim ülkemi yönetecek mevkie getirildi. Ben siz göstermez miyim?”

İttihatçılarla birlikte hareket eden Arnavut Halim, birlikte silah tuttuğu, mücadele verdiği, yürüdüğü insanların en fevkalade koltuklara taşınmasına rağmen kendisinin küçük bir memurlukta tutulmasına isyan ediyordu. İçten içe büyüyen bu isyan devlete büyük zarar verme noktasına ulaşmıştı. Ancak, gözü öylesine perdelenmişti ki ne yaptığını farkına bile varamıyordu. Şeytana pabucunu ters giydirecek zekâda ve cibilliyette olan Samuel ve adamlarının tezgâhına düşmüştü. Artık çıkması da mümkün değildi. Devletin ticari sicil kayıtlarını, yasa dışı ticari evraklarını, suç teşkil edecek faaliyetlerini adli mercilere karşı perdeliyordu. Samuel gibi nice kaçakçı iş adamına yönelik operasyon yapılmasına rağmen bir sonuç alınamıyordu. Dâhiliye Nazırı Talat Paşa’nın çevresindeki bazı nüfuslu kişiler de gizlice onu kolluyorlardı. Devletin üst kademelerinde yer alan ve kendilerini gizleyen sinsi ve tehlikeli bürokratlar rüşvete, suiistimale ve kaçakçılığına karışan küçük memurları adeta kanatları altın almıştı. Bu kişiler arasında Halim de vardı.

Düşüncelere boğulan Halim, küçük parke taşlarla örülü yolun karşı tarafına geçmek için hamle yaptığında iri yarı bir adamla göğüs göğse çarpıştı. Bir anda yere çöktü. Sarsılan adam elindeki evrak çantasını yere düşürdü. Birkaç saniye sersemleyen Halim, gözleri kapalı vaziyette başını sağa sola sallamaya başladı. İri yarı tombul yüzlü ve kalın bıyıklı adam cüssesine rağmen nezaketle eğilerek, “Bir şeyiniz yok ya?” dedi. Başını kaldırarak adama bakan Halim, telaşla “Şey yok efendim, iyiyim bir şeyim yok. Teşekkür ediyorum” diye konuştu.

Adam koluna girince dizlerinin üzerinde kalkmaya yeltenen Halim’in gözleri irileşti.

“Aman Allah’ım evrak çantam!” diye mırıldandı.

Göremiyordu. Sağından solundan adımlar geçip gidiyordu. Bir an arkasından yaklaşan birisi elinde çantayı uzatarak, “Beyefendi bu sizin önüme düştü” dedi.

Çantayı iki eliyle kavrayan adam göğsünün üzerine yapıştırdı.

İri yarı adam fesini de yerden alarak eliyle tozunu aldı ve tekrar Halim’e teslim etti.

“Şey kusuruma kalmayın aniden önüme çıktınız. Dalgınsın bir durumdaydınız?”

Halim fazla vakit kaybetmek istemiyordu…

Bu sırada kalabalığı görünce yanaşan üniformalı bir polis, “Ne oluyor?” Halim, polisleri görür görmez iyice telaşlanmıştı. “Şey yok efendim bir şey yok. Yere düştüm o kadar” diyerek durumu anlatmaya çalıştı. Polis şüpheyle gözlerini üzerinde gezdirince iri yarı adam. “Delikanlı, önemli bir durum yok. Ben İstanbul Muhafızlığı’nda amirim. Bu, Beyefendiye yanlışlıkla çarptım, o kadar. Büyütecek bir durum yok” der demez polis iki ayağını birbirine çarparak selam verdi. “Emredersiniz” dedikten sonra ayrıldı.SY.151

ELLİ ALTINCI PAYLAŞIM

Tehlikeyi atlatan Halim, adamın yanından kopar kopmaz yeniden yürüyüşe geçmişti. İstikameti küflü ve kirli yüzeyli binaların kümelendiği Balat olmuştu. Denize yakın olması sebebiyle rutubet yüzünden şiddetli kokuya teslim olan dar sokaklar boyunca ilerlerken küçük dükkânları işgal eden balıkçıların tezgâhının önünden geçip gitmişti. Çevreye balık kokusu hâkimdi. Nihayet tarihi Sveti Stefan Kilisesi’ne yönelmişti. Çan kulesi acı acı ses çıkarıyordu. Girişteki kahverengi kiremitli duvarın yüzeyi çamura bulanmıştı. Pas tutmuş küçük demir kapısının önüne geldiğinde durdu. Sağına soluna baktı. Kapıya birkaç kez vurdu. Birkaç dakika geçti geçmedi, içeriden siyah ince sakallı zayıf esmer birisi çıktı. Üzerinde siyah cübbesi, boynunda da zincirle asılı iri haç vardı. Adam, Papaz Markis Kirkor’du. Gülümseyerek konuşmaya başladılar. İçeriden çıkan birkaç Hıristiyan tebaa gülümseyerek yürümeye başladı.

“Ayin bitti mi?”

“Şey evet yeni bitti. Cemaat ayrılmaya başladı.”

“Tamam, o zaman hadi gidelim”

Adam elini koluna bırakarak, “Halim biraz bekle içeriden üzerime kalın bir kıyafet alayım. Öyle gidelim” dedi ve tekrar kiliseye döndü.

Bu sırada içini saran sıkıntıyı koyu şekilde hisseden Halim, yeniden sağına ve soluna kaçamak bakışlar atmaya başlamıştı.  Yüzü grileşmiş, gözlerindeki ışık azalmış ve nabzı yeniden yükselmişti. İçindeki takip edilme şüphesi bir türlü kendisini rahat bırakmıyordu.

Nihayet adam içeriden çıkmıştı. Başını kapüşon ile örtmüştü.

Galata Köprüsü’ne doğru ilerlemeye başladılar. Dalgalı denizde kayıklar derin dalgaların arasında batma tehlikesi geçiriyordu. Balıkçılar güçlükle ağlarını çekip yeniden bırakıyorlardı. Martılar da paylarına düşeni almak için başlarının üzerinde saldırgan şekilde kanat çırpıyorlardı.

Kıyıda bekleyen bir kayığa bindiler. Kayıkçı güçlükle kürek vururken iri dalgalar suyun ağırlığını arttırıyordu. Ağır ağır ilerleyen kayık ara sıra yönünü değiştiriyordu.

Kayık ağır ağır yolunda ilerlerken bir anda arkasında ve yanında iki kayık peydahlandı. Her ikisinde de resmi üniformalı askerler bulunuyordu. Halim yanındaki adama seslendi; “Marlin bak askerlerin bulunduğu kayık üzerimize doğru yanaşıyor. Askerler, her ikisini de ellerinden kaçıracakları endişesine kapılmışlardı. Kayıkla yol alacakları ihtimali akıllarına gelmemişti. Bu yüzden onlar da apar topar zorla bindikleri kayıkla peşlerine düşmüşlerdi. Aksi takdirde suçüstü yapma ihtimalleri de bulunmuyordu.

Halim korkuya bürünmüştü. Ayağa kalkmak isterken kayıkçı onu uyarıyordu:

 “Allah aşkına oturun hepimiz suyu boylayacağız. Zaten suyun en derin yerindeyiz”

“Ah, ben şimdi ne yapacağım? Allah’ım beni kurtar!” diyerek feryat ediyordu.

Bu sırada askerlerin arasındaki Rahmi Yüzbaşı avazı çıktığınca bağırıyordu:

“Halim artık kaçacak yerin yok. Sakın bir aptallık yapma. Seni gelip alacağız. Sakin ol”

Gözyaşı dökmeye başlayan adam hıçkırırken kesik kesik konuşuyordu: SY.154

ELLİ YEDİNCİ PAYLAŞIM

“Hayır, siz beni asla bırakmazsınız. Asarsınız. Benim ne yaptığımı biliyorsunuz. Zaten Munis Bey’in kurnaz konuşmalarından şüphelenmiştim. Siz de sıkça büroya gelip gitmeye başladınız. Beni affetmezsiniz. Asarsınız”

Yüzbaşı avı elinden kaçırmak istemiyordu. İçinden,

“Ah keşke yolda yürürken enseleseydik. Şimdi ne yapacağız?” diye düşündü. Adamı rahatlatmayı denedi.

“Halim, eğer evraklarla birlikte teslim olursan hafifletici sebeplerin çoğalır. Ben de senin adına elimden geleni yapacağım. Tamam mı?”

Adam hareketsiz birkaç dakika kaldı. Ancak, tekneler yaklaşıyordu. Sesini çıkarmadı. Talihinin kötü bir oyununa geldiğini düşündü. Bu sırada Yüzbaşı, uzaktan balıkçıya işaret yaparak çantaya sahip çıkmasını istedi. Kirkor da gözlerini yummuş vaziyette istavroz çıkarıyordu.

Halim ayağa kalkmak için yeltendiği vakit üzerine atılan balıkçı deri çantayı kapmıştı. Endişe ve korkuya kapılan Halim iri yarı adamla boğuşmayı göze alamamıştı. Bu sırada Yüzbaşı balıkçıya, “Aman dikkat et. O çanta bizim için çok önemli” diye sesleniyordu.

Yolun sonuna geldiğini düşünen Halim, gözlerini yumar yummaz zayıf bedenini yağmur sularının ok gibi saplandığı dalgalara bıraktı. Yüzbaşı da peşinden atladı. Yüzme bilmeyen adam metrelerce dalgalarla boğuşurken derin suda birkaç saniye daha çırpındıktan sonra gözden yitip gitmişti. Yüzbaşının gayreti boşunaydı. Uzaklaşarak yitip giden adamı çekip çıkarması mümkün değildi.

BÖLÜM ON İKİ

Zarif, beyaz ve çekici parmaklarının arasındaki yumaklar kartopunu andırıyordu. Muhsin, hayalini süsleyen o güzelliğin parmaklarının zerafetine ve gözlerinin çekiciliğine kapılmış gitmişti. Yüreğinde adeta nasır tutan insan sevgisi ve aşk duygusu öylesine kabarmıştı ki göğsünü yırtacak derecede inip çıkıyordu.

Nilüfer, farkında olmadan iplikleri sırayla tutuyor ve top haline getiriyordu. Çoğalan ve birbirine karışan ipliklerle baş edemeyince imdadına Muhsin yetişiyordu.

“Kardeşim lütfen yardım eder misin?”

Tabii, o sırada Muhsin, bostandaki sebzelerle sohbet etmektedir. Hepsi onun sırdaşı olmuştur. Kuşların cıvıltıları, cırcır böceklerinin sesleri, rüzgâr esintisi, yapraklardan sıçrayan yağmur damlası…

Kelebek olur uçardı konağın avlusuna.

“Hanımefendi nasıl yardımcı olabilirim?”

Muhsin’in somurtan yüzü bir anda güneşin aydınlığı gibi parlıyordu. Gözleri ışıl ışıl oluyor, gamzeleri derinleşiyordu.

İpliğin çarçabuk sarılıp yumak yapılmaması için ağır davranıyordu. Nilüfer, parmaklarına sarılan rengârenk ipliklere dokunurken o da kızı izliyordu.

Bu sırada yanlarına sokulan anne Müzeyyen Hanım, ikisinin birlikte kardeşçe anlaşmalarından dolayı memnuniyet duyuyordu.

İçten içe seviniyordu. Genç kızlığa adımını atan kızının çeyizini hazırlamanın sevincini yaşıyordu. 

“Ah evlatlarım ikinize de çok teşekkür ediyorum. Ne de güzel çalışıyorsunuz” diyerek memnuniyetini dile getirdi. Bu sırada insana huzur veren yüz hatlarına sahip Muhsin’e dönerek dudaklarını kıpırdattı:

“Evladım, kardeşinin çeyizini hazırlamasına yardımcı oluyorsun. Ne kadar güzel bir davranış biliyor musun? İnşallah senin o uğurlu ellerin sayesinde kızım mutlu yuva sahibi olur. Hazırladığınız çeyizleri huzur içerisinde kullanır”

Yüzünü kadından kaçıran delikanlı onunla göz göze gelmemeye çalıştı.

Kadının yüzü ise adeta güneş ışıklarıyla üzerindeki şebnemleri silkinen çiçek demetini andırıyordu. Yere dizlerinin üzerine çöktü. Gülümseyerek, kızının beyaz, gri, açık kahverengi, mor renkli takımlarının üzerini okşadı durdu. Pamuk, yün ve orlonların yumuşacık hissi yüreğini ılıklaştırıyordu. Dizlerinden güç alarak takımları örtülere, süslü heybelere, hararlara, kilimlere sardı. Yüzünü kaldırdı:

“Evladım sandıkların kapağını açar mısın?”

SY. 157

ELLİ SEKİZİNCİ PAYLAŞIM :

Koyu kahverengi, çengelleri parlak iki sandığın kapağını açan delikanlı kadının iki eline odaklandı. Sıra halinde itinayla çeyizleri yerleştirmesini izledi. Bu sırada Nilüfer’in de sırtı kendisine dönüktü…

Yüreği ezilmiş, gözleri buğulanmıştı… Sessizce kapıya yöneldi, hırsız sakinliğiyle odadan dışarı sıvıştı… Yüzündeki ifadenin anne ile kızı tarafından anlaşılmasından endişe etmişti. Gizleyecek gücü kendisinde bulamamıştı.

En iyisi uzaklaşmak, kaçmaktı…

Anne ile kızını baş başa bırakıp, yoğun duygulara budanan ruhunu onlardan kaçırmak için can atıyordu.

Güneşin ufukta son demlerini yaşaması, gri tavanın yeryüzünü örtmesi gibi delikanlının yüzüne gri renk hâkim olmuştu. Gülen gözleri solgun bir yaprak gibi canlılığını yitirmişti.

Müzeyyen Hanım, bilerek veya bilmeyerek delikanlının damarına basmıştı. Onun Nilüfer’e karşı hislerini bilmediği belliydi.

Yoksa bir dakika dahi evde tutar mıydı?

Ancak son zamanlarda evin hanımının ona karşı davranışları da değişmeye başlamıştı. Çok sevdiği kadim arkadaşı Müberra Hanım da kızıyla ilgili düşüncelerini iyice hissettirmişti. Uzun boylu, dalgalı saçlı oğlu Refik için kızını istemeye geleceğini biliyordu.

Anne, heyecanlı ve pürtelâş halindeki kızına yardım etmenin huzurunu yaşıyordu. Rengârenk orlon dolu masanın bitişiğindeki sandalyeye oturdu.

Kendisini orlonların arasındaki ahenge kaptıran kız da içinden şarkı mırıldanıyordu. Annesi de tıpkı Muhsin gibi onu izlemeye başlamıştı. Kadın, delikanlının yanlarında fazla kalmasından huzursuz olmuştu. Bu yüzden bahçeye çıkmasını istemişti.  

Ayrıca, kızıyla baş başa konuşmak istiyordu. Orlonların güzelliğinden bahsederken, asıl konuya girmeye çalıştı. Bahanesini güçlendirecek kelimeler arıyordu…

Aniden yeniden gülümsedi. Beyaz dişleri ışıl ışıldı…

“Kızım biliyorsun insan yaşamı hikâyeye benzer. Hiçbir şey aynı yerinde kalmıyor. İnsanlar annelerini ve babalarını seçme hakkına sahip değildir. Rabbimiz nasıl uygun görüyorsa bizler de o şekilde dünyaya gözümüzü açıyoruz”

Annesinin sözlerine dikkat kesilen Nilüfer, “Evet anne haklısın. Allah beni çok seviyor. Çok şanslıyım sizin gibi anne ve babaya sahibim” dedi.

Elini kızının yüzüne dokunduran ve yanaklarını okşayan Müzeyyen Hanım, “Senin gibi nadide bir çiçeğe sahip olduğumuz için biz de şanslıyız evladım. Şükürler olsun seni sağ salım büyüttük, bugünlere getirdik” diyerek mutluluğunu ifade etti. Bu sırada gülümseyen Nilüfer, annesinin eline bir öpücük kondurdu.

“Yavrum küçükken yüzüne gülümseme nasıl da yakışırdı. Zaten çocuklara gülümsemek çok yakışıyor. Şimdi de büyüdün o güzel yüzünde gülümseme nasıl da şık duruyor”

“Anneciğim teşekkür ediyorum. Ne kadar güzel şeye sahipsem hepsinin özünde sen varsın”

Kızının yüzünü göğsüne bastıran kadın, “Allah seni hep mutlu yaşatsın”

“Anne hep birlikte inşallah”

“Şey kızım sana bir konudan bahsetmek istiyorum. Artık yetişkin genç kız oldun”

Yüzündeki gülümsemenin yerini tebessüm alan kız dikkat kesilmişti.

“Dinliyorum”

“Şey, hani biliyorsun komşumuz Müberra Hanım bize oğlundan bahsetmişti”

Yüzü ciddileşen kızın yanakları kızarmıştı.

“Yavrum ben anneyim. Anneler evlatlarından önce hisseder. Allah öyle yaratmış. Koruma güdüsü bizim içimizde var. Bu yüzden hislerimde genelde yanılmam”

“Anne biliyorum lütfen devam eder misin?” diye sabırsızlığını döken kız annesine bakışını sürdürdü.

“Oğlu Refik biliyorsun çocukluğundan bu yana birbirinizi tanıyorsunuz”

Nilüfer, annesinin dudağından dökülen kelimelerin hangi cümleye anlam katacağını kavramaya başlamıştı.    

“Evet, annesini ve babasını çok seviyorum” dedi.

“Kızım, hissettiğim kadarıyla onlar seni oğullarına düşünüyorlar”

“Öyle mi?”

“Çocuk yakında izinli olarak evine dönecek. Geldiği vakit ziyaretimize gelecekler. Allah’ın emri peygamberin kavli ile seni bizden isteyecekler”

Yüzüne utanma duygusu serilen kız başını ipliklerin üzerinden kaldıramadı. Annesinin gözlerine bakamayacak kadar kendisini baskı altında hissetti. Vücudu ile beyni arasında kavga yaşamaya başlamıştı. Annesine baktığı vakit ne söyleyeceğini bilemiyordu. En iyisi kulaklarını iyice açıp sözlerini dinlemekti. sy.160

ELLİ DOKUZUNCU PAYLAŞIM :

“Kızım ne diyorsun? Seni istedikleri vakit onlara olumlu cevap verelim mi?”

Hayatı ile ilgili çok mühim bir kararın arifesinde olduğunun farkına varınca gözlerini kaldırıp annesine baktı.

“Şey siz nasıl münasip görürseniz öyle olsun”

“Yani Refik’in eşin olmasını istiyorsun öyle mi?

“Anne olur ancak ya babam?”

“O da o aileyi ve Refik’i seviyor. Hayır diyeceğini sanmıyorum. Öncelikle senin kararını almak istedim. İnşallah babana da bu konuyu açacağım. Sen bilmezsin. İnşallah evlat sahibi olduğun vakit anlayacaksın. Evladını kocaya vermek kadar çok müstesna bir durum azdır desem yeridir. Bir yönüyle yuva sahibi olacağı için seviniyorsun, bir yönüyle de yuvandan bir kuşun uçup gideceğini düşünerek üzülürsün. Bu duyguyu annemde yaşamıştım. Rahmetlinin sevinç gözyaşları daha sonra hüzne karışmıştı. Sevgili babacığımı Balkan cephesindeki savaşta kaybettikten sonra iyice yalnız kalmıştı. Allah’tan abim yanındaydı. Bir süre hayata tutunmaya çalıştı ancak sonra direnemedi…”

Bu sırada Müzeyyen Hanım’ın gözünde yaş birikmişti. İki eliyle kızının elini sımsıkı tutarken aniden ağlamaya başlamıştı.

“Sen doğduğun gün annemi kaybetmiştim. Bir kapımdan hayat girmiş, diğer kapımda ölüm çıkmıştı… Ah kızım senin sevincini yaşayamamıştım. Allah sana güzel günler hediye etsin, inşallah”

Annesinin elini defalarca öpen kız da gözyaşına boğulmuştu.

Bostandaki sebzeler suya dolmuştu. Aralardaki küçük kıvrımlardan taşıyordu. Kıvrılarak küçük evin önüne kadar geldiğini fark eden Seyit Efendi çıplak ayakla dışarı koşmuştu. Bu sırada göz göze geldiği Muhsin’in yaşa bulanmış yüzüne kilitlendi. Tıpkı bostana dökülen su gibi…

İki elini yana açan adam ismini tekrarladı…Muhsin oralı olmamıştı, duymamıştı bile…

“Evladım ne yapıyorsun?”

Aniden göz kapakları irice açılan delikanlı adeta narkozdan çıkmış gibiydi.

“Çıplak ayakuçları suya bulanmıştı.

“Ah, beyim kusura bakmayın” der demez gidip çeşmenin düğmesini çevirdi.

“Evladım delirdin mi? Ne yaptığını sanıyorsun?”

“Şey efendim bir an rahatsızlandım. Ne yaptığımı bilemedim. Buhran geçiriyor gibi oldum”

Yaklaşarak çocuğun iki kolunu tutan adam yüzüne dikkatle baktı. Göz kapakları iyice ıslanmıştı.

“Şimdi iyi misin, bir şeyin yok ya?”

“Şey, efendim iyiyim. En iyisi bostana yayılan suyu kovalarla kuyuya boşaltmak, sanıyorum”

İki eliyle belini tutan ve başını yana bırakan yaşlı adam, “Ah evladım ah. Sen beni ne zaman dinleyeceksin? Niçin bildiğini yapıyorsun? Evladım şunu iyi bilmelisin, sopa iyi insandan utanır ve kaçar ancak kötü insanı da sopa düzeltir. Bak evladım sen aklını başına almaz isen kendinle birlikte hepimizi mahvedeceksin. Niçin böyle yapıyorsun?”

Dönerek adama bakan delikanlı zoraki gülümseyerek, “Efendim merak etmeyin” diyerek yeniden çalışmaya koyuldu…

 Yaşlı adam, “Sen tek başına halledemezsin. Ben de yardım edeyim” diyerek kovayı eline aldı. İkisi de saatlerce çalışarak suyu boşalttılar.

Ardından ellerine yer bezini ve Arap sabununu alarak çamuru temizlemeye başladılar. Konağın bahçesindeki yürüyüş yolundaki taşları iyice yıkayarak parlattılar. Kirlenen kameriyenin yanındaki kilimleri, yastıkları ve minderleri iyice temizlediler. Kurumaya yüz tutan çamurları da demir çubukla attılar. Kirlenen çamaşırları da bahçenin içindeki sepetin içerisine attılar. Saatlerce dur durak bilmeden iki büklüm eğilerek çalışan Seyit Efendi çok yorulmuştu. Olup bitenden haberleri olmasını istememişti. Tüm suç delillerini adeta ortadan kaldırmayı bilmişti. Efendilerinin böyle şeylerden huzursuz olacağını biliyordu. Belirli bir düzenin belli belirsiz sebeplerle bozulmasından haz etmezlerdi. Bu yüzden delikanlıya yardım etmişlerdi.

Biliyordu ki her şeyin ortaya dökülmesi ona büyük zarar verecekti…

Ancak, o tüm bunların farkında mıydı?

ONÜÇ

Kış kendini hissettirmeye başlamıştı. Havanın sert ve soğuk olması insanların yaşamını olumsuz etkiliyordu. Şiddetli rüzgârın ıslığı kulaklardan beyne ulaşıyor adeta ürperti yüklüyordu.  Dalından kopan yapraklar yaşlı bir insanın savrulması gibi yere seriliyordu.

Büronun balkonunun camından bahçeyi izleyen Munis Bey üzüntü içerisindeydi. Yorgun gözlerini açık tutmakta zorlanıyordu. Naif bir kişi olarak tanıdığı ve kısa zamanda çok sevdiği Halim’in feci sonundan çok etkilenmişti. Kafasını kurcalayan sorunun cevabını bir türlü bulamıyordu. İşine bu kadar sadık bir insan bu oyuna nasıl gelebilmişti? Bir an sinirle kaşları çatıldı. Bahçenin ağaçlarında huzursuzca gezinen kargaların martılarla kavgasını izliyordu. Aşılanacak ağaçlara gözünü kestiren martılar kargayı avlamak için pençelerini ve gagalarını kullanıyordu. Yırtıcı hayvanın pençesine bölüm düştüğü an kurtulması mucize olurdu.

“Ülkemiz zor günler geçiriyor. Savaşlar, yokluk, sefalet, iç kavgalar, leş kargası ülkelerin temsilcilerinin baskısı, paşaların mevki ve rütbe sahibi olmak için kapıldıkları ihtirasları…”

Munis Bey’in canı sıkkındı. “Ah bir tanıdığının ölümünden sonra kederle dolmak ne kadar güç bir şey” diye geçirdi içinden. sy.163

ALTMIŞINCI PAYLAŞIM:

“Munis, bundan böyle artık bazı günler geceyi büroda geçireceksin, değil mi?”

Başını çevirdiğinde iş arkadaşı Süleyman Bey’in yüzü ile karşılaştı. Hemen yan tarafından ayakta bahçeyi izliyordu.

“Evet, Süleyman maalesef öyle olacak”

Munis Bey’in üzüntüsünü gidermeye çalıştı. Elini omzuna bıraktıktan sonra, “Biliyorum çok üzgünsün. Biz de senin gibi üzgünüz. Yapacak bir şey yok. Allah taksiratını affetsin. Lakin”

Bu sırada kaşlarını kaldıran Munis Bey, “Lakin ne?”

“Bilmiyor musun?”

“Süleyman neyi bilmiyor muyum?”

“Vah Munis bir de aynı ortamda arkadaş olarak çalışıyoruz. Halim son zamanlarda kumara düşkündü. Şu büromuza gelen para babası alçaklar onu yoldan çıkardılar. İçkiye ve kumara alıştırdılar.  Balat sahilindeki eğlence yerlerinin müdavimi olmuştu. Şu Samuel denen adam var ya işte o alçak yaptı”

“Nasıl yaptı?”

“Oğlu ile yanındaki şebek kafasına girdiler. Onun tüm masraflarını karşıladılar. Eğlencesi, yemesi, içmesi hep onlar tarafından karşılanıyordu. Bunu herkes biliyordu. Lakin sen çok eski olmadığın için fark edemedin. Biz onu kaç kez uyardık. Dinletemedik” 

Munis Bey, “vah vah…” diye sızlandı. Üzüntünün yerini bu kez sızlanma almıştı.

“Peki, bu adamın evi, eşi, çoluğu ve çocuğu yok mu?”

“Olmaz olur mu? Tabi ki var. Lakin çok feci durumdalar. O gün birkaç paket yiyecek alıp evine götürdüm. Üç tane evladı var. Elden ne gelir ki?”

“En büyüğü kaç yaşında?”

“Vahit isimli 15 yaşında bir oğlu var”

Munis Bey gözlerini kıstı. Bir süre düşündü. Demek ki durumları hiç iyi değil. Bu insanlara şimdi kim bakacak?”

Derin bir nefes alan Süleyman Bey, “Munis, bu Halim keratası yaşıyorken de bir işe yaramıyordu. Aldığı, verdiği, yediği belli değildi. Gece işten çıkar çıkmaz soluğu eğlence yerinde alıyordu. Kaç kez evine eşeğin sırtında götürmüşler. Bir gün kadıncağız öylesine kızmış ki; ‘ben bu deyyusu içeri almam kaldırıma bırakın” demiş.

“Ya öyle mi?”

“Evet, adam sabaha kadar kaldırımda uyumuş”

“Peki ya çocukları onlar bir şey yapmamış mı?”

“Kesinlikle ellerini dahi sürmelerine izin vermemiş. Eline sopayı almış hepsini korkutmuş”

“Vah vah… Neler işitiyorum böyle? Bu adamdan her şey beklenir. Biliyorsun büromuzdaki en nazik evrakları alıp kaçakçı zümresi tüccara götürüyormuş”

Elini pencerenin eşiğine bırakan adam, “Böyle bir insandan her şey beklenir”

Kadına ve çocuklarını merak etmişti. Şimdi ne haldeydiler.

Adamdan, Halim’in evinin adresini alır almaz kalın yün kıyafetini sırtına geçirdi ve çıktı…

Öğlene doğru lapa lapa kar yağışı başlamıştı. Sokaklar ıssızdı. İnsanlar evlerine erken çekilmişti. Munis Bey, yüzüne çarpan beyaz karlara rağmen ilerleyişini sürdürüyordu. Ara sıra fesi başından kopacakmış gibi olsa da eliyle düzeltiyordu. Nihayet Balat sahiline inmeden dar bir sokağa girdi. Demir parmaklıklı eski evlerin önünde çocuklar birbirleriyle şakalaşıyor. Fakir ailelerin güzleri gülen neşeli çocuklarıydılar. Yokluğun ve sefaletin farkına varamayacak kadar mutlu görünüyorlardı.

Munis Bey, içinden “Hangi çocuk olursa olsun gülmek yüzlerine çok yakışıyor. Ah bizler de hep gülebilseydik. Yetişkinlerin yüzünde de lüks duruyor” diye geçirdi.

Sobalardan püsküren yoğun duman evlerin tepesinde adeta kuş sürüsü gibi geziniyordu. Kapının pervazları maviye boyalıydı. Karşısında da bir bakkal vardı.

“Tamam, burası olmalı. Süleyman’ın tarif ettiği yere benziyor” diye düşündü. SY.166

ALTMIŞ BİRİNCİ PAYLAŞIM:

Parmağı demir tokmağa gitti. Birkaç kez vurdu. Ancak açan kimse yoktu. Umudunu kesmek üzereydi. Dönüp bakkala sormak istedi. Tam bu sırada içeriden paslı demir cızıltısı duyuldu.

Aniden tekrar kapıya yüzünü çevirdiği vakit yüzünü somurtmuş bir kız çocuğuyla karşılaşmıştı.

Zoraki gülümseyerek, “Yavrum Halim Efendi’nin evi burası mı?” diye sordu. Saçları dağınık zayıf ve beyaz yüzlü kız başını öne eğdi. Bu sırada arkasında hırçın yüzlü bir delikanlı bitmişti.

“Ne istiyorsunuz?”

“Şey, evladım Halim Bey’in evi burası mı?”

Munis Bey’i kuşkulu gözlerle baştan aşağı süzen delikanlı, “Evet niçin soruyorsunuz” diye sert karşılık verdi.

“Ben kendisinin iş arkadaşıyım. Birlikte çalışıyoruz. Adım Munis”

Aniden gözleri parlayan çocuğun dudağına gülümseme yayıldı.

“Munis Bey, sizsizin demek”

Bir an cesaretlenen adam, “Şey evet ben Munis’im. Siz de Halim’in oğlu Vahit olmalısın?”

“Evet efendim. Babam sizden sıkça bahsederdi. Çalışkan ve iyi bir insan olduğunuzu söylerdi”

“Allah rahmet eylesin”

Kapıyı ardına kadar açan çocuk, “Buyurun içeri girin” diyerek eliyle yol gösterdi. Basık tavanlı küçük ve koyu avludan içeri adım atan adam, kendini buz gibi soğuk bir odadaki sedirde bulmuştu.

İlk başta kapıyı açan küçük kız da halının üzerindeki erkek kardeşinin yanına geçip oturdu. O da üşümemek için kalın yün battaniyeye sarındı. Her nefes alıp verişte ağızdan beyaz duman yayılıyordu. Ayazın etkisi hissedilmeye başlanmıştı.

Küçücük sobanın ateşi kendisini bile ısıtmıyordu. Borularının üzerinde kuruması için bırakılan ıslak ve nemli kıyafetler vardı. İçerisi kir ve nem kokuyordu.

Munis Bey’in yüreği ezilmiş, gözleri dolmuş, boynu bükülmüştü.

“Ah nasıl da fark edememişim? Bu yaramaz adamın vaziyetini önceden bilseydim belki kurtarırdım” diyerek içten içe kendisine kızdı. Minik çocuklar ara sıra dişlerini gıcırdatıyordu.

İçi ezilmişti.

“Vah yavrularım vah”

Munis Bey, odadan çıkan abilerinin gelmesini bekliyordu. Bir süre sonra yüzünü atkı ile örtmüş bir kadın içeri girdi.  

Yalnızca yüzü görünüyordu. Pencereden sızan ışıkta gözlerindeki yorgunluk iyice kendini gösteriyordu. Başını hafif yana eğen kadın yorgun sesiyle “Efendi hoş gelmişsiniz” dedi. Yerinde doğrulan Munis Bey de aynı şekilde karşılık verdi.

Önce yanındaki oğluna baktı ve daha sonra yeniden yüzünü kadına çevirdi.

“Siz Halim’in eşi olmalısınız?”

Boynunu hafif bükerek ürkek şekilde bedenini geri çeken kadın:

“Evet efendim. Ben Halim’in eşiyim” SY.169

ALTMIŞ İKİNCİ PAYLAŞIM;

Munis Bey’in yüzüne hüzün çökmüştü. Gözleri küçülmüş, yüreği ezilmiş ve içi yeisse bürünmüştü.

“Başınız sağ olsun. Allah rahmet eylesin”

“Allah razı olsun”

Munis Bey, Vahit’in önüne bıraktığı çaydan birkaç yudum aldı. Daha sonra vaziyetlerini sordu. Yüzünü örtmek için uğraş veren kadın, odanın halini göstererek, “Halimiz perişan. Beyimin eline bakıyorduk. O işinde gücünde iken iyiydik. Evimiz Fatih Camisinin aşağısındaydı. Mutlu ve huzurluyduk. Geçinip gidiyorduk. Bir süre sonra evimize daha önce hiç görmediğim, süslü ve pahalı eşyalar getirmeye başladı, üzerine ve bizlere kıyafetler aldı. Ancak, ben giyinmedim. Şüphelendim. Daha sonra alışkın olmadığı halde alkollü gelmeye başladı. Önceleri kızdım. Ancak çare etmedi. Bir süre sonra evimizle ilgilenmemeye başlamıştı. Komşulardan işittim ki eğlence yerlerinin müdavimi olmuş. Yüzünü dahi az görmeye başladık. Evimizi sattı. Bizi bu harabe ve kümes gibi yere taşıdı. Yemek yapacak yiyecek bulamıyordum. Kimi gün sabah kahvaltısıyla günümüzü geçirmeye çalışıyordum. Yavruma süt vermek zorundaydım. Onu emzirirken bile evlere temizlik yapmaya gittim. Yavrularımın rızkını çıkarmak için zengin gayrimüslim ailelerin evlerine temizliğe gidiyorum. Halim’in öldüğünü işittiğimde üzüldüm. Çocuklarımın babası ne de olsa. Elimizden bir şey gelmiyor. Allah günahlarını affetsin”

Ağzından son kelimeler düşer düşmez gözyaşına boğulmuştu. Munis Bey’in de gözü bulanmıştı. Karanlık odada hislerini gizlemeye çabalıyordu.

Evin vaziyetini görmüş, çocukların nasıl yaşadıklarına şahit olmuştu.

“Bir şeyler yapmak lazım” diye mırıldandı.

Yerinden kalkar kalkmaz çocukların en büyüğünün yanına yaklaştı. Cebinden çıkardığı tomar parayı iki eline tutuşturdu.

“İhtiyaçlarınızı giderin. Evinize odun, kömür ve de yiyecek alın Hasta olacaksınız”

Gözleri irice açılan ve sevince boğulan çocuk başını uzatarak adamın elini öpmek istedi. Bu ani hamleye karşılık veren Munis Bey elini geri çekmişti. 

Munis Bey’in bu davranışından duygulanan kadın yalvarırcasına söylenmeye başlamıştı.

“Allah başınızdan yağdırsın” 

Adam dış kapıya yaklaştığında geri dönerek, “Size eşinizin hizmetlerinden dolayı devletten maaş bağlatacağım. Her ay geçiminizi sağlamaya yarayacaktır” diyerek müjde de vermişti.

Dışarı çıktığında lapa lapa düşen kar kesilmişti. Gökyüzü kararmaya yüz tutmuştu. Bu havada vapurda olmazdı. Yokuş yukarı yolu tırmanarak yeniden bürosunun yolunu tuttu. Orada kendisine hazırlattığı yatağında geceyi geçirecekti. sy.172

ALTMIŞ ÜÇÜNCÜ PAYLAŞIM

BÖLÜM ONDÖRT

Şam’dan, Kahire’den, Batum’dan ulaşan şikâyetlerin tükeneceği yoktu. Devlet-i Ali bir yandan emperyalistlerin baskılarıyla boğuşurken öte yandan bu karışıklıktan faydalanarak yabancı ataşelerle iş tutan, kaçakçılık yapan fırsatçı tüccarlarla mücadele etmeye çabalıyordu.

Üç kıtada toprakları korumak için soğuk veya sıcak havada zor şartlarda savaşan askerler açlık yaşıyordu. Kendileri için ayrılan hububatları tarlalardan kaçıran tüccarlar büyük bir aymazlık içerisindeydiler. Askerler için depolanan hububatlar bile bir şekilde kaçakçılar tarafından trenlerle, gemilerle veya hayvanlarla taşınarak şehirlerdeki komisyonculara ulaştırılıyordu. 

Babıali Baskını’nı gerçekleştirdikten hemen sonra devlet idaresine el koyan İttihatçı kadronun ilk yaptığı icraatlar arasında İngiliz tüccarlara her türlü ticari ayrıcalığı sağlamak olmuştu. Bu durum zaten yok denecek kadar az olan yerli ticareti tamamen çökertirken, gayrimüslim tüccarların serbestçe zenginleşmesine ve ticaret yapmasına yol açmıştı. Tüccarlar büyükelçilikler, konsolosluklar ve ataşelikler vesilesiyle kıtalar arası denizaşırı ticaret yapma imkânı bulmuşlardı. Yabancı firmalar ve tüccarlar artık büyük bir ayrıcalığa sahipti. Vergi vermiyorlar, istedikleri deniz rotasında seyir yapıyorlar ve ballı ticaretlerini yapıyorlardı. Devlet bu tüccarların yaptığı kanun dışı faaliyetlere yönelik tahkikat yapmaya da cesaret edemiyordu. Osmanlı adeta kelepçeye bağlanmıştı. Kendi içerisinde kendi iradesini ortaya koyacak gücünü kaybetmişti. Padişah 5. Mehmet Reşat sadece bir isim olarak varlığını sürdürüyordu. Başkomutan Vekili Harbiye Nazırı Enver Paşa için Almanlara, 4. Ordu Komutanlığı görevine atanan Cemal Paşa için Fransızlara ve Dâhiliye Nazırı Talat Paşa da azılı düşman olan Ruslar dâhil tüm milletlere karşı haddinden fazla nazik davranıyorlardı.

Şımaran bu milletler istedikleri şekilde ticaretlerini sürdürüyorlar ve kasalarını dolduruyorlardı. Bu durumdan en karlı çıkanlar ise Musevi cemaatler oluyordu. Abdülhamit döneminde az sayıda göç eden bu milletler, ebedi gayeleri olan Filistin topraklarına akın etmeye başlamışlardı. Bu büyük tehdidin farkına varacak ne kadro, ne yönetim ne de bir isim vardı! Filistin topraklarına yerleşen Museviler gizli olarak toprak sahibi olurken aynı zamanda ticaret yaparak silahlanıyor ve zenginleşiyorlardı. Onlara ilgi gösteren bazı Arap kabileler bulunsa da diğerleri Osmanlı Devleti’nin askeri olarak emperyalist güçlere karşı savaşıyordu. Her geçen gün devlet için tehlike zilleri çalıyordu. Ancak, genç kadro bunun farkına varacak tecrübe, birikim ve ferasete sahip değildi…

Bizans surlarından kalma duvarların da destek verdiği soğuk zindanda tutulan Papaz Markiz Kirkor’un saçı ve sakalı iyice uzamıştı. Bir haftadır kimseyle görüştürülmemişti. Her ne kadar yabancı ataşeler yine Bab-ı Ali ve nazırlar nezdinden girişimlerde bulunmuş olsalar da başarılı olamamışlardı. İngiliz Ataşe Reuters de birkaç makamın eşiğini aşındırmıştı. İş ortağı ve dostu Samuel’in baskısıyla bu girişimlerini ısrarla sürdürüyordu.

İşin ucu Filistin’e ve Gazze’ye silah taşınması vardı. İşin bir ucunda da insan kaçakçılığı ve hububat kaçakçılığı vardı. Tüm bu işlerin arkasında devleti içten içe çürüten faaliyetlerde bulunan yüzü bilinmeyen ancak isimleri korku salan kişiler vardı. Devletin en zor günlerinde kendilerini bir şekilde kamufle etmeyi başarmışlardı. Bu kişilerin çok önemli ayak işlerini belli etmeden yapan din adamları, memurlar, saray çalışanları, askerler, polisler bile vardı…

Onlardan birisi de Papaz Kirkor’du. Karşısında Rahmi Yüzbaşı ve hemen yanında da Munis Bey vardı. İki tüfekli asker de uzaktan temkinli şekilde onları izliyordu. SY. 175

ALTMIŞ DÖRDÜNCÜ PAYLAŞIM:

“Bak Kirkor Efendi seni son kez uyarıyorum. Eğer bizimle iş birliği yapıp bu adamların tüm foyalarını açıklarsan yurt dışına çıkmanı sağlarım. Sen ve Halim’in küçük birer böcek olduğunuzu biliyorum. Sizleri sadece getir götür işinde kullanıyorlardı. Elimizdeki dosyalarda kaçakçılık faaliyetleriyle ilgili yeterli bilgi var. Ancak eğer sen bize yardımcı olursan dosyada açık kalan tüm hususları da tamamlamış olacağız”

Gözlerini kapatıp istavroz çıkaran adam hiçbir şey duymamış gibi davranıyordu.

“Yahu bırak şimdi duayı da bize yardımcı ol. Hem de din adamı olacaksın. Niçin bu alçaklarla işbirliği yaptınız? Madem, seni yaratan Allah’tan bu kadar korkuyorsun, niçin ülkene zarar verecek faaliyetlerin içinde yer aldın?”

Bu sırada Munis Bey, kadife sesiyle adamı ikna etmek için birkaç kelime savurdu. Halim’in düşürüldüğü durumu anlattı.

“Papaz Efendi, bu adamlar sana acımazlar. Romalılardan kaçıp Şapellere veya yer altında inşa edilen kiliselere sığınarak ömürlerini orada münzevi hayat sürerek sonlandıran insanlardan utan.  Onlar en azından kendi inançlarının ve ideallerinin peşinde hayatlarını sonlandırdı. Sen ise burada yasa dışı işlere bulaşmış bir din adamı olarak bulunuyorsun. İnan ki onlar seni hiç umursamıyorlar. Burada bir fare gibi çürür gidersin. Umurlarında bile olmaz”

Dualarla mırıldayan ağzını irice açan adam, “Benden ne istiyorsunuz?” dedi.

Aniden yerinde diklenen Yüzbaşı, “Bu adamlarla hangi faaliyetlerde bulundun, onlara hangi yardımlarda bulundun, yaptıkları kirli işlerle ilgili neler biliyorsun?”

“Siz beni hangi saikla suçluyorsunuz? Beni neyle suçladığınız bilmek istiyorum”

Sinirlenen Yüzbaşı elini savurarak bir tokat atmak için can atıyordu. Nefes alışverişi hızlanmıştı. Munis Bey farkına varır varmaz elini adamın elinin üzerine koydu. Kaşlarıyla işaret yaparak sakinliğini korumasını istedi.

“Papaz Efendi, Halim niçin senin yanına geldi? Samuel’in şirketine niçin gidiyordunuz?

Zoraki gülümseyen adam küçümseyici bir bakış atarak başını önüne eğdi. Suskunluğunu devam ettirdi.

Derin dehlizlerden zindanı çepeçevre saran hücrelerin deni kapıları ve anahtar sesleri duvarda yankılanıyordu.

Tekrar başını kaldıran ve Yüzbaşı’nın gözlerine bakan adam kararlı duruş sergiliyordu.

“Bana yurt dışına çıkmam ve hapisten çıkarılmam için imzalı resmi bir evrak getirin. Kudüs’e gitmek istiyorum. Aksi halde ağzımdan tek kelime alamazsınız”

Bu sırada çantasını karıştıran Yüzbaşı evrakların arasından bir kâğıdı çekip aldı. Heyecandan eli titriyordu.

“Al sana evrak. Ben bir Türk subayıyım. Asla yalan söylemem. Buraya gelirken evrakını hazırlayıp gelmiştim. Bu yüzden seninle bu kadar güçlü ve açık konuşuyorum”

Evrakı eline alan adam okumaya başladı. Dâhiliye Nazırlığının imzalı bir evrakıydı. İtirafta bulunması karşılığında serbest bırakılacağı ve istediği yere gidebileceği yazılıydı.

Evrakı alır almaz göğüs cebine koymak istedi. Ancak, Rahmi Yüzbaşı sertçe çekerek yine dosyalarının arasına koydu. Eli havada kalan Kirkor bozulmuştu. Belli etmemeye çalıştı.

Peki, o zaman sorun ben de cevaplayayım…

“Oh be” diyerek derin bir nefes alan Yüzbaşı dönerek Munis Bey’e gülümsedi.

Soğuk ve karlı havalar aralıklarla bir hafta etkisini göstermişti. Anadolu Yakası’nda oturanlar zor günler yaşamıştı. Birkaç gün evlerine gidememişti.

Adeta Yarımada’da mahsur kalmıştı. Odasındaki kanepede uyumaktan beline ağrılar girmişti. Soğuk algınlığına yakalanmıştı. SY.178

ALTMIŞ BEŞİNCİ PAYLAŞIM :

Üstüne üstlük yürütülen operasyonlarda da önemli rol oynadığı için dinlenmeye vakit bulamıyordu. Havaların düzelmesi üzerine konutuna vardığı gün kendisini kapıda karşılayan kızı Nilüfer, gözyaşına boğulmuştu. Boynuna sarılmış uzun süre başını omzuna bırakıp kalmıştı.

Büyük bir duygu yoğunluğu yaşayan Munis Bey kızının saçını okşarken, gözleri tam karşısında hüzün dolu bakışlarla izleyen Muhsin ile kesişti.

Nilüfer, kendisini geri çekince gülümseyerek, “Muhsin evladım sen özlemedin mi?” diyerek sevecen konuştu. İri gözleriyle sevgi dolu bakan delikanlı, “Efendim özlemez olur muyum? Siz yokken geceleri bile az uyuyarak bekçilik yaptım” dedi.

“Ah evladım öyle mi? Kendini niçin yordun?”

“Olsun efendim siz yokken eve kimsenin gelmesinden korktum”

“Sağ ol evladım. Gel seni de öpeyim”

Baba şefkatiyle çocuğun alnını dudağına götüren adam öptü.

Bu sırada belini tutarak küçük adımlarla evladı gibi sevdiği Munis Bey’in önüne atılan Seyit Efendi, çocuklar gibi gülüyordu.

“Ah evladım nasıl merak ettim bilemezsin. Her sabah namazı elimi havaya kaldırım Allah’ıma dua ettim. Sana bir şey olursa halimiz nice olur?”

Eğilerek adamın omzunu öpen Munis Bey, “Babamın yadigârı koca Seyit Efendi varken hiç gözüm arkada kalır mı?” diye mırıldandı.

Tam bu sırada yüzü una bulanmış vaziyette bahçeye adım atan Müzeyyen Hanım bir çığlık atmıştı. “Munis sen nerelerdesin?”

İki elini açarak eşinin boynuna atılan kadın sevince boğulmuştu.

Bu sırada diğerleri yüzü una bulanan Munis Bey’e gülmemek için kendilerini zor tutuyordu.

Konutta keyifli bir gün yaşanıyordu. Munis Bey, fesini ve ceketini kızına teslim etti.

Yorgun adımlarla yürüyordu.

“Hadi bakalım şöyle güzel bir Çengelköy sofrası kurun. Etli fasulyeden ve yumurtalı börekten tadalım. Ha, şerbetimi unutmayın”

Gülümseyen Nilüfer’in gözü Muhsin’e ilişti. Genç kızlığa adım atan Nilüfer, kendisine odaklanan duygu dolu bakışı ilk kez fark etmişti. Yüreğine garip bir çarpıntı inmişti. Bu sırada kolundan tutan Seyit Efendi’nin sarsmasıyla kendine gelmişti.

“Evladım hadi bakalım. Efendi Hazretleri bizden şöyle güzel bir ziyafet istiyor”

Aniden bakışını adama çeviren Muhsin, “Tamam hemen kilere geçiyorum. Küçük hanımefendiye teslim ederim”

“Hadi koş, çabuk ol koş” diye seslendi peşinden yaşlı adam…

Muhsin’in kendisine ilgi duyduğu hissine ilk kez kapılan Nilüfer, ne yapacağını bilemiyordu. Oysa onun kendisini kardeş gibi gördüğünü düşünüyordu. Zaten öyle de olmalıydı.

“Ah, annem veya babam duyarsa onu bir gün konutta tutmazlar. Ne yapsam?” diye düşünceye dalmıştı. Müzeyyen Hanım, eve gelin geldiği günden itibaren her vakit yemeği kendisi pişiriyordu. Kimsenin karışmasına izin vermiyordu. Yalnızca Nilüfer hariç…

Nilüfer de annesiyle birlikte yemek yapmak üzere mutfağa geçmişti. Bakır tencereye doldurduğu sebze ve meyvelerle çıka gelen Muhsin, utangaç davranıyordu.

Küçük Hanımefendinin gözlerine bakmaya cesaret edemiyordu. SY.180

ALTMIŞ ALTINCI PAYLAŞIM:

“Galiba fark etti” diye içinden geçirdi. Nilüfer genç kız hissiyle duygularını sorguluyordu. Zaman zaman Muhsin’e soğuk duruyordu. En olmadık anlarda ona sert uyarılarda bulunuyordu. Kendini vahşi bir savunma duygusuna kaptırmıştı.

“Şuraya bırak ve git!”

Gözü yerde boynu bükük halde mutfağın kapısından çıkan delikanlı kabahat işlemiş gibi hızlı adımlarla yürüyordu.

Biraz sonra Müzeyyen Hanım içeri girince mutfaktan nefis yemek kokusu yayılmaya başlamıştı. Masa kurulmuş, canlı yeşil sebzelerin nefis kokusu camdan üşüşen temiz havaya karışıyordu. Esen rüzgâr genç kızın saçlarını okşuyordu. Zarif parmaklarıyla yemeğinden tadarken, diğer masada oturan delikanlı da gözlerini önündeki tabağa dikmiş kaşığıyla yemeği didikliyordu.

“Evladım hadi yemeğini yesene” diyerek kolunu dürttü.

Kaşığına düşen yemeğinden tadan Muhsin, ne söyleneni işitiyor ne çevresine hassasiyet gösteriyordu. Adeta ayrı bir ortama gitmişti.

Kış bahçeye sert şekilde inmişti. Dallar çırılçıplak kalmıştı. Nilüfer’in yüzü Muhsin’in gözünde Mısır’da çok sevdiği Nilüfer çiçeğini andırıyordu. Nabzı hızla atıyor, yüreğini ürkeklik kaplıyordu. Günlerce geceler boyu Nilüfer’i düşünüyordu. Sabahın ilk ışıklarına kadar… Bir vakitler memleketinde evinin nazlı çocuğuyken, esarete doğru yola çıkarılmış, köleliğe düşürülmüş şimdi de bir mülteci, sığıntı olarak yaşamını sürdürüyordu. Tıpkı yüreğine hapsettiği sevdası gibi… Hayalleri aniden bastıran acıyla yitip gidiyordu. Nilüfer, susuz kalınca nasıl soluyor ve kamaşıyorsa sevdası da aynı durumdaydı. Sabahın ilk ışıklarındaki duyguyu gece basınca yitiriyordu. Oysa sabahları samimi ve sıcak bir his kaplıyordu, ruhunu… Vicdanı ile aklının hesaplaşması onu yoruyordu. Annesinin onu ders çalıştırırken okuduğu aşk şiirleri yüreğinde saray inşa etmişti. Nasıl da gülüyordu, inci gibi dişleriyle annesinin dudağından çıkan kelimeleri işitince. Kendine gelir gelmez gözü yeniden zarif parmaklarıyla yemeğini yiyen Nilüfer’e takılıp kalıyordu. Birkaç saniye onu seyretmesi bile ona uzun bir zaman kazandırıyordu. Perişanlığını silip götürüyordu.

Oysa ömründe çekmediği çile ve üzüntü kalmayan bilge Seyit demiyor muydu ki; “evladım hayat acıları hasretleri, kahpelikleri, yalnızlıkları ve hüsranları da bedeninde taşır…”

Delikanlı, güzel, alımlı, çiçek gibi kokan kıza yakınlaştıkça hayattan o kadar uzaklaşıyordu. 

Adeta iksirin büyüsüne kapılıp, hayattan uzaklaşıyordu. Derisi iyice gerilen, dudakları yumulan, dişleri gıcırdayan yaşlı adam sinirli şekilde alttan ayağına bir iki darbe indirmişti. Hafif canı yanan delikanlı başını dikleştirdiğinde adamın sert bakışlarıyla karşı karşıya kalıyordu

Adam, hafif gülümseyerek; “Evladım hadi yemeğimizi yiyip, küçük kulübemize çekilelim. Sen bizi masadan kovdurmak mı istiyorsun?”

Bir an kabuğuna çekilen Muhsin, ayağa kalkar kalkmaz konutun sahiplerinin masasına yanaştı:

“Şey efendim müsaade ederseniz tabakları alayım”

Evin hanımı gülümseyerek parmağıyla üç boş tabağı işaret etti.

“Tamam, bu bulaşıkları alıp mutfağa bıraktıktan sonra gidip uyuyabilirsin”

“Emredersiniz efendim”

Muhsin, ayrılırken arkasından uzun uzun bakan yaşlı adam, içten içe delikanlının adeta berduş ve perişan haline iki kat üzülüyordu…

“Ah bu garibin hali nice olacak. İnsan işte, köle olarak geldiği evde hülyalara kapıldı. Sevda insana her şeyi unutturuyor. Semtimizdeki Levantenler, askerler, tüccarlar işitirse halimiz nice olur? Beyimizi, eşimizi küçük hanımefendiyi ağızlarına dolarlar. Aman Allah’ım… ‘Beyefendinin kızı bir köleye gönlünü kaptırmış’, diyerek dedikodu yaparlar. Munis Bey’i alaya alırlar. Küçümserler…” 

Gözlerini sımsıkı yumarken içinden dua etti: “Ey Rabbim, sen yüceler yücesisin. Ne olur bu aklı başından uçmuş çocuğun aklını yerine döndür. Hepimizi berbat edecek!..”sy. 183

ALTMIŞ YEDİNCİ PAYLAŞIM

Bu sırada konutun sahiplerinin masasında ise bambaşka bir endişe geziniyordu…

Munis Bey yemeği kaşıklarken bir yandan da eşiyle sohbet ediyordu. Müzeyyen Hanım, onun yüzüne vuran endişenin farkına varmıştı. Konuşurken sesinde eski sıcaklığı hissedemiyordu.

Ağzına bir lokma bıraktı. Dişlerinin arasında çiğnedikten sonra yutar yutmaz, “Munis, bu adamlar sana bir kötülük yapmasın. Her gün getirdiğin dosyalara gömülüyorsun. Binlerce para ve altından bahsediyorsun” diye konuştu.

Omzunu silken adam, “Müzeyyen ne yapalım? Ülkemizi o alçaklara teslim mi edelim? Ben görevimi yapmazsam kim yapacak?” dedi.

“Halkısın ama bu adamların çok nüfuslu olduklarını sen söylemedin mi?”

“Müzeyyen, bu konu bizi çok aşıyor. Lakin üzerimize düşeni yapmak zorundayız. Koca Osmanlı devletinin şerefi, namusu ve haysiyeti bizim omuzlarımızın üzerine yüklendi. Altında kalıp ezilsek de bu yükü taşıyacağız. Bu kıtalararası çalışan sömürgeci şirketlerin önüne geçmek zorundayız. Ne kadar gayri ahlaki ve kanun dışı iş varsa yapıyorlar”

Elindeki kaşığı masaya bırakan kadın, “Munis, Sultan Abdülhamit’i iftira atarak suçlayan İttihatçı hükümet niçin üzerine gitmiyor? Koca İmparatorluğu kurtarmak bir tek sana mı kaldı?

Adam içerlemişti. Ne diyeceğini bilemedi? Kadını kırmaktan her vakit imtina etmişti.

O da elindeki kaşığı masaya bıraktı ve geriye yaslandı. Büyük bir çaresizlik içindeydi. Ne yapacağını bilemiyordu. Bu sırada babasının haline üzülen Nilüfer, elini elinin üzerine bıraktı. “Anne, lütfen babamı fazla üzme”

İki kolunu göğüs hizasında bağlayan kadın, “Yavrum, sokak ortasında insanlar öldürülüyor. Kimin yaptığı dahi bilinmiyor. Koca Mahmut Şevket Paşa’yı vuranlar…”

Bu sırada kadının gözünden yaşlar boşalmıştı. Eşinin başını omzuna yaslayan adam, “Ah, Müzeyyen Allah’ın izniyle bir şey olmaz. Şu işi bir halledelim. İnşallah artık böyle dosyalarla ilgilenmeyeceğim”

Hıçkırığını tutan kadın, “Söz mü?” diye sorunca adam, “Söz” diye mırıldandı.

Sandalyesinden doğrulan adam iki elini masanın üzerine bırakarak, “Şöyle nefis kokan serin bir şerbet getirin de içip rahatlayayım. İçimi hararet bastı” dedi.

Yüzündeki sevinç kaybolan Nilüfer, ilk kez böylesine bir korku yaşıyordu. İçinde bulundukları durumun ciddiyetine varmaya başlamıştı. Annesinin hislerine her zaman güvenirdi.  Bir serencamın içerisine girdiklerini anlamıştı.

Annesi mutfağa geçerken babasının yanına yaklaşan Nilüfer kulağına fısıldadı:  “Babacığım, ne olur kendine dikkat et. Bizi üzüyorsun”

Göğsü inip çıkan adam kızının elini öptükten sonra, “Yavrum merak etme dikkatli olurum” dedi.  Daha sonra kızına sevimli bir bakış atan adam Muhsin’e dönerek, “Evladım odadan udu getirir misin? Kızım biraz notalara dokunsun. Ruhumuzun derinliğine yolculuk yapalım” dedi.

Seyit Efendi ve Muhsin konuttan çıkarak kaldıkları odaya yönelirken yürek yakan udi sesi kulaklarını okşuyordu. Munis Bey, kızıyla gurur duyuyordu. Notalara sağlam basan parmaklarındaki hüneri hayranlıkla izliyordu. Müzeyyen Hanım de yanına sokulmuş vaziyette dinliyordu.

“Müzeyyen, iyi ki kızımıza udi dersi aldırmışız. Bak parmaklarını ve mimiklerini ne güzel kullanıyor”

“Haklısın, musiki insana özgürlük hissi veriyor. Güven duygusunu geliştiriyor. Hele çocuklukta başladığı vakit insan ileriki yaşlarda vücudunu kullanmayı daha iyi öğreniyor.  

“Haklısın”

Bir süre musikinin nağmelerini dinlediler… Ara sıra rüzgârın ıslığı notalara karışıyordu.

Müzeyyen Hanım’ın aklına yakın arkadaşı ve komşusu Müberra Hanım gelmişti. Eşinin omzundan başını kaldırdıktan sonra,   “Munis, arkadaşım Müberra haber göndermiş. Oğlu Refik birkaç iznini kullanmak üzere dönmüş” dedi.  

“Öyle mi? Sevindim”

“Şey, biliyor musun?”

“Anlayamadım?” Bu sırada aynı sözü sert şekilde tekrar eden kadın, eşinin kendisiyle ilgilenmediğini düşünmüştü. SY.186

ALTMIŞ SEKİZİNCİ PAYLAŞIM:

“Munis, kızımız artık ergen yaşa ulaştı. Müberra da küçüklüğünden bu yana kızımı çok seviyor. Evladı gibi görüyor.

 “Ne demek istiyorsun?”

Yine yüzünü ekşiden kadın devam etti:

“Yavrumuzu, oğulları Refik’e istemeye gelecekler”

Duyduğu sözün ardından aniden yerinden doğrulan adamın kaşı çatılmıştı.

Sanki udun sesini işitemez olmuştu.

“Müzeyyen ne dediğinin farkında mısın?”

“Munis Bey, sen halen kızımızı çocuk gibi görüyorsun. Ancak büyüdü reşit bir insan oldu. Bir tanecik evladımızın sevdiğimiz, bildiğimiz, namuslu ve tertemiz bir aileye gelin gitmesini arzu etmez misin? Hem Refik de çocukluğundan bu yana tanıdığımız ve sevdiğimiz birisi değil mi?”

“İyi ama benim kızım daha tam büyümedi ki…”

Kadın daha da sertleşmemek için kendini tutuyordu.

“Munis, sen galiba onun hep çocuk kalacağını sanıyorsun. Oysa öyle değil. Kızımız artık büyüdü. Gelinlik kız oldu”

Sessiz kalan adam o sırada cevap vermemeyi tercih ederek derin düşünceye dalmıştı. Eşine hak vermeye başlamıştı. Hem kendisi de çok tehlikeli işlere bulaşmıştı. Kalleş adamlar her an başını batırabilirlerdi. Ölmekten asla korkmuyordu. O bir İttihatçı silahşordu. Ancak…

Ses tonu düşmüştü…

“Müzeyyen galiba haklısın. Galiba değil tamamen haklısın. Kızımızın bir an önce yuva sahibi olmasında fayda var. Devletimiz de köşeye sıkışmış kedi gibi… Ne olacağını kestiremediğimiz puslu günlerden geçiyoruz. Nereye kadar düşmanını tırmalayarak uzak tutacak ki? Hem düşman bir değil, iki değil, üç değil… Böyle çetin şartlarda kızımızın sağlam bir aileye gelin gitmesinde fayda görüyorum”

Yüzü gevşeyen kadın gülümsemeye başlamıştı. Eşinin duygularına tercüman olmasından dolayı mutlu olmuştu.

“Bak kendi iç dünyana dönerek, derin düşündüğünde sen de bana hak verdin. Dünya gözüyle biricik evladımızın saadetini görmek hakkımız?”

Göğsü inip çıkan adam çaresizliğini ilan etmişti. Süngüsü düşmüş, teslim bayrağını çekmişti.

“Tamam, o zaman. Ne yapılması gerekiyorsa Veysi’nin hanımıyla birlikte yerine getirin”

“Sen merak etme. Allah’ın izniyle en güzelini yapacağız”

Ani ısınan hava yeniden serinlemişti. Musikinin hoş melodisi yine kulaklarda çınlıyordu. Udun uhrevi, büyüleyici o sihirli tınısı koca salonun her köşesini fethediyordu.

Birbirlerini kollarıyla sarıp sarmalayan karı ve koca saat hayli ilerlemiş olmasına rağmen kafa kafaya vermiş, udi ziyafetini dinlemeye koyulmuştu. Zarafet timsali kızlarıyla iftihar ediyorlardı.

Bu sırada odadaki yatağında ağlayan birisi vardı. Ut sesini dinlerken aklı çocukluğuna, ailesine gitmişti. Kahire’ye gitmişti. Şehrin kırağında kurulu küçük köyde geçirdiği çocukluğunun nağmeleriyle içlenirdi. Gözünün çeperleri yaşa bulanmıştı. Kaybettiği ailesine mi yansın yoksa gönlünü kaptırdığı güzeller güzeli Nilüfer’in umursamazlığına mı?

Yatsı namazını eda eden yaşlı adam Seyit Efendi beyaz entarisi ve beyaz takkesiyle gelip yatağının kırağına ilişti. Eliyle çocuğun saçlarını okşayan adamın da gözünde yaş birikmişti. Hüzünle yüklenmişti.

“Evladım bizler, başkalarının saadetiyle mesut oluyoruz. Buna mecburuz. Senin sevincinin kaynağı sevdiceğine kavuşmaktansa onun mutluluğuna şahitlik etmendedir. Bugün sizi izlerken öylesine hislendim bilemezsin. Nilüfer, her davranışından ne yaptığını farkına varacak yaşa ulaştı. Lakin sana küçümseyerek baktığını nasıl anlayamazsın. Senin gözlerindeki o alevi görünce kızın da bir böceğe bakışına şahitlik ettim. Evladım ne olursun aklını başına al!” SY. 189

ALTMIŞ DOKUZUNCU PAYLAŞIM

Delikanlı, her geçen gün unutmaya çalıştığı sevgisinin bir ur gibi bedenine yerleştiğini hissediyordu.

Elini kalbinin üzerine bastırdı: “Dede, ben seni çok iyi anlıyorum lakin…” diye fısıldadı.

Islak gözlerini kısıp başını iki yana sallayan yaşlı adam devam etti:

“Ah, evladım ah! İşte o elinin yerine bir taş koyacaksın. Yüreğinin üzerine bastıracaksın. Göğsün her yükseldiğinde bastıracaksın. Senin kalbinin ilacı bu! Eğer sevgine sadık biri olmak istiyorsan seni sevemeyecek kadar yüce duygularla yüklü sevdiceğinin mürüvvetini hayal et. Onun mutluluğuyla dol ve kendini teselli et. Ancak bu şekilde hayatını sürdürebilirsin. Aksi halde sana yaşama hakkı verilmeyeceğini anlamalısın”

Sırtını dönen Muhsin, artık bir şey işitmek istemiyordu. Sinirleri iyice gerilmişti.

Misafir bile olmadığı konutta bahçedeki kuşlar kadar özgür olmadığını biliyordu. Sevmeye, sevilmeye, ilgi duymaya bile hakkı yoktu. Kaderci bir toplumun evladı olarak dünyaya gelen delikanlı, henüz birkaç yıl geçmişti ki asi yönünü de sergilemeye başlamıştı. Başkaları tarafından anlaşılamayan ve tahmin edilemeyen tepkinin farkına yalnızca yaşlı adam varabilmişti.

Dudaklarını birazcık aralayarak anlaşılır anlaşılmaz kısa cümleler kurdu:

“Tamam iyi anladım. Yine sözlerini aklıma yazdım. Aklım sana hak veriyor, yüreğim bana…”

Konutun koca çınarının yorgun bedeni yaşlı ruhunu taşımakta zorlanıyordu. Umutsuzca yerinden kalkarak birkaç adım attı ve başını yastığa bıraktı. Sessizce ağlarken birkaç damla gözyaşı göz kapaklarını ıslatmıştı. İki elini başının arasına aldı. Uzayıp geçmişe bir yolculuk yaptı.

Korsanlar tarafından Afrika kıtasından kaçırılıp hayalet gemisine bindirildiği gün gözünün önüne düştü. Saçı sakalı birbirine geçmiş, kaslı, kuvvetli, iri yarı korsanların eşini ve iki çocuğunu denize fırlatmalarını nasıl unuturdu? O unutsa bile Allah unutur muydu?

İki eli urgan ile bağlıyken ön dişleri olmayan pis gülüşlü adamın kucağında tuttuğu minik oğlunun, “Baba” diye seslenişini ömrü müddetince kulağına yapışmıştı. Ağacın kovuğundaki yuvasından düşen ve yırtıcılara yem olan minik yavru kuş gibi…

Hoş yıllarca ağlamaktan gözyaşı tükenmişti ya! Bu yüzden gözleri kısmen görme yetisini kaybetmişti.  Muhsin gibi getirildiği İstanbul’da izbe ve pis bir sokak arasında Çengelköylü bir gayrimüslim aileye satıldığı günü nasıl unuturdu? Munis Bey’in, merhametli ve varlıklı babasının kendisine işkence yapan acımasız adamların elinden onu kurtarışını…

Muhsin’i en iyi anlayacak insanların başında kuşkusuz kendisi geliyordu. Garip bir kuş gibi gelip konutun bahçesine konmuştu. Bahçenin küçük süs havuzunu süsleyen nilüfer çiçeklerine âşık olmuştu. Başta büyük bir neşeyle şakıyan kuş, nilüfer çiçeğinden yüz görmeyince havuzun çevresinde acıyla inlemeye başlamıştı. Göbeğindeki sarı demetleri sarıp sarmalayan kocaman yapraklar adeta çıplak güzelliği kat kat örten gelinlik gibiydi…SY.192

YETMİŞİNCİ PAYLAŞIM

Sarı gururu beyaz ise saflığı ifade ediyordu. Nilüfer’de her ikisi de vardı…

Yaşlı adam da delikanlı da bunu çok iyi biliyordu.

Elden ne gelirdi ki?

Bir evlat şefkatiyle ısındığı ve bağrına bastığı Muhsin’in içindeki yangının hiç sönmeyeceğini içten içe küllenir gibi görünse de nar gibi olacağını biliyordu.

Delikanlının nefes alıp verişinden ve gırtlağından çıkan sesinden ağladığını anlamıştı. Yüreği ezilmişti.

Delikanlı kopkoyu tavana bakıyordu.

“Evladım insan evladı taşıdığı isminin manasını ruhunda ve bedeninde korur. Büyüdükçe yaşının manasına uygun bir karaktere bürünür. Ben bunu hayatım boyunca tecrübe edindim”

Bir ara sustu. Sonra, “Beni işitiyor musun?” diye sordu. Muhsin, “Efendim dinliyorum” diye fısıldayınca adam devam etti:

“Evladım Nilüfer ismini kızımıza annesi verdi. Sizin oralarda da bu çiçeğe her zaman büyük bir saygı beslenmiştir. Gündüzleri cennet bahçesinin en güzel çiçeği olur. Yaprakları dinç, berrak ve iridir. Gören gözünü alamaz bir kez daha bakar. Eline almak ister lakin o an kaybolur, suyun altına iner! Allah’ın yeryüzüne indirdiği meleği andıran bu çiçekler nazlı, gururlu ve nazik olur. Buhrana kapılan insanlara kokusu ferahlık verir. İnsan kokusunu ciğerlerine indirdiği vakit huzur içerisinde uykuya dalar. Şifadır, rahatlıktır, berraklıktır. Acıları dindirir…”

Adamın sözünü kesen delikanlı, “Ama benim acımı dindirmiyor. Bana ferahlık yerine buhran katıyor. Ümitle beklerken kollarımda kocaman keder buluyorum” diye konuştu. Bu sırada sesi kalınlaşan adam, “Yeter artık sen haddini aşıyorsun! Daha dün geldin, Türkçe konuşmayı öğrendin, koca koca laflar etmeye başladın. Bu büyük sözleri sana kim öğretti?” diye tatlı sert azarlayınca Muhsin de cesaretlenerek, “Efendim biliyorsunuz bolca kitap okuyorum. Ben iyi bir talebeyim” diye karşılık verdi. Adam söylediklerinden hoşlanmıştı. Buna bir müddet sessiz kalarak karşılık verdi.

“Ah nasıl da unuttum? Aferin sana evladım. Hah şöyle oku, öğren. Âşık olmak senin neyine? Hem de evin biricik ve nadide çiçeğine talip olmak ne haddine?”

Zoraki gülümseyen delikanlı sözlerini sürdürdü: “Ah bu kadar zamandır hemen her gün birlikteyiz siz bile benim nasıl biri olduğumu bilemiyorsunuz. Hep hırpalanan bir çocuk olarak kalacağımı mı sandınız? Ben koca yürekli biriyim”  

“Evladım biliyorum. Senin köleliği zaten hak etmediğini çok iyi biliyorum. Rabbim seni bu yüzden böyle bir kapı açtı. Sen de akıllı çocukmuşsun ki kıymetini biliyorsun. Yalnız…”

“Yalnız ne?”

“Biliyorsun senin için bir hudut çizili. Sakın o hududun dışına adım atmayı aklından dahi geçirme”

“Anladım, haklısın. Artık uyuyalım”

“Hadi Allah rahatlık versin”

BÖLÜM ON BEŞ

Sabahın aydınlığı koyu karanlığı söküp atmıştı. Gökyüzünde güneşin simgesi halinde gezinen martılar ve balıkçıllar kıyı şeridi boyunca sıra halinde kanatlarını indirmiş bekliyorlardı.

Vapurların siren sesi sessizliği bozuyordu. Varlıklı insanları taşıyan vapurlardaki yolcular adeta şıklık yarışına girmişti. Parlak sarı renkli altın ve mat renkli gümüş alaşımlı tellerle süslü ipek kumaş kıyafetler, İngiltere’den veya Hindistan’dan, Çin’den getirilen birbirinden şık atlas, şal kıyafetler son yıllarda ilgi görüyordu Hanımların eskisi gibi eteklere veya şalvara olan ilgisi yerini rengârenk Avrupa usulü kat eteklere bırakmıştı.  Ayak topuklarına kadar inen gömlekler, yine uçkurlu şalvarlar da hanımların üzerinde şık duruyordu. Yeterince parası ve imkânı bulunan kadınlar güzel, alımlı ve şık görünmek için adeta yarışıyorlardı. Yine iskelede vapur bekleyen veya inen beyefendiler ile delikanlılar da hanımefendilere uyum sağlıyorlardı. Onlar da Frenk kıyafetlerine ilgi gösteriyorlardı. Özellikle gömlek, yelekli ceket, pantolon, tercih ediliyordu. Garptan alınarak topluma empoze edilen bu kıyafetler, beyefendilerin bedenine uyum sağladığı gibi aynı zamanda rahatlık veriyordu. Kimi fesi kimi kalpağı tercih ediyordu. Özellikle gayrimüslim tebaa başına fesi geçiriyordu. SY.195

YETMİŞ BİRİNCİ PAYLAŞIM:

2. Mahmut ile başlayan yenileşme ve değişme çabaları zaten Müslümanlar ile gayrimüslim tebaa arasındaki giyim tarzını da birbirine yaklaştırmıştı. Yüzlerce yıllık gelenek terk edilmiş kıyafet ayrımına son verilmişti. İttihatçı subaylar Almanların etkisinde kalarak bıyık tarzlarını uçları yukarı kalkık şekilde tarıyorlardı. Artık batılılaşma çabaları ordunun tepelerinde bile başlamıştı. Harbiye Nazırı ve Başkomutan Vekili Enver Paşa bile artık Alman subaylar gibi giyiniyor ve bıyıklarını onlar gibi şekillendiriyordu. Batılı giyim moda tarzı artık ordudan sivillere kadar etkisini göstermeye başlamıştı. Bu saç ve bıyıklarda bile etkisini gösteriyordu.

Gayrimüslimler, yabancı misyon şefleri ve çok ortaklı şirketler vasıtasıyla bu yeni yaşam tarzını kullanarak ayrıcalıklarını pekiştirmişlerdi. Ticarette kendilerini rakipsiz ve öncü olarak görüyorlardı. Devleti kural ve kanunlarına riayet etmiyorlardı.

Osmanlı 8 cephede savaş verirken, gayrimüslimlerin günlük yaşamında bir değişiklik yoktu. Aksine ticaretlerini sürdürerek daha da zenginleşiyorlardı. Oysa Müslümanlar evlatlarını cepheye gönderiyor, vergisini ödüyor, ticaret yapma imkânı olmamasına rağmen zor şartlarda hayatta kalma mücadelesi veriyordu.

Sarıkamış Cephesi’nde büyük bir yenilgi alınmıştı. Maalesef Ruslar Anadolu’daki yayılmacılığını arttırmıştı. Yine, Çanakkale’ye yüklenen muazzam donanma gücüne sahip İngiliz ve Fransız güçleri su kanalını zorluyorlardı. Osmanlı zor durumdaydı. Kuzey Afrika’da topraklar kaybedilmiş, Balkanlarda Yunan, Bulgar ve Sırp hâkimiyeti kurulmuştu.

Osmanlı Devleti’nin yeterince silah ve mühimmata sahip olmadığını ve dinamik kuvvetlerden mahrum olduğunu iyi bilen sömürgeci güçler topraklarını peyderpey elinden koparıp alıyorlardı. Osmanlı kovanında bal veren arı olmaktan çıkmıştı artık başıboş kanat çırpan bir böcekti!

Osmanlı dünyayı emirleri altına almak isteyen beyaz yüzlü, mavi gözlü, akıllı, yalancı ve hileci İngilizler için kendi bedeninin kaslarını kullanamayan, istediği gibi idare edemeyen insan haline gelmişti…

Osmanlı artık kendi milletini ve tebaasını terbiye edecek, besleyecek ve idare edecek gücünü kaybetmişti. Müslüman tebaa her ne kadar ecdadının memleketine sevgisini taşısa da gayrimüslimler de kat be kat dış güçlerin zaferini alkışlıyorlardı. İçten içe seviniyor ve eğleniyorlardı.

Balkanlarda, Arabistan Yarımadası’nda sömürgeci ve hileci güçlere ve onlarla iş birliği yaparak hainlik damarlarını kabartan Şerif Hüseyin adamlarına karşı savaşan askerler perişan vaziyette İstanbul’a dönmüşlerdi. Salgın yayan minik haşerelerin yuvalandığı saçları, sakalları ve bıyıkları kirden birbirine yapışmıştı. Eski ve tozlu kıyafetler içerisinde içler acısı bir vaziyetteydiler.  Dağınık ve kahredici bir çaresizlik içerisindeydiler.

Askerler, Pera’da ve Beyoğlu’nun ana caddelerinde adeta sürüyerek hastanelere taşınıyordu. Kıyafetleri yırtılmış, eskimiş ve kana bulanmış askerleri tanımak mümkün değildi. Oysa Pera’nın eğlence yerlerinde dans eden ve şarkılar söyleyenler az değildi. Yabancı konsolosluk temsilcileri, ataşeler, misyon şefleri ve onlarla işbirliği yapan insanlar tarihte eşine ve benzerine rastlanmayacak bir durum sergiliyorlardı.

Devleti yönetenler ve bürokratlar bu durumu bilmelerine ve görmelerine rağmen ses veremiyorlardı!

Devlet borç batağına da saplanmıştı. Öyle ki Çarlık Rus yasına karşı cephe açmak ve yine bir vesileyle Arabistan Yarımadası’nda söz sahibi olmak amacıyla İttihatçıları borç para vererek aldatan Almanlar da bu hazin durumdan en iyi şekilde faydalanmasını biliyorlardı…

Osmanlı rotası kaybolmuş bir gemi gibi denizde sürükleniyordu…

Galata Kulesi’nden aşağı inen cadde boyunca insanlar birikmiş olup biteni izliyordu. Meşhur ticaret firmasının bahçesinde tabancalı ve tüfekli askerler ile kolluk kuvvetleri aralıklarla bekliyorlardı. Yollar tutulmuştu. Günlük işlerine gidenlerin firmaların bulunduğu sokağa girmesine izin verilmiyordu. Büyük operasyonun güvenlik ayağını Rahmi Yüzbaşı, idari ayağını ise Munis Bey yönetiyordu. Kuşlar bile durumun ciddiyetini anlamışçasına firmaların yakınından dahi geçmiyorlardı.

Binanın tepesinde askerler geziniyor, giriş çıkışlarda kontroller yapılıyordu.

Apartmanın her katında asker bekliyordu. Kapılarda silahlı nöbet tutuluyordu. Odada patlayan gürültü koridorlara kadar uzanıyordu.

Samuel’in yüzü kıpkırmızı olmuştu. Sinirden dişlerini gıcırdatarak konuşuyordu.SY. 198

YETMİŞ İKİNCİ PAYLAŞIM :

“Bakın siz beni yalan beyanlar ve sahte belgelerle suçluyorsunuz. Sizi en yüksek makama şikâyet edeceğim”

Samuel öylesine sinirlenmişti ki. Ne diyeceğini bilemiyordu.

 “Bu adamlar kendilerini padişah gibi göstermeyi ne kadar çok seviyorlar. Hakaret etmeyi, bağırıp, çağırmayı, küfretmeyi kendilerinde hak olarak görüyorlar!” diye düşündü.

Rahmi Yüzbaşı ve Munis Bey asla geri adım atmıyorlardı. Adam, masasının üzerine yumruğunu vurarak konuşurken ağzından tükürük savruluyordu. Geçmişte yine yaptığı gizli ve kanun dışı faaliyetlere yönelik operasyonları böyle savuşturmuştu. Ve bu yöntem başarılı olmuştu. Ancak bu kez durum ciddiydi.

“Bakınız, burada Papaz Markis Kirkor’un ifadeleri var” diye davudi sesiyle karşılık veren Rahmi Yüzbaşı, parmağıyla altındaki imzayı gösteriyordu.

“O serseri yobaz adam bana iftira atıyor. Neler üfürmüş bakalım?”

Munis Bey, kaşlarını çatarak ve duruşunu daha da dikleştirerek söze girdi:

“Bakınız din adamı Markis sizinle yaptığı gizli ticari faaliyetleri tek tek anlattı. Sizin imzanızın da bulunduğu birtakım evrakları bize teslim etti”

Munis Bey’in elindeki evraka göz atan adam, “Biz o alçak ve iftiracı adamla ne yapmış olabiliriz ki?”

“Bir Filistin’deki yabancı güçlere silah sağlamak, iki insan kaçakçılığı yapmak, üç devletimizin yasakladığı tahıl, tütün gibi birçok ürünün ticaretini yapmak, dört savaş halinde olduğumuz müttefik güçlerin askerlerine yiyecek ve içecek taşımak… Daha sayayım mı?”

“Yalan bunların hepsi yalan!”

“Hemen hiddetlenmeyin biraz sakin olun” diyerek işaret parmağını adama doğrultan Rahmi Yüzbaşı, “Şu dosyalara ne diyeceksiniz?” diyerek Munis Bey’in evrak çantasını işaret etti.

“Ne varmış o dosyalarda?”

“Sizinle ilgili geçmişte tutulan tüm kayıtlar!”

“Bana bakar mısınız şu adama mı inanacaksınız benim gibi dünyada itibarlı bir tüccar olan bana mı inanacaksınız?”

O adam dediği Munis Bey’di. Rahmi Yüzbaşı, gülümseyerek, “Tabii o devletimizin asil ve namuslu bürokratına güveneceğiz”

“Hah siz beni iyi tanımıyorsunuz”

Yüzbaşı, “Hayır iyi tanıyoruz. Bu yüzden buradayız”

Konuşmalara şahit olan Samuel’in oğlu Viktor’un ayakları titriyordu. Olup biteni izlerken ara ara nefesinin kesildiğini hissediyordu.

İçinden, “Bir daha o taş zindana girmem. Ölürüm daha iyi” diye geçiriyordu.

Mahir’de ürpermişti. Daha önce şahit olmadığı bir durumla karşı karşıya bulunuyordu. Devlet hiç böyle bir operasyona kalkışmamıştı. Bundan sonraki ömrünü ya mahpus geçirecek ya idam edilecekti!

Yüzbaşı saldırıya geçerek kendilerini sindirmeye çalışan uyanık adamın oyununa gelmemişti. “Sizin yerinizde olsam hakkınızdaki suçlamaları dinler ve evrakları iyice okurdum. Neyle suçlandığınızı iyi bilmelisiniz. Siz tam aksine Osmanlı Devleti’nin şerefli subayına ve bürokratına hakaretler yağdırıyorsunuz. Cürmünüz daha da ağırlaşıyor.

“Bana karşı husumet içerisinde olduğunuzu görüyorum. Neden yaptığınızı bilmiyorum. Lakin ben sizin bana yönelttiğiniz bu suçlamaları reddediyorum”

Munis Bey, “Yerinizde olsam aceleci davranmazdım”

“Hiç de öyle değil. Siz aceleci davranarak milletlerarası hukuka aykırı davranarak, ortakları arasında İngiliz tüccarların da bulunduğu firmamıza önyargılı davranış sergiliyorsunuz”

Adam İngilizleri de hatırlatarak aba altında sopa gösteriyordu. İngilizler Büyükelçilik, Konsolosluk, Ataşelikler nezdinde harekete ederek Padişah’a, Sadrazam’a, İttihatçı kadroya ulaşabiliyorlardı. Her istediklerini yaptırabiliyorlardı. Ancak bu kez durum farklıydı.

İngilizler ve Fransızlar Osmanlıya karşı cephe açarak ortadan kaldırma ve ihata harekâtını başlatırken öte yandan da işbirlikçilerinden de destek buluyorlardı.

Munis Bey, fazla vakit kaybetmek istemiyordu. Oyalanmaları halinde operasyonun istikametinden çıkarılarak, ülkeler arası husumet noktasına getirilmesini istemiyordu. Ortada büyük suçlar ile bu suçların müsebbibi failler vardı. Hepsi gözetim altındayken ne yapılması gerekiyorsa yapılmalıydı. Aksi halde adamların gözden kaybolma yetenekleri tartışılmazdı.

“Şurada tonlarca hububat kaçakçılığı ile ilgili belge var. Siz Osmanlı askerleri ile Şam’daki ve Bağdat’taki ahali için ayrılan buğdayı üreticiden ucuza alarak büyük bir suça imza atmış bulunuyorsunuz. Ordumuz İngilizlerle ve hain işbirlikçileriyle savaş verirken, depolarda hububat olmadığını bilmiyor musunuz? 4. Ordu Komutanı Cemal Paşa’nın hububat ticaretini yasakladığını dünya âlem biliyor!” SY.201

YETMİŞ ÜÇÜNCÜ PAYLAŞIM:

Adam yalnızca mırıldanıyordu ve purosunu hışımla tüttürüyordu.

1800’lü yıllardan bu yana Filistin topraklarına yerleşen ve toprak satın alarak güç olmaya çalışan Musevilerle silah ticareti yaptın. Gemilerle oraya gizlice silah ve mühimmat taşıdın. Askerlerimiz Sarıkamış’ta giyecek kıyafet ve yiyecek bulamazken sen ve şirketlerin düşman kuvvetlere her türlü desteği sağladınız. Hatta ticaretinizi daha da güvende yürütmek ve onları cesaretlendirmek ve en iyi şekilde ağırlamak maksadıyla müttefik güçlerin subaylarına kadın bile pazarladınız! Yalan mı?”

Ayağa kalkan adam, “Yo bu kadarına izin veremem!”

“İspatla o zaman”

Munis Bey, masanın üzerine bir evrak bırakınca adamın ağzındaki puro düşmüştü. Ceviz masa dumana bulanmıştı.

“Samuel denen alçak Rahibe kıyafeti giydirdiği kötü kadınları ülkemizde bulunan yabancı misyon şeflerine, subaylara ve tüccar arkadaşlarına pazarlıyordu. Onlara her türlü imkânı sunuyordu. Devlete ait gizli sırları ve ticari bilgileri veriyordu. İmza: Markis Kirkor.

“Vay alçak hain adam. Beni sattı” diye içinden geçirdi.

“Peki, o yalancı adam nerede?”

Yüzbaşı, “Seni ilgilendirmez. Kadınların isimleri ve evlerinin adresleri bile var”

“Ne yaparsanız yapın beni yıkamazsınız. Yaptıklarınıza pişman olacaksınız”

Munis Bey, “Bu suçların cezasının ne olduğunu biliyorsunuz, değil mi?”

Bu sırada elini boynunda gezdiren zayıf karakterli ve çocuksu mizaca sahip olan oğlu Victor, ayağa kalktı. Bir daha karanlık ve soğuk zindana girmek istemiyordu. Çıktığı gün sabaha kadar annesine sarılıp uyumuştu. Geceleri kâbuslar görmeye başlamıştı. Kadınlarla keyif çattığı ve sarhoş olduğu eğlence saatleri gözünün önünden şerit gibi akıp gitti…

Babasının elini boynunda gezdirdiğini ve mendiliyle terini sildiğini görüyordu. Hemen yanında oturan suç ortağı Mahir’de sessizliğe gömülmüştü. Belki içten içe nasıl kurtulacağının hesaplarını yapıyordu.

“O şerefsiz Markis her şeyi anlatacak suç ortaklığından sıyrıldı. Ya ben? Ben ne olacağım. Bu alçak adam yıllarca emeğimi, alın terimi, zekâmı, iyi niyetimi istismar etti. Çocukluğumdan bu yana beni kullandı! Ah mahvoldum”

Omuzları düşen adam çaresizce iki elini yana açarak, “Peki bana ne yapmayı düşünüyorsunuz?” diye sordu. Bu sırada Rahmi Yüzbaşı’nın bir eli silahına uzanmak üzereydi. Adam bir çılgınlık yapabilirdi!

“Sizi İstanbul Komutanlığı merkezine götüreceğiz. Orada misafir edeceğiz. Yasa dışı elde ettiğimiz tüm varlığınıza devlet adına el konulacak”

Derin nefes alan adam, “Ya demek öyle” diye dişlerini gıcırdatarak konuştu.

Bir süre odaya sessizlik hâkim olmuştu.

Aniden ayağa kalkan Mahir, hızlı adımlarla cama doğru yöneldi. Önünü kesen askere, “Nefes almak istiyorum” dedi. Babasının kendini görecek hali kalmamıştı.

Camı araladı. Bir süre gökyüzünü izledi. Gözlerini kapattı derin bir nefes aldı. Yüzünü odaya çevirdi. Gözü yaşa bulanmıştı. Hıçkırmaya başlamıştı. Babasının, Yüzbaşı ve Munis Bey’in gözleri yerinden çıkacak gibi oldu.

“Baba beni affet. Artık dayanacak gücü kendimde bulamıyorum. Hoşça kal. Annem beni affetsin” dedi ve bedenini boşluğa bıraktı!

Koltuklarından fırlamalarına rağmen delikanlı bir anda gözden kayıp gitmişti.

“Oğlum, oğlum sen ne yaptın?” diye çığlık atan adam pencerenin pervazına kapandı. Aşağı baktığında oğlunun yere kapaklanmış bedenini gördü.

Beton zemine düşer düşmez can vermişti. İnsanlar korku ve dehşet içerisinde kalmıştı. Asker ve polisler başına toplanmıştı. Yüzbaşı, adamın da bir çılgınlık yapmasının önüne geçmek için koluna girmişti. Tam bu sırada kapı büyük bir gürültüyle açıldı.

İki askerin refakat ettiği kişi İngiliz Ataşe Williams Reuters idi. Adeta adamın gözleri yuvasından çıkmıştı. İri adam masaya kapanmış hıçkırarak ağlıyordu.

“Ah evladımı öldürdünüz. Katiller” diye bağırarak Yüzbaşı ile Munis Bey’e hakaret ediyordu.

Girer girmez Samuel’in omzuna elini bırakan adam, “Vah kardeşim benim” diyerek kulağına fısıldadı. Gözyaşı dökerken başını kaldıran Samuel, Reuters’i görür görmez boynuna atıldı.

“Bak gördün mü, bu adamlar evladımın ölümüne sebebiyet verdiler. Beni haksız yere suçlayarak hayatımı kararttılar!”

Ataşe devlet terbiyesi almış bir kişi olarak konuşmalarına dikkat ediyordu. Sakin davranıyordu. Samuel’in kirli işlerinin bir ayağı da kendisiydi. Ancak, Bab-ı Ali’deki derin ve güçlü ilişkileri yüzünden dokunulmazlık kazanmıştı. Her ne zaman takibata uğrasa demir bir el peşindekilerin tepesine iniyordu…

“Haklısın. Ben de zaten bu yüzden gelmiştim. İstanbul Komutanlığından bu operasyona son verilmesi için yazı getirdim” sy. 204

YETMİŞ DÖRDÜNCÜ PAYLAŞIM:

Doğrularak yanındaki Yüzbaşı ve Munis Bey’e bakış atan adam, “Buyurunuz evrakı size sunmamı istediler. Bu soruşturmayı sağlıklı yürütmenize yardımcı olacaktır. Şirketin depolarında ele geçirdiğiniz hububata el koydunuz. Yine devlete yüklü miktarda ödeme yapacağız. Soruşturma devam ederken kimseyi gözaltına almamanız emredildi.

Yüzü düşen Rahmi Yüzbaşı evrakı alır almaz dikkatlice okudu. Gerçekten de resmi ve geçerli bir evraktı. Munis Bey’e verdi. O da gözlüğünü yakınlaştırarak gözden geçirdi.

Kaşları yay halini almıştı. Bozulmuştu. Kulağına eğilerek kulağına, “Yapacak bir şey yok” diye fısıldadı.

Rahmi Yüzbaşı İngiliz Ataşe’ye dönerek, “Ne yapalım devletimiz ne derse o olur. Lakin bu soruşturma devam edecek. Bunu iyi bilin” diye sert konuştu.

Küstah bakışlı adam dalga geçer gibi gülümseyerek “Biliyorum” dedi.

Askerlerine emir veren Yüzbaşı, Munis Bey ile birlikte binayı terk etti.

Munis Bey, “Yüzbaşım görüyor musun? Devletimizi habis bir ur gibi saran rüşvet, adam kayırma, alçaklık kompleksi, yabancı hayranlığı ne büyük zararlara yol açıyor. Biz bu alçaklara dokunamayacak mıyız? Her şey apaçık ortada. Hem de deliliyle! Oysa elimizi kolumuz bağlıyorlar. Şu düştüğümüz duruma bir bakar mısın?”

Atik ve gururlu Yüzbaşı adeta yıkılmıştı. Gözünden birkaç damla yaş düşerken belli etmemek için gayret sarf etti. Daha sonra askerlere emir vererek cenaze işiyle ilgilenmelerini söyledi.

Yüzbaşı ile Munis Bey, yaya olarak Eminönü’ne doğru yürümeye başlamıştı. Onlar şirketi terk ederken merdivenleri üçer beşer inerek bahçeye inen Samuel, hıçkırarak ağlıyordu. Oysa şimdiye kadar onu böyle gözyaşı dökerken görmemişti. Başkalarının yanında ağlamaktan utanan bir yapıya sahipti.

“Evladım benim. Niçin yaptın? Ben seni götürmelerine izin verir miydim? Biricik evladım. Hem kendini yaktın hem beni. Annene ne diyeceğim”

Askerler yüzükoyun yatan adamı sırt üstü çevirmişlerdi. Oğlunun üzerine kapaklanan adam başını göğsüne bıraktı. Kana bulanmış yüzünü defalarca öptü.

Hemen ardından gelen Ataşe Reuters, eğilip adamın omzuna dokundu. İstavroz çıkaran adam,

“Samuel kalk artık. Hadi kalk. İçeri geçelim” diye fısıldadı.

Yüzü gözyaşına bulanan adam güçlükle doğruldu. Koluna giren Reuters, adamın kulağına eğilerek, “Üzülme kanı yerde kalmayacak. Sana yemin ediyorum. İntikamımız acı olacak. Kısasa kısas! Madem kapımızı çaldılar, açtık kan kusturdular. Şimdi sıra bizde. Kapılarını çalacağız…” diye devam etti.

Çocuklar gibi ağlayan adamın hırıltılı sesi martıların çığlıklarıyla hazin bir sese dönüşüyordu. Vapurların tepesini yoğun duman okşuyordu.

Ertesi gün şirketin önünde düzenlenen cenaze törenine İstanbul Hükümetinden üst düzey amirler, İstanbul Muhafızlığı yetkilileri, yabancı misyon şefleri, konsoloslar, varlıklı tüccarlar ve gayri müslim tebaa katılmıştı. Victor’un annesi Maria, tül ile kapattığı yüzünden akan gözyaşını yumuşak pembe renkli mendili ile siliyor, taziyeleri kabul ediyordu. Siyah deri eldiveniyle cenazeye katılanlarla tokalaşıyordu. Hüznünü sessiz ve derinden yaşıyordu. Hıristiyan olan kocasının aksine Musevi bir aileden geldiği için komşuları arasında kip palılar da vardı. Hemen yanında duran eşi Samuel’in de tombul yüzü irileşmiş göz kapakları şişmişti. Tek evlatlarını kaybetmenin acısıyla adeta kıvranıyordu. Cenaze daha sonra kiliseye götürülmüştü. Katafalka konulan tabutun kapağı açıktı. Sıra ile başına toplananlar sessizce istavroz çıkarıp yana geçiyordu. Uzun cüppeli gür sakallı papazlar elinde buhurdan ve şem mas taşıyordu. İstanbul’un elit tabakasını oluşturan gayri Müslim tebaa sade ve şatafattan uzak kıyafetleri tercih etmişti. Özellikle kadınlar ayrı bir zarafete sahiptiler. İngiltere’den ve Hindistan’dan ithal edilen parlak renkli, yumuşak kıyafetler kimi kilolu kadınların bedenini sarıp sarmalıyordu. Erkekler ise şık fötr şapkalı, yelekli ve düzgün kesilmiş bıyıklarıyla üzgün görünmeye çalışıyorlardı. Birbirlerinin hatırını soruyor ve sohbet ediyorlardı.SY.207

YETMİŞ BEŞİNCİ PAYLAŞIM:

Bir an kilisenin kubbesinden yukarı yükselen kuşların kanat sesi duyuldu ardından çan sesi… Galata’ya kadar araba eşliğinde taşınan tabutun üzeri rengârenk güllerle donatılmıştı. An be an homurdanan gayrimüslim tebaa adeta töreni adeta gövde gösterisine dönüştürmek istiyordu. Ancak, Samuel buna izin vermeyecek kadar akıllı ve bilinçliydi. En önde kara kukuletalı ve cüppeli Papaz, yanında cenaze sahipleri ve ardında cemaat bulunuyordu. Feriköy Mezarlığı’nda devam eden tören Victor’un toprağa verilmesiyle son bulmuştu. Başının tepesi traşlı olan papaz ve beraberindekiler dualar yapıyorlardı. Dudaklar hareketliydi.

Tören sonunda arabalarına güçlükle binen Samuel ve Maria yalılarına gitmek üzere yola çıktı. Cemaat de sessizce mezarlıktan ayrılmıştı… Araba yol alırken açık pencereden mezar taşlarını izleyen kadın gözyaşına boğulup sessiz figan ediyordu!

ONALTI

Beyazıt’taki İstanbul Muhafızlığı binası Haliç’e Karaköy ve Eminönü sahillerine yüksekten bakıyordu. Bahçesindeki ağaçlar görkemiyle gökyüzüne uzanıyordu. Güneş ışıkları kutu gibi pencereleri okşarken, küçük odaları ısıtmıyordu. Dikdörtgen şeklindeki salonun ortasındaki masada birkaç subay ile siviller sohbet ediyordu. Kelimeler soğuk ve keskindi. Mimikler de alabildiğine belirsiz…

Nihayet sandalyelerini geri iten rütbeli bir subay ayağa kalkınca diğerleri de ayaklanmıştı. Tokalaşmanın ardından bir sivil ve bir de resmi kıyafetli iki kişi kapıya yönelmişti. Koyu kahverengi ahşap kapı bir asker tarafından ardına kadar açılınca avluya çıktılar. Rahmi Yüzbaşı, önüne bakarken ağzından kelimeler dökülüyordu.

“Munis Bey, ciddi bilgiler aldık. Bundan böyle hedef tahtasında ikimiz varız. Karşımızda hem maddi olarak hem dış ilişkiler bakımında güçlü adamlar var. Her ikimizin canına kast edecek darbeye girişeceklerdir”

Gözlerini kısan Munis Bey, Rahmi Yüzbaşı’nın yüzüne bakarak, “Haklısın. İkimizde bu vatanın şerefli evladı olarak bu zor işe soyunduk” değil mi? Rabbim ne yazmışsa o olur! Hiç endişem yok”

Bu sırada elini göğüs cebine götüren adam, köstekli saatini çıkardı. Zincirini tutarak parmağını rakamların üzerinde gezdirdi.

“Yüzbaşım, şu saatin rakamlarına bakar mısın? Akrep ve yelkovan nasıl da dönüyor. Birisi durduğu vakit diğeri de duruyor. Yani kaçta duracakları belli değil. İnsanoğlu öyle değil mi? Alnımıza yazılan ne ise mutlaka gerçekleşecektir. Akşamın sessizliğine doğru yürüyoruz. Sabaha çıkıp çıkmayacağımızı bilmiyoruz. Lakin emelim son nefesimi verirken dahi insanlarımıza faydamın dokunmasıdır. Temennim odur ki, devletimizin bu adamların istismarından kurtulmasıdır. Evlatlarımız sekiz cephede ülkemizi korumak için cepheye koşuyor. 14-15 yaşında yavrularımız üzerlerinde eskimiş yırtık kıyafetlerle savaşıyor. Analarımız elleri bağırlarında gözleri yolda onları bekliyor. Topraklarımız vahşi bir işgalle karşı karşıya bulunuyor. Ya bu herifler ne yapıyor? Aymaz idarecilerin kendilerine sunduğu imtiyazları alabildiğine istismar ediyorlar. İşgalci güçlerle iş tutuyorlar. Ceplerini dolduruyorlar. Allah yardımcımız olsun”

 İşittikleri Yüzbaşı’nın gururunu okşamıştı. Gözleri buğulanmış, göğsü kabarmıştı. Ani bir hareket yaparak Munis Bey’e sarıldı.

Kollarını omuzlarına atarak adamı sımsıkı sardı.

“Munis Bey, bundan böyle siz benim abimsiniz. Bu sözleri duymayalı çok oldu. Nasıl da özlemişim”

Munis Bey de çok duygulanmıştı.

“Yüzbaşım ben de sizi kardeşim olarak göreceğim. Canımdan korkum yok. Tek endişem…”

Bir süre sessiz kaldılar. Birbirlerinin yüzüne ve mimiklerine dikkat kesilmişlerdi. Dudakları dua yapıyor gibi fısıldıyordu.

“Yüzbaşım biliyorsun onların on eli bizim iki elimiz var. Allah yardımcımız olsun”

“Âmin. Munis Bey. Allah bu iblislere, hilebazlara ve şeytanlara karşı yardımcımız olsun”

Emir erinin kapıyı açmasının üzerine arabaya binen Yüzbaşı uzaklaşırken, Munis Bey de Beyazıt’tan aşağıya doğru yürümeye başladı.

Yolda yürürken çevresine dikkatlice bakıyordu. Eli silahındaydı.

Yunanistan, Osmanlıdan bağımsızlığını kazanır kazanmaz hasmane tutumunu devam ettiriyordu. Avrupalı müttefikleriyle birlikte Anadolu topraklarını işgal etmek için gizli planlar yapıyordu. Payitahtın bulunduğu İstanbul’u sahiplenen Yunan hükümeti Osmanlıdaki azınlıklara yönelik sinsi politikalar devam ettiriyordu. Bu politikalara arasında Hıristiyan din adamlarından da istifade ediyordu. Silah ve insan kaçakçılığı, ajanlık, cinayet gibi ne kadar suç varsa hepsini yönlendiriyordu. Osmanlı topraklarından kaçan ne kadar suçlu varsa ayırt etmeksizin hepsinin vatandaş olma taleplerini geri çevirmiyordu. SY.210

YETMİŞ ALTINCI PAYLAŞIM:

İstanbul Muhafızlığında tutulduğu süre zarfında idam edileceği korkusuyla bildiği her şeyi anlatan Papaz Markis Kirkor da nefesini Atina’da almıştı.

Küre çapında tanınan Samuel’e ihanet etmenin ıstırabını ve korkusunu yaşıyordu. Bu yüzden izini kaybettirmek için sığındığı Yunanistan’da bir Manastıra kapanmıştı. 

Lakin gizli güçlerle sıkı ilişki içerisinde bulunan Samuel’in eli her yere uzanıyordu. Evladının ölümünden sorumlu tuttuğu isimlerden birisi de oydu. Adamlarını peşine takmıştı. İhanetin bedelini ödettirmek için kesenin ağzını açmıştı. Peşine düşen insan avcılarına her türlü imkânı sunuyordu.

Samuel, İngiliz William Reuters’in de yardımıyla büyükelçilik ve konsolosluklardan bilgi alıyordu. Kirkor’un izini arıyordu. İntikam ateşi İstanbul Karaköy’den tutuşmuştu.

Kakao renkli 2 metre boyundaki duvarların çevrelediği manastırın girişindeki açık kahverengi kapının önüne siyah parlak bir araç yanaştı. İçerisinden şık giyimli, yelekli siyah takım elbiseli iki kişi indi. Kemerlerinin kenarları şişkin duruyordu. Uzun olanı cebinden çıkardığı beyaz zarfı saçı sakalı birbirine karışmış sırtı hafif kambur olan adama uzattı. Sırıtarak sürgüyü kenarı çeken adam eliyle iki şık giyimli adamı içeri buyur etti. Bahçeye adım atan adam, “Tamam paranı al ve çekil. Sakın kulübenden dışarı çıkma. İşimizi halledip çıkacağız” diyerek sert konuştu. Bu sırada geri dönen adam, “Sen bana farenin hangi delikte gizlendiğini tarif et” dedi.

Arkadaşıyla birlikte adamdan izleyecekleri yol ile ilgili bilgi alan iki kişi daha sonra hızlı adımlarla manastırın avlu kapısına doğru yöneldiler. Bu sırada boy boy uzanan iri yapraklı ağaçların süslediği sınıflar boşalıyordu. Siyah cüppeli öğrenciler ağaçların arasında geziniyor ve birbirlerinin teolojik bilgilerini test ediyorlardı. Öğrencilerin arasından geçen iki adam pencere kanatları paslı kâgir kubbeli binaya yöneldi. Alçak tavanlı ve iri, küt kolonlarla örülü uzun koridorda yürüdüler. Koridordan çıkar çıkmaz onları küçük bir bölüm karşılamıştı. Sağdan aşağıya doğru küçük bir mermer merdiven iniyordu. Aşağısı karanlıktı. Dikkatli ve küçük adımlarla merdivenlerden inen adamlar gizemli bir bahçeye inmişlerdi. Kır çiçekleri, servi ağaçları ve kuşların cıvıltısı ile karşılandılar. Bahçe duvarlarında cenneti ve cehennemi tasvir eden freskler bulunuyordu. Duvarın hemen sağ tarafında küçük kubbeli kulübeye doğru hızla koştular. Birisi ince çiçek dallarının uzandığı ahşap küçük pencereyi gözüne kestirmişti. Uzun boylu olan da kapıya dayanmıştı. Aslan kafalı demir tokmağı birkaç kez vurdu. Ancak açan olmadı. Pencerenin perdesi de kapalıydı. Küçük evde hayat belirtisi yoktu. Birkaç dakika bekleyen adamlardan birisi diğerine eliyle camı kırmasını istedi. Silahın kabzasıyla darbe indirilen cam küçük parçalara ayrılmıştı. Ancak yine bir ses duyulmamıştı. Tek bir yol kalmıştı. Onu denemek istediler. Geriye doğru üç adım atan adamlar hamle yaparak kapıya okkalı bir tekme attılar.

Eski ahşap kapıda göbekten gedik açılmıştı. Bir tekme daha yiyen kapının sürgüsü de düşmüştü. Uzun olan adam içeri dalarken diğeri de pencere kenarında pusuya yattı. İçerisi yeterince güneş ışığı almadığı için tam aydınlık değildi. Adım adım ilerleyen adam nihayet odanın kapısına dayanmıştı.

Kapıya kulağını veren adam içerisini dinledi. Bir insanın nefes alıp verişi gibi ses işitti.

“Bana bak korkak adam. Sesini işitiyorum. Ya dışarı çıkar teslim olursun ya da içeri girer girmez kafana sıkarım”

Adam, içeriden ses gelmeyince birkaç kez daha uyarıda bulundu.

Tam kapıya tekme indirecekken inceden bir ses duyuldu:

“Ne olur İsa aşkına Meryem Annemiz hatırına beni öldürmeyin”

“Bana güvenebilirsin. Kapıyı açarsan canını bağışlarız. Bize vereceğin hediyeleri alır çeker gideriz. Anlaştık mı?”

Bir dakika daha geçmişti.

“Şey ben elimdeki altınları ve mücevherleri pencereden atayım. Ne olur alın ve de gidin”

Kirli yüzüne acımasız bir gülüş inen adam, “Yok olmaz. Sen içeride daha çok şey saklıyor olabilirsin. Bizi kandırmaya çalışma. Şu an sıkıntıda olan sensin”

“Bakın ben çok pişmanım. Beni tehdit ettiler. Öldüreceklerini söylediler. Korktuğum için her şeyi anlattım. Bu yüzden bu manastıra sığındım. Günah çıkarmak ve münzevi yaşamak istiyorum. Ne olur beni bırakın. Zaten her gün ölüyor yeniden diriliyorum. Beni yüce Tanrı ile baş başa bırakın”

“Bak sana söz veriyorum. Eğer kapıyı açarsan seni çilehanende bırakıp gideceğiz. Sadece bize vermen gerekenleri istiyoruz. Ancak emin olmak istiyorum. Hepsini vermediğin ne malum?”

Adam kısık sesiyle çaresizce: “Peki” dedi ve kapıyı hafif araladı. SY.213

: YETMİŞ YEDİNCİ PAYLAŞIM:

Ayağının birini araya sıkıştıran adam omuz vererek kapıyı sonuna kadar açtı. Ardından da çığlık atan arkadaşı yetişmişti.

Üzerindeki vaftiz suyunun çıkmaması için hiç yıkanmayan Papaz Kirkor bir hayalete benziyordu. Yüzü zayıflamış, gözleri irileşmiş, rengi küle dönmüştü. Beyazlaşmış saçları ve sakalı darmadağınıktı. Üzerindeki siyah cübbesi ve boynuna asılı haçı ile duvarlardaki havari resimlerini andırıyordu.

Aniden diz çökerek iki elini yukarıda bağlayıp dua yapmaya başladı.

İki adam birbirine bakıyordu. Gözleri alay doluydu.

“Bitti mi?” diye sordu uzun olanı…

Gözleri yumuk vaziyette gözyaşı döken Papaz, “Ne olur beni öldürmeyin. Bakın şu sandığın içerisinde İstanbul’dan getirdiğim mücevherler var. Küçük olmalarına karşın pahada ağırlar”

Sandığı aralayan adam gözlerine inanamadı. Kirkor doğru söylemişti.

“Vay seni haylaz vay. Bunlarla ömür boyu rahat yaşarım diye mi patrona hainlik yaptın?”

“Efendi ben hainlik yapmadım. Yalnızca doğruları söyledim. Yoksa beni öldüreceklerdi”

Silahların namlusu yere bakıyordu.

“Bak sakalının altında neler gizliyorsun. Bize her şeyi anlat. Her şeyi bilmek istiyoruz. Bize sunacağın başka değerli bir şey var mı?”

Ümitsizce başını sağa sola sallayan adam, “Yok” dedi.

Birisi Kirkor’un tam önünde, diğeri de arkasında duruyordu. Uzun olanı silahını kabzasına bırakırken gülümsedi…

“Tamam, artık korkmana gerek yok. Sen sözünü tuttun. Biz de sözümüzü tutacağız. Bak bu eşyaları alıp, seni bu karanlık evinle baş başa bırakacağız”

Adam iyice cesaretlenmişti. Adeta dilinin bağı çözülmüştü. İki elini önünde kenetlemişti. “Ben tövbekârım. Diliyorum ki sizler de öyle olursunuz. Tanrı sizi korusun” diye dua yapmayı sürdürdü. Bu sırada adam arkada duran arkadaşına göz kırpar kırpmaz silah patlamıştı. Zavallı adam sırtına isabet eden mermi ile yığılıp kalmıştı.

Eğilerek bileğini kavrayan uzun boylu Vasili adlı tetikçi, arkadaşına bakarak gülümsedi.

“Theodore, birkaç saniyeliğine de olsa zavallıyı sevindirdik. Belki o sevap günahlarımızın affına vesile olur”

İki adam yüzükoyun kalan adamı ayaklarından ve kollarından kaldırdıktan sonra avludaki vaftiz çukuruna attılar. Bu sırada bir kahkaha patlatan Theodore, “Melun seni yine dört ayağının üzerine düştün. Ara sıra bu çukura girip günah çıkaracağına ilelebet günah çıkarma şansı buldun. Kıyamet kopuncaya değin günahlarının kefareti olan çileni de çekmiş olursun” diye söylendi.

İki azılı katil, birbirlerinin omuzlarına hafifçe dokunarak memnuniyetlerini ifade ettiler. Yüzlerinde ender tebessüm görülen iki tetikçi, büyük bir sevinçle mücevher dolu sandığın üzerine atıldı.

BÖLÜM ON YEDİ

Vapur, boğazın serin dalgalarını yara yara ilerliyordu. Sahil şeridi boyunca küme halinde yayılan yalçın kayalar üzerine inşa edilmiş yalıların, köşklerin, muhteşem güzellikteki konutların ve koruların önünden ördek gibi salınarak ilerliyordu. Kıyıya paralele ilerlerken yolcular da kalıntıları ve eski eserleri dikkatle izliyorlardı. Roma döneminden kalan kale surlarının duvarları ve burçları hasar görüp yıpranmıştı. Mazgal dişleri adeta bir iskeletten geriye kalan kalıntıları andırıyordu.

Dalgalar kulağa hoş gelen bir dinleti gibiydi. Ses, insanı rahatlatan bir ritimde yükseliyordu. Hırpani kıyafetli saçı sakalı birbirine karışmış 60’lı yaşlardaki bir adam yere çökmüş vaziyette uyukluyordu Uykusunun en derin yerinde bir anda başı düşen adam gözlerini hafif aralayıp çevresine bakındıktan sonra yeniden uykuya geçiyordu. Akli melekesinin yerinde olmayan adamı vapurun müdavimi yolcuları tanıyordu. Kendi halinde zavallı birisiydi. Eminönü’nde ney çalarak para kazanıyordu. Yolcular onun bir an önce uyanıp kendilerine Türk musikisi ziyafeti vermesini bekliyorlardı. Yol yarılanmıştı. Ne vakit uyanacağını kestirebiliyorlardı. Nihayet gözünü açar açmaz kalın ceketinin iç cebinden çıkardığı neyini dudağına götürdü. İnsanlar sabırsızca onun neyden nameler sunmasını bekliyordu. Ney ziyafeti başlar başlamaz gün boyu çalışmaktan yorgun düşen insanlar adeta büyülenmişçesine huşu içerisinde dinlemeye koyulmuştu. Neyini üflerken ara veren adam şairliğini de konuşturuyordu. Dudağından düşen kelimeler ney sesiyle ayrı bir ahenk oluşturuyordu. O kelimeler ki tarihin güzel esintilerini taşıyan nadide güzellikteki kelimeleri raks ettiriyordu.

Bu bahar eyyemidir, boğazda bir ayş idelim

Hem Küçüksu’da güzel bir kahve derpiş idelim

Bu gam-i ferdayı hep cümle feramuş idelim

Hoş değil mi kıl nazar, fincanı sunarken ele…SY.215

YETMİŞ SEKİZİNCİ PAYLAŞIM

Yolcular mest olmuştu. Onlar gibi Munis Bey’in yüzündeki bitkinlik de uçup, kaybolmuş gitmişti. Görünüşüne karşın o uzun bakımsız saç ve sakalın arasında nur yüzü adeta parlıyordu. Müzik söyleşisini nükteli kelimelerle süsleyen adam, insanların adeta kaslarını gevşetmişti. Buhranlı günler geçiren şehir sakinleri yolculuk müddetince kederlerini unutmuştu. Yerinden doğrulanlar adamın cebine para bırakarak takdirlerini ifade ediyorlardı. Munis Bey de cebinden çıkardığı parayı adamın yan cebine bırakırken kendisine teşekkür etti. Boğaza tepeden bakan bitki örtüsünün bitiminde masmavi deniz uzanıyordu. Adeta güzeller güzeli bir genç kızın üzerine giyinmiş yeşil ve mavi kıyafeti andırıyordu.

Vapur iskeleye yanaşmak üzere dümen kırmıştı. Yolcular arasında kıpırdanma başlamıştı. Munis Bey de alt kata inmek üzere merdivenlere adım atmıştı.

Karaya ayak basar basmaz faytona bindi. Her zamanki gibi keyfi yerinde değildi. Selamlaşma dışında suskun kaldı. Yüzü asık ve ketum duruyordu. Sohbeti seven faytoncu Munis Bey’in bu şekilde davranması sebebiyle ağzını dahi açmamıştı. Bir tek kelime dahi etmekten kaçınmıştı.

Adam nihayet huzur dolduğu yuvasına dönmüştü. Tokmağı vurunca kapıyı Muhsin açmıştı.

Gömleğinin kolu katlı, pantolonu ve ayakkabısı çamur içindeydi…

Elinde de sivri geniş demirli çapa vardı. Bahçeden toprak kokusu yükseliyordu.

Delikanlının ter içerisindeki yüzüne bakış atan adam ardından eliyle omzuna dokundu.

Bir süre siyah kabarık toprağa baktı. Ne zaman buhran yaşasa bostanı izleyerek rahatlıyordu. Şimdi de öyle olmuştu. Kasvet yüklü yüreğine adeta yaşama sevinci dolmuştu.

“Evladım biliyorsun böyle nemli toprakta bol solucan olur. Toprağı çapalarken hassas davran. Onlar olmazsa toprak nasıl havalanacak”

Bu sırada bastona tutunarak yürümeye çalışan yaşlı Seyit’i gördü. Daha bir mutlu olmuştu. Adam da onu her gördüğü vakit neşe ve huzur doluyordu. Adeta baba ve evlat gibi birbirlerine güçlü duyguyla bağlıydılar.

“Munis Bey hoş geldiniz”

“Hoş bulduk Seyit Efendi”

Adamın ayakta güçlükle durduğunu görünce üzüldü. Hayatının son demlerini yaşadığını düşündü. Yüzü hafif ekşidi.

“Otur ayakta kalma” dedi. “Sağ ol Bey. Zaten artık iyice yaşlandım. Hep oturuyorum. İbadetimi yapıyorum. Sizlere ve ailemize dua yapıyorum. Allah’ımdan hayır ve hasenat diliyorum”

Ani bir çeviklikle elini tutan Munis Bey dudağına götürdü. Ne kadar geri çekmek istese de ısrarla bırakmadı.

“Allah senden razı olsun. Sen olduğunu müddet gözüm hiç arkada kalmadı. En müşkül anlarımızda yanımızda dağ gibi durdun”

Munis Bey’in ağzından ilk kez böyle sözler dökülüyordu. Adam utandı. Yüzünü yere eğdi. Birkaç mesafe uzakta kendilerini dinleyen Muhsin’e dönerek:

“Evladım, içeri gir de Hanımefendilere Beyimizin geldiğini söyle” dedi. Elindeki çapayı yere bırakan delikanlı koşarak içeri girdi.

Bir süre sonra anne kız birlikte kapıda göründüler. Nilüfer birkaç adım atar atmaz babasının boynuna sarıldı.

“Babacığım hoş geldin. Çantanı alayım” dedi. Gözlerinin içi gülen kızına çantasını bırakan Munis Bey daha sonra elini uzatarak eşinin elini kavradı.

Kadın neşeli ve şen şakrak bir haldeydi. Birlikte küçük adımlarla kameriyeye doğru yürüdüler.

Ulu heybetli birkaç ağacın iri yaprakları rüzgârı savurarak ılıman bir ortam sağlıyordu. Yuvarlak halka şeklindeki şadırvanın üzerindeki küçük havuza dökülen su yeniden aşağıda toplanıyordu. Böylece su israf olmazken, şarıl şarıl akan su sesi insanı dinlendiriyordu. Masanın çevresindeki hasır koltuklar da adeta sohbet ortamına davetiye çıkarıyordu.

Büyük hanımefendi, eşiyle henüz selamlaşmıştı. Yan yana iki koltuğa oturdular. Ağzındaki sözleri daha fazla dolandırmayı beceremeyen kadın müjde verir gibi söylendi:

“Munis, biliyor musun akşam misafirimiz var”

Adamın aniden kasları gerilmiş, duruşu ciddileşmişti.

“Öyle mi kim geliyor?”

“Müberra ile Veysi Bey!”

“Ya demek öyle. Peki, sebebi ziyaretleri ne?”

Kadın diğerlerinin duyamayacağı şekilde fısıldadı…

“Biliyorsun ya!”

“Hım oğulları Refik birliğinden dönmüş mü?”

“Evet dönmüş. Birliğine katılmak zorundaymış. Kısa süreliğine gelmiş. Bu yüzden çocuk gelir gelmez bizi ziyaret etmek istemişler”

Munis Bey’in neşesi kaçmıştı. Biricik kızının kendilerinden ayrılacak olması duygusuyla bozguna uğramıştı.218SY

YETMİŞ DOKUZUNCU PAYLAŞIM:

“Hanım biraz aceleye getirmiyor musunuz?”

Kaşı çatılan ve yüzünde çizikler oluşan kadın sinirlendiğini belli etmemeye çalıştı.

Aynı ses tonuyla cevap verdi: “Biliyorsun ülkemiz savaş halinde. Subaylar ve askerler bir cepheden ötekine sevk ediliyor. Zor günler yaşıyoruz”

Bir süre sessiz kaldılar. Kadın devam etti: “Allah korusun. Bizim de ne olacağımız belli mi? Bu fırsatı kaçırmamalıyız. Çocuk elimizde büyüdü. Evladımıza iyi davranır, kırmaz, incitmez, nazıyla oynar”

Nefesini bırakan adam çaresiz teslim olmuştu. Elini iki yana açarak, “İyi tamam ne yapalım? Cenab-ı Allah ne yazmışsa o olur. Biz de bolca dua yapacağız” diye konuştu.

Sevinçle eşinin elini sıkan kadın, “İnşallah Munis inşallah” dedi.

Eşinin de iznini alan kadın Muhsin’i yanına çağırdı. Hanımefendi ile Beyefendi’nin yanına koşarak yanaşan delikanlı, “Buyurun efendim. Ne emretmiştiniz?” diye nazikçe sordu.

Kadın üzerindeki kıyafetlere iğreti bir bakış attı. Ardından, “Kıyafetlerini değiştir. Temiz kıyafet giyin. Ardından yan komşularımızın konutlarına git. Akşam onları misafirliğe beklediğimizi söyle” diye talimat verdi. Aniden yüzündeki gülümseme hissini kaybeden delikanlı yanlarından süratle ayrılmak için hamle yaptı.

“Emredersiniz” dedi ve uzaklaştı. Birkaç saniye içerisinde bedeni korkuya teslim olmuştu. Temiz yıkanmış kıyafetlerini giyinirken gülme ve ağlama duygusuna kapılmıştı. Vücudu iki heyecanlı duygunun çatışmasını yaşıyordu.

Onu oturduğu yerden izleyen yaşlı adam içindeki çatışmayı fark etmişti. Onu bulunduğu yere çekmek istedi. Nerede durması gerektiğini bilmeliydi.

“Evladım çabuk ol. Geç kalırsan iyi olmaz. Hanımefendiyi üzmemelisin”

Çarçabuk şekilde kıyafetini giyinen delikanlı, gittiği evin Nilüfer’in yeni evi olacağını anlamıştı. Adeta onu kendi elleriyle başka birine teslim etmek için uğraşıyordu. Güzel ve duygulu gözleri yine buğulanmıştı. Bakışları bulanıklaşmıştı. Yaşlı adamın yaptığı sert uyarıların ardından kalbine esir bıraktığı sevdasını unutmak için büyük direnç gösteriyordu.

Kendisini karanlık bir dehlizden çekip çıkaran Munis Bey’i üzecek bir şey yapmak istemiyordu. Duygularına gem vurmak için gayret gösterirken dişlerini sıkıyordu. Munis Bey’in biricik kızına olan aşkının hazzını, yine Nilüfer’in mutlu bir evliliğe adım atmasıyla yaşayacaktı. Ona layık olan kişinin kollarına atılacak olan genç kızın kavuşacağı saadet, onun ölüme sürüklenişine yol açsa bile yine de yaşadığı her anın mutluluğunu hazmetmeye çalışıyordu.

Yeni kıyafetler içerisinde yakışıklı bedeni apaçık ortaya çıkan delikanlı, sahip olduğu güzelliğin farkında olamayacak kadar özgürlüğünden yoksundu… Yaşlı adam onu bir süre hayranlıkla izledi. Genç yaşta ömrünü heba etmesine izin veremezdi. Evladı gibi seviyordu. Onu üzgün görmeye dayanamıyordu.

“Allah ne kadar güzel yaratmış. Bir de talihi güzel olsaydı ya!” diye içinden geçirdi. Onu hayranlıkla izliyordu. Belli etmemek için bakışlarını kaçırıyordu.

Muhsin, bir an önce adrese gitmek için hamle yapınca adam kolundan tuttu.

“Evladım, o eve niçin gittiğini biliyorsun. Küçük hanımefendiyi isteyecekler. Allah bahtını açık etsin. Sen de onun mutluluğuyla mutlu olmaya çalış. Senin en büyük sevdan onun en küçük saadetine bedel olsun. Yaradan böyle dilemiş. Asil yürekli insanların kalbi dolu olur. Ağır ve de yüklü olur. Bizler, küçük hanımefendinin huzuru, mutluluğu, sağlığı, saadeti için buradayız. Vazifemiz onların en güzel şekilde yaşaması. Onların yaşamı bizim yaşamımız. Onların acısı bizim acımız. Evladım ne olur unutma! İnsanın acı hissi olmasaydı bedenine bu kadar ihtimam gösterir miydi? Acı hissimiz olmasaydı elimizin, kolumuzun kesilmesine şiddetle karşı çıkar mıydık? Kendi bedenini yok eden canlılardan farkımız bu değil mi? Acımak ile acıyı hissetmek farklı şeylerdir. Bizim gibi talihi kara olan insanların acıma hissi olmaz ancak biz ancak acıyı hissederiz. O da bizim acımız değil, bize sahip olanların acısı olur. Evlat, bizden daha çok haline acınacak insan mı var ?”

Kemik ve etten ibaret bir canlı gibi bitkin vaziyette adamın yanına oturan delikanlı, üzerindeki kıyafet ile birlikte bir gölge gibi çakılıp kalmıştı. Üzerine ağırlık çökmüştü. SY.220

SEKSENİNCİ PAYLAŞIM:

Yaşlı adam elini delikanlının dizine koydu. Bekledi. Hafif yüzünü çevirdi ve konuşmasını sürdürdü: “Evlat sen Ferhat ile Şirin’i bilmezsin. Adamın hüzne bulanan yüzü ile hafif aralanan dudağına dikkat kesildi. Daha önce hiç işitmediği isimler Muhsin’i etkilemişti. Adama kulak kabarttı.

“O Ferhat ki, dermansız aşkı yüzünden delirmişti. Ayrı dünyalara gitmişti. Yani, ruhunun peşinden gitmişti. Ne hükümdarın sarayı ne de saray ahalisinin şaşaalı yaşamı onu ilgilendirmiyordu. Tek ilgilendiren sevdiği Şirin idi. Erişilemeyen, derdine derman olamayan Şirin… Evlat, ne demek istediğimi inşallah daha iyi anlamışsındır. Senin bir vebalin yok. Sen sana verilen bir kalbi taşıyorsun. Herkes gibi. Kalbini sevginle doldurmuşsun. Başka bir sevgiye yer yok. Gel evladım sen bu imkânsız sevdadan ilelebet vaz geç. Vaz geçemeyeceğini hissediyorsan küçük hanımefendinin mutluluğunu kendi mutluluğun olarak yaşamaya alış. Onun aşkıyla hayatını birleştirmesi seni hayata bağlasın. Senin aşkına verebileceğin tek nimet bu olacaktır. Senin aşkın kurak bir arazide yetişen çiçeğin çektiği su hasretine benzer. Bir süre sonra solar, kurur ve de toprak olur”

Delikanlı yaşlı adamın kırgın ve yürek burkan sözlerini sessizce dinledi. O susunca eğildi ve yeşil damarları çıkmış, zayıf, uzun parmaklı elini öptü. Ardından yine sessizce kapıyı aralayıp çıkıp gitti. Delikanlının ardından baka kalan adam elinin üzerinde bir serinlik hissetmişti. Baktığında gözyaşı olduğunu fark etti. Gariban ve kimsesiz delikanlının küçük hanımefendi tarafından hırpalanmasını ve küçümsenerek aşağılanmasını istemiyordu. Tüm umudunu kat kat katlayıp kalbinin derinliklerinde saklamasını istiyordu. Bir daha açılmamak üzere… Kendisinin yaşadığı berbat hatırları yaşamasını istemiyordu. Sevgisini ilan etmemesine rağmen sevdiği kişi tarafından bakışlarla unu fak edildiği günleri nasıl unuturdu!

Gözlerini yuman adamın dudakları kıpırdadı:

“Ah sadakat, sadakat!”

Akşam güneşin parlak ışıkları cılızlaşmış yerini loş karanlığa bırakmıştı. Boğaz boyunca uzanan yalılar elektrikle ışıldarken, arka kısımlarda kalan sırt sırta vermiş evler ise meşaleler ve gaz lambalarıyla aydınlanıyordu. Koca Osmanlı teknoloji ve bilimsel çalışma fırsatını fena kaçırmıştı. Artık teknoloji ve imkanlar batılı ülkelerden geliyordu. Kafese tıktıkları ülkenin her daim toprağında gözü olan bu ülkeler de teknoloji karşılığında büyük tavizler elde ediyorlardı. Rumlar, Yahudiler ve diğerleri devletin sunduğu imkânları en iyi şekilde değerlendirerek servetlerine servet katıyorlardı. Ülkenin büyük bankerleri, tefecileri, sanayicileri onlardı. Türkler, geçmişten bu yana hep insanlara hizmet etmeyi değil, yönetmeyi tercih etmişlerdi. Bu yaşam tarzı uzun süre onların güçlü olmasına vesileydi. Ancak çağ değişmişti. İmkânlar çeşitlendikçe ve bilimsel araçlar çoğaldıkça Osmanlı tarih sahnesindeki mevkiini kaybetmeye başlamıştı. Öyle ki kendi tebaasından olan tüccarların getireceği gıda ve yiyecek malzemeleriyle hayatını idame ediyordu. Bu durum da koca imparatorluğu birkaç gayrimüslimin insafına terk etmek anlamına geliyordu.

Bu büyük gücü ve imtiyazları en iyi şekilde değerlendiren tüccarlar da büyükelçiler, konsoloslar ve ataşeler vasıtasıyla ülkeyi tamamen boyundurukları altına almaya çalışıyorlardı. İmparatorluğun askeri, ekonomi ve siyasi yönetimi bozulmuş ve yabancı güçlerin idaresi altına geçmişti. Padişah sadece koltuğunda oturup, boğazdan gelip geçen gemileri izleyen, biçare yaşlı bir insandı. Koca devlet sadakatli ancak yeteneksiz, bilgisiz ve haris İttihatçıların elinde adeta deneme yanılma tahtasına dönmüştü.  Koca topraklar bir yitiriliyordu. Hatta Selanik gibi müstesna topraklar tek mermi dahi atılmadan karşı kuvvetlere teslim ediliyordu. Bitişin başlangıcı bu olsa gerekti…

Osmanlı topraklarını ve denizlerini kişisel imkânları için değerlendiren tebaa arasında birisi vardı ki dikkatleri üzerine çekmişti. SY.223

SEKSEN BİRİNCİ PAYLAŞIM:

Bu millet Ermenilerdi… Türkler gibi giyiniyor, onlar gibi yaşıyor ve geleneklerini sürdürüyordu. Duyguları, günlük yaşantıları aynıydı. İki millet arasında da his ve menfaat benzerlikleri çoktu. Ermeniler Türklere ayak uydurmakta zorlanmamıştı. Osmanlının adil ve eşit davranması sebebiyle huzurlu bir yaşam sürüyorlardı. Onların bir farklı yönü vardı. O da Türklerin ilgilenmediği tüm sanayi alanlarında etkin olmalarıydı. Yaptıkları ticaretin bereketini görmüş ve daha güçlü bir millet haline gelmişlerdi. Servetlerine servet katıyorlardı. Köylüler ve çiftçiler arasında borç para alıp verenlerin sayısı azımsanmayacak kadar çoktu. Şu da bir gerçekti ki Ermeniler öylesine zengin ve itibar sahibi olmuşlardı ki onlardan borç almayan paşa, bürokrat, rütbeli memur yok denecek kadar azdı. İki millet arasındaki ilişkiler dostluk çizgisinde süregelmişti.

Rus Çarlığının Osmanlı topraklarında ve boğazlarda gözü vardı. Osmanlının devlet olarak borçlanmasına sebep olan ülke Çarlık Rus yasıydı. Taşkın ve milliyetçi Ermenilerin arasına nifak sokan Ruslar, Osmanlıya ihanet etmeleri için seferberlik başlatınca sadık milletin yerini düşman millet almıştı. Kiliselerde din adamları, tüccarlar, bürokratlar dahi Osmanlının yıkılması ve topraklarını kaybetmesi için gayret gösteriyorlardı. Ruslar, onlara Osmanlı topraklarında devlet kurma vaadinde bulunmuşlardı. Adeta gözleri dönmüştü. Saldırganlıkta sınır tanımıyorlardı. Ülkenin her tarafında bir Ermeni tedhiş hareketleri ve ayaklanmalar başlamıştı. Adana, Erzurum, Van…

Bilhassa Berlin Kongresi ve akabinde İngilizlerin de tahrik etmesiyle Anadolu topraklarında Ermeni ayaklanması yayılmıştı. Ermenileri istismar ederek kendi çıkarları için kullanan İngilizler, onlara muhtar eyalet kurma sözü dahi vermişti… Ermeni bürokratlar, iş adamları, tüccarlar İngiliz ve Rus büyükelçiliklerini sıkça ziyaret ediyor, akıl alıyor, akıl danışıyorlardı.

Devlet tüm bu kısırdöngüyü yaşarken öte yandan ticari yaşamlarını kendilerinin ve sömürgeci güçlerin hizmetine kullananlarla da mücadele etmekte yetersiz kalıyordu. Bab-ı Ali’de ve yabancı temsilciliklerde güçlü ilişkileri olan bu insanlar adeta gemi azıya almıştı. Yaptıklarının büyük bir suç olduğunu bildikleri halde kirli ticari ilişkilerini sürdürüyorlardı. Hepsinin sömürgeci ülkelerde yatırımları bulunuyordu. Kazandıkları tüm altın ve paraları bu ülkelerin başkentlerine ve ticaret merkezlerine aktarıyorlardı. Koca Sultan 2. Abdülhamit’den para karşılığı Filistin topraklarını isteyen Museviler gibi… Ülkenin topraklarında kazandıkları parayla ülkenin toprağını satın alacak kadar habis ve utanmazdılar!…

93 Harbi sonrası büyük bir hezimete uğrayan Osmanlının savaş gücü de yıpranmıştı. Elindekileri korumak amacıyla içe dönük politika uygulamaya başlamıştı. Çarlık Rusya’sı Orta Asya’daki gücünü arttırmıştı. O toprakların hâkimi olmuştu. Hilafet makamını kullanmayı deneyen Osmanlı ise Şii İran’ın uyguladığı politika sebebiyle fazla etkili olamıyordu. Osmanlı kuzeyde Rusya, güneyde İngiltere ve Hindistan tarafından adeta kilitlenmişti. Hareket kabiliyetini yitirmişti. Bu durumdan kurtulmak ve çıkışa ulaşmak için çarelere deniyordu. Bu yüzden Almanya ile ilişkilerini geliştirmişti. Osmanlı idaresi İttihatçıların eline geçmesiyle birlikte her vakit uzak durduğu kavim gücünü kullanmaya başlamıştı. Oysa Türklük bilincinin yaygın olduğu koca ülkede zengin bir kültürü bünyesinde barındırıyordu.SY.225

SEKSEN İKİNCİ PAYLAŞIM :

İttihatçılar gençlik heyecanıyla davranarak ülke topraklarını işgal etmek isteyen güçlere karşı mesajlar vermeye çalışıyorlardı. Akıllarından geçen planları uygulamaktan caydırmak istiyorlardı. Harbiye Nazırı Enver Paşa Almanlara, Dâhiliye Nazırı Talat Paşa İngilizlere ve Ordu Komutanı Cemal Paşa da Fransızlara “Osmanlı ayakta durmakta zorlanıyor, yere sağlam basamıyor ancak Çarlık Rus yasının yakıştırdığı gibi komada olan ağır bir hasta değildir” mesajı vermeye çalışıyorlardı.

Memleket meselelerine aşina olan Munis Bey ile komşusu Veysi Bey’in sohbet bahsi ülkenin içinde bulunduğu zor durumdu. Her ikisi de enine ve boyuna ölçüyor, tartıyor ancak çıkış yolu bulamıyordu.

Kocaman salonu devasa avizeler aydınlatıyordu. Sarı, lacivert, mavi, … Sofrada yok yoktu. Kırmızı şerbet dolu kavanoz, üzeri sığır etiyle örülü pilavlı güveç, özenle doğranmış irili ufaklı sebzeler…

Yemekler yenmiş sohbet başlamıştı. Asıl konuya geçmeden önce iki dost Munis ve Veysi Bey, ülkenin vahim iktisadi, siyasi ve askeri vaziyetini değerlendirmeye kahve faslında da devam ediyorlardı. Fildişi rengindeki zarif sandalyelerinde kahvelerini yudumlarken fikir teatisinde bulunuyorlardı. Adet olduğu üzere gençler yanlarında saygıyla olup biteni izlerlerdi. Üzerindeki şık kıyafetle gençlik dinginliğinin zirvesini yaşayan Refik de sandalyesinde iki elini önünde bağlamış ve iki ayağını birbirine sürterek bekliyordu. Bitki yağıyla bezediği saçının kâh külü alnına ayrı bir çekicilik katıyordu. Yüreği heyecan doluydu. Kıpır kıpırdı. Camdan sızan güneş ışığını avucunun içine alacak kadar… Denizde geçen o kadar zor günlere rağmen yüzündeki beyaz ten yıpranmamış, siyah gözlerindeki ışıltı yok olmamıştı. Tabi ki, onu hayata bağlayan çocukluk aşkıydı. Gözünde onun resmini çiziyor ve tablo gibi gökyüzüne asıyordu. Uçup geçen göçmen kuşlardan haber alıyordu. Nilüfer susuz kaldı mı? Emsalsiz beyaz tonunu taşıyan yaprakları soldu mu? Karadeniz’in, Akdeniz’in çılgın dalgalarıyla boğuşan savaş gemisiyle seyir ederken gözlerini yumuyor, “Nilüferim güneşsiz, susuz kalmasın” diye dua yapıyordu. Kurduğu düşler onu yaşama sıkı sıkıya bağlıyordu. Kaybedilen mukaddes ata yadigârı toprakların ve Barbaros Hayrettin Paşa’nın güller atılarak karşılandığı limanların kaybedilmesinin üzüntüsünü biricik sevdiğine kavuşma hayaliyle teselli ediyordu.

“Evladım işitmedin mi?”

Babasının yumuşak uyarısıyla yerinden silkinmişti.

“Ah babacığım affedin” Oğlunun mahcup duruma düştüğünü fark eden Veysi Bey, hafif gülümseyerek Munis Bey’e baktı. Aniden gözlerini kaçırdı.

“Evladım Munis amcan hatırını soruyor”

Beyaz yüzü elma gibi kırmızılaşmıştı.

“Munis Amca teşekkür ediyorum. Çok iyiyim. Ülkemizin durumunu biliyorsunuz. Birçok cephede savaş halindeyiz. Aldığımız bilgilere göre İngilizler, Fransızlar ve müttefikleri İstanbul’a yönelik harekât planı yapıyorlar. Bu yüzden izinlerimizin çoğu kaldırıldı. Birkaç günlüğüne izin alabildim. Tekrar birliğime katılacağım”

Göğsü kabaran Munis Bey, delikanlıyla gururlanmıştı. Yüzüne renk gelmişti. O an kızına layık bir eş olduğu düşüncesine varmıştı.

Konağın diğer küçük salonuna da ayrı bir neşe hâkimdi. Sıcak karşılanan Müberra Hanım, kendilerine hizmet eden Nilüfer’i izliyordu. Narin bedeni, yürüyüşü, zarafeti ve nazikliğinden etkilenmişti. Sevinçten gözleri parlıyordu. Yemek sonrası koyu sohbete dalmışlardı. Şerbetler içiliyor, kahveler tadılıyor ve fal bakılıyordu. Müberra Hanımın fincanından güzel haberler çıkıyordu. Kelebek ve çiçekleri andıran kır bahçesi görüyordu. Gülen insan yüzüne benzeyen tasvirler oluşmuştu. Kadının yüreği sevinçle dolmuştu.SY.228

SEKSEN ÜÇÜNCÜ PAYLAŞIM:

Kadına nazik ve sıcak davranan Nilüfer de gülümserken kadının gönlünü fethediyordu.

Vakit hayli ilerlemişti. Artık bu vakitsiz sıra dışı ziyaretin adının konması gerekiyordu.

İki arkadaş birbirlerine göz kırparak anlaştı.

Müzeyyen Hanım oturduğu yerden başını kaldırarak kızın gözlerine baktı. Ardından gülümsedi. Onun da gülümsemesinden cesaret buluyordu. İlk başta sözü açmakta zorlandı. Titrek dudakları açılıp kapanıyordu. Nihayet arkadaşından cesaret aldıktan sonra, yüzünü Nilüfer’e çevirdi:

“Yavrum seninle bir konuyu konuşmak istiyorum. Annenin de iznini aldım” dedi.

Bu sırada elindeki fincanı kapının yanındaki ince uzun ayaklı sehpaya bırakan kızın yüzü kızardı.

“Tabi efendim buyurunuz” deyince kadın, “Evladım, artık serpildin güzel bir genç kız oldun. Seni evladım gibi seviyorum, biliyorsun”

“Teşekkür ediyorum teyzeciğim. Tabi ki biliyorum”

“Şey, bizim Refik de delikanlı oldu. İkiniz de birbirinizi iyi tanıyorsunuz. Ta çocukluktan bu yana”

“Refik” adını duyar duymaz yüreği kıpır kıpır olan Nilüfer utandı. Başını yere eğdi, iki elini önünde birleştirdi. Annesi, “yavrum ayakta kalma. Geç şu sandalyeye otur” diyerek mürebbiye gibi yer gösterdi. Birkaç adım atan kız daha oturduktan sonra cesaretlenerek kadının yüzüne baktı.

“Evladım senin görüşün bizim için çok önemli. Refik seni çok beğeniyor. Kendisinin de görüşünü aldık. Seninle izdivaçta bulunmak istiyor. Senin refikası olmanı istiyor. Ne diyorsun?”

Heyecandan ayakları titreyen kızın nefes alıp verişi değişmişti. Kan dolaşımı hızlanmıştı. Ne diyeceğini bilemiyordu. Adeta bir imtihana tabi tutulduğunu tasavvur ediyordu. Ağzından çıkacak söze hâkim olmaya çalışıyordu. Bir süre bekledi.

Kadın araya girerek, “Dilersen kararını sonra da bildirebilirsin” deyince kızın dudağı aralanmıştı. “Efendim annem ve babam nasıl uygun görürse öyle olsun” dedi.

Ağızdan çıkan sözler misafiri sevince boğmuştu.

Annesi kararını biliyordu ancak yine de arkadaşının kızın ağzından duymasını tercih etmişti. Odada adeta kelebekler uçuyor, kuşlar cıvıldıyor, arılar çiçekten çiçeğe konuyordu. Salon kır bahçesine dönmüştü. Ayağa kalkan Nilüfer daha sonra önce müstakbel kayınvalidesinin ardından da annesinin elini öptü.

Müberra Hanım kıza bir gülücük attıktan sonra, “Evladım bize şöyle dillere destan kahvenden getir de şöyle bir höpürdeterek içelim” dedi.

Annelerin anlaşması ve kızın da teyit vermesiyle artık büyük bir yol alınmıştı. Salonun birine neşe hâkimdi ancak diğerinde ciddi ve kasvetli havanın ağırlığı hissediliyordu.

Munis Bey, Veysi Bey’i seviyordu. Kalbi milleti için çarpan bir insan olduğunu biliyordu. Evladı Refik’i de iyi yetiştirmişti. Ancak sorun onlarda değildi. Biricik kızının yuvadan uçup gidecek olmasının hüznüne kapılmıştı. Konutundan çıkışında ve işten dönüşünde onu karşısında görmekten ayrı bir mutluluk duyuyordu. Kollarını açıp boynuna atılan kızına sarılırken dünyanın yükünü üzerinden atıyor, kalbine ferahlık çöküyor, gözlerine sevinç hâkim oluyordu. O gittikten sonra ne yapacaktı?

Hayatın gerçeğiyle yüzsüze kalmıştı. Hem de iş hayatının en zorlu ve kritik günlerine şahitlik ediyorken. Peşinde azılı düşmanlar ve vatan hainleri vardı. Nerede ne yapacaklarını dahi kestiremiyordu. Başına bir şey gelmesinden korkmuyordu. Tek endişesi ailesiydi…

Refik’in kendisine gösterdiği saygıdan etkilenmişti. Ülkesine olan bağlılığı ve bilge kişiliğinden de etkilenmişti.SY.230

SEKSEN DÖRDÜNCÜ PAYLAŞIM:

Evladı yerine koyduğu Refik’e bakarken, “Evladım bir devlet memuru olarak senin gibi evlatları yetiştirdiğimiz için ne kadar gurur duysak azdır. Maşallah bilgi dolusun. Ne güzel değil mi? Yıllarca kitapları sırtında taşıdın, şimdi de kitaplar seni taşıyor. Allah bahtını ve geleceğini açık etsin. Ülkemizin hele şu zor günlerde okumuş, bilgili insanlara çok ihtiyaç var”

Delikanlının kulağına ulaşan sözler gönlünü gıdıklamıştı. Munis Bey, övgüler yağdırmıştı. Bu övgü dolu sözler kızını kendisine vereceğinin en bariz delili değil miydi? Ayağa kalkar kalkmaz uzanıp adamın elini tuttu ve öpüp alnına koydu. Munis Bey de onu omuzlarından kavrayarak yanaklarından öptü…

Konut o gece ayrı bir havaya bürünmüştü. İki kadim komşunun iki güzide evladının yuvalarının temeli atılmış, duvarları örülmüş. İş sadece çatıyı atmaya kalmıştı…

Veysi Bey, refikası Müberra Hanım ve oğlu Refik mutlu bir akşam geçirmişlerdi. Endişeyle geldikleri misafirlikten mutlu ayrılıyorlardı. Munis Bey, Müzeyyen Hanım ve biricik kızları Nilüfer misafirlerini kapıya kadar uğurlamak üzere eşlik ettiler. Bu sırada Seyit Efendi’nin kendilerini uğurlamak üzere beklediğini fark eden Veysi Bey, gülümsemişti.

“Koca çınar nasılsın?” Boynunu büken yaşlı zayıf adam, “Sağlığınıza duacıyım muhterem efendim” diye mırıldandı. Bu sırada adamın gözü birkaç adım mesafede bekleyen Muhsin’e ilişmişti. Loş ışığın altında yüzü zor seçiliyordu.

Munis Bey başıyla göstererek, “Hala İstanbul’un havasına ve insanına alışamadı. Ama iyi çocuk. Şu ana kadar bizi hiç üzmedi” diye konuştu.

Küçümser bir bakışla dudağını sımsıkı büken adam, “Ne yaparsın kölelik onların damarlarında var. Ne kadar eğitim versen dahi adam olmuyorlar. Bizim Seyit Efendi hala bir uysal kedi gibi davranıyor” dedi.

Gülümseyen Munis Bey ona toz kondurmuyordu.

“Veysi o bize baba yadigarı. Her zaman başımızın üstünde yeri var”

“Birkaç adım daha sonra bahçe kapısına ulaşmışlardı. Bu sırada Nilüfer ile Refik yüzlerini çevirip bir süre birbirlerine gülümseyerek baktı. Refik gülümserken kalp atışı hızlanmıştı.

Her şey güzeldi. Herkes mutluydu. Ancak bir kişi hariç…

Olan biteni uzaktan izleyen Muhsin!

Bu sırada ani bir dönüş yapan Seyit Efendi, delikanlının mendeburla şan yüzünün belli olmaması için yanına doğru adım attı. Ardından, “Koş şu sobaya biraz odun at. Hanımefendiler ile Beyefendi üşümesinler. Hava bu akşam biraz daha serin” diyerek uyarıda bulundu. Bunun üzerine başını eğen delikanlı bahçedeki odunluğa yöneldi.

Kulağına ilişen birkaç kelime onu adeta hayattan koparacaktı…

“Müzeyyen kardeşim bir an önce nişan yüzüklerini takalım”

“Evet haklısın. Refik birliğine gitmeden önce yüzükleri takalım. Hayırda acele etmek sevaptır”SY. SEKSEN BEŞİNCİ PAYLAŞIM:

BÖLÜM ONSEKİZ

Osmanlı devleti veba salgınına tutulmuş gibi müttefikler tarafından adeta karantina altına alınmıştı. Bu büyük feci döngüden kurtulmaya çalışan İttihatçılar Hindistan, Mısır, Afganistan, Orta Asya, Afrika’da eski gücünü kazanmaya çalışıyorlardı. Ruslara karşı gerçekleştirilen Sarıkamış Faciasının yaşandığı günlerde Suriye’de İngilizler ve işbirlikçi Şerif Hüseyin’in adamlarıyla da mücadele veriyordu. Bu sırada kurulan 56. Ordu’nun başına da Bahriye Nazırı Cemal Paşa atanmıştı.

Bulgarlar da ele geçirdikleri topraklarda Müslümanlara büyük zulüm yapıyorlardı. Pomakları zorla Hıristiyan yapmaya zorluyorlardı. İnsanlar, Bulgar zulmü altında büyük bir yıkım yaşıyordu. Osmanlı adım adım yıkıma, yıkılışa, sona doğru ilerliyordu. Oysa devleti elinde tutanlar Kars’ı ve Sarıkamış kahramanı, Mısır Kralı olma hayaliyle akıl almaz kararlara imza atıyorlardı. Bu akıl tutulmasına karşı duran bir isim vardı. O da şık giyimli, tahsilli ve Avrupa’daki gelişmeleri yakından takip eden Veliaht Şehzade Yusuf İzzettin Efendi idi. Şehzade Yusuf İzzettin Efendi, İttihatçılarla asla anlaşamıyorlardı. Onları hayalperest olarak telakki ediyordu. Devletin haris tüccarların, generallerin ve bilgisiz bürokratların elinde oyuncak olmasına isyan ediyordu. Ancak Padişah V. Mehmet Reşat’ı geçemiyordu. Uslu ve sessiz bir Padişah olan Mehmet Reşat, İttihatçıların sözünden çıkmıyordu veya çıkamıyordu. Babası Abdülaziz’in bileği kesilerek katledilmesinin ardından sessizliğe gömülmüştü. Ancak, yaşı ilerledikçe kişiliği oturmuş ve öz güveni yerine gelmişti. Yenilikçi ve hayırseverliğiyle de tanınan Yusuf İzzettin Efendi, İngiltere’ye yaptığı gezi sırasında gördüğü parkın aynısını İstanbul’a inşa ettirmişti. Yusuf İzzettin Efendi, Harbiye Nazırı Enver Paşa tarafından hiç sevilmiyordu. Sebebi de kulaktan kulağa dolaşan meşhur ‘tokat’ hadisesiydi. Birliği teftiş eden Yusuf İzzettin Efendi, kıyafetlerin eski olması, silahların yetersizliği ve teçhizat eksikliğini fark etmişti. Buna rağmen övünen ve gurur abidesi gibi duran Enver Paşa’ya okkalı bir tokat atmıştı. Enver Paşa, bu tokadı hayatı boyunca unutmayacaktı!

Yusuf İzzettin Efendi, devletin kesinlikle savaşa girmemesini istiyordu. Savaşa mecbur kalınsa dahi İngilizlerle birlikte hareket edilmesini istiyordu. Tahta çıkması halinde amcası Sultan Reşat gibi korkak ve ilgisiz olmayacağı kesindi…

Bu genç, karizmatik, bilgili, zeki insanın ihtiraslı yöneticilerin hedefinde olması için sebep çoktu…

Osmanlı Devleti’nin ekonomisi tükenmiş, siyasi gücü kaybolmuş, askeri alanda da Alman generallerinin emri altına girmişti.

Böylesine puslu bir ortamda kurtlarla ve çakallarla baş edebilmek neredeyse imkânsızdı. Özellikle yabancı misyon şefleri, konsoloslar ve tüccarlar artık hiçbir şeyden çekinmiyorlardı. Devlete posta koyacak hale gelmişlerdi. Kendilerine borçlu olan paşaları da etkileri altına almışlardı.

Samuel, evlat acısını yüreğinin derinliklerinde yaşıyordu. Seramik çatlamıştı. Eski halini alması mümkün değildi. Üstüne üstlük evlat acısına dayanamayan biricik eşi de fazla yaşamamıştı. Bir anda tüm hayatı değişmişti.

Keyifle tüttürdüğü purosunu artık intikam hırsıyla dudağında tutuyordu. Rahmi Yüzbaşı ile Munis Bey’in hala hayatta olmaları onun için her gün büyük acı çekmesine sebep oluyordu.

İngiliz Ataşe Williams Reuters artık onunla kaliteli zaman geçirememenin hüznünü yaşıyordu. Oysa birlikte ne güzel sohbetler yapıyorlardı. Gemilerle Akdeniz ve Ege kıyılarına uzanıp birlikte eğlenmişlerdi. Geceleri geç saatlere kadar sahil şeridini yakamozlar gibi süsleyen restoranlarda leziz yemekler yemişlerdi. Oysa şimdi ağızlarının tadı kaçmış, keyifleri kaybolmuş, yürekleri yorulmuştu.

Samuel’in tam karşısında süklüm püklüm büklüm oturan Mahir’in rengi balmumuna dönmüştü. Patronu ona daha tehlikeli vazifeler vermeye başlamıştı. Artık tamamen cürüm işleme makinesi haline gelmişti. Tetikçilerle, katillerle, akıl hastalarıyla, psikopatlarla vakit geçiriyordu. İşlenecek büyük cinayetlerin planlarını hazırlıyordu.

Ancak acele etmiyorlardı. Zaman sabır demekti…

Samuel, kalın dudağından dumanı püskürttükten sonra gözlerini süzerek masasının önündeki deri koltuğa gömülmüş kadim dostu Reuters’e baktı.

“Biliyor musun, zamanı tersinden tutup mühürlemek için her şeyimi verirdim. Zavallı yavrumun, evladımın ve talihsiz eşimin geri dönmesini ne kadar arzu ediyorum” dedi. İki elini yana açan adam kaşlarını kaldırdı.

“Ne yazık ki artık yoklar”

Adam da onun yarasının kabuğunu kaldırmamaya dikkat ediyordu.SY.235

SEKSEN ALTINCI PAYLAŞIM:

“Haklısın dostum çok haklısın.  Zaman acımasız bir sükûnet taşır. Zamanın geçtiğini ancak ağaçların meyve verdiği vakit anlayabiliyoruz. O da görebilirsek”

 “Reuters, hayatımı temize çıkarmayı nasıl istiyorum, bilemezsin. Ancak bir yönüm gocunurken diğer yönüm ısrarla devam et diyor. Oysa bak hayatımda artık kimsem yok. Ailem dağıldı. Kocaman evime gitmek dahi istemiyorum. Hizmetçilerden başka kimse yok. Onlar da beni para kasası olarak görüyorlar”

“Ah, üzülme dostum senin bir suçun yok”

“Nasıl yok, nasıl yok!” diyen adamın gözünde yaş birikmişti. Boğazı düğüm olmuştu. Sesi kesik çıkıyordu.

“Arabayı uçuruma doğru sürüklediğimin farkına bile varamadım. Bilerek bilmeyerek felaketimi hazırladım. Para kazandıkça güç kazandım. Her şeyin emrimin altında olduğuna inandım. Ah delibaşım ah. Meğer Azrail’i böceği dürter gibi dürtmüşüm! İçimdeki tat kayboldu. Yerini acı tada bıraktı”  

Bu sırada denizden kopup gelen rüzgâr camın menteşelerini tıkırdatıyordu. Rüzgâr içeriye bir esenlik veriyordu. Kazandığım altınların ve paraların ağacın dalındaki yaprakların kuş yuvalarını gölgelemesi gibi felaketimi gölgelediğinin farkına varamadım”

İçerideki hava ağırlaşmıştı. Bir de yoğun duman altı kalan İngiliz Ataşe, Mahir ve bir köşede sessiz oturan karanlık yüzlü iki adamı etkilenmişti.

Bu sırada işaret parmağıyla Mahir’e emir veren Samuel, uzakta bekleyen iki kişinin karşısına geçmesini istedi.

Ayaklanan Mahir, iki adamı eliyle çağırdı. Hızla sandalyelerinden ayaklanan iki kişi patronlarının karşısına geçip hazırolda durdular.

Gözlerini kısan Samuel, adamlara bakarak, “Tebrik ediyorum. İşinizi size yakışır şekilde yerine getirdiniz. O karanlık Papaz tüm bunları hak etmişti. Benden çaldığı altınları da geri almış olduk. Oysa yüzüne bakınca muhterem, saygıdeğer ve güvenilir bir kişi gibi görünüyordu. Yanılmışım”

Sert yüzlerindeki mimiklerde bir değişiklik olmayan Theodore ve Vasili adeta hazır kıta bekliyorlardı. Tıpkı özel eğitimli yırtıcı köpekler gibiydiler. Cinayet işlemek onlar için günlük ihtiyaçlarını gidermekten farksız değildi.

Ataşe Reuters de olup biteni soğukkanlılıkla izliyordu. Resmi görevi dolayısıyla söze girmiyor ve geride kalıyordu. İngiliz soğukkanlılığını koruyordu.

Ardında Mahir’e bakan Samuel, “Mahir, sırada o şımarık ve hayta Yüzbaşı var. Onu da Papaz gibi sessiz sedasız halledeceksiniz. Şımarık genç Osmanlı subayına soğuk ve de havadar bir ölüm yakışır”

“Emredersiniz efendim”

Karşısında ayakta dimdik duruşlarını koruyan iki adam yalnızca dinlemekle yetiniyordu. 

İngiliz Ataşe, sabırla ve sinsice hazırladığı planı Samuel’e sunmuştu. Rahmi Yüzbaşı’nın ortadan kaldırılması görevi çok tehlikeli ve riskli bir vazifeydi. İttihatçı subaylar hem iyi silah kullanıyorlar hem de zeki ve bilinçli hareket ediyorlardı. Eğer bu olayda bir parmaklarının olduğu ortaya çıkarsa ölüm fermanını imzalamış olacaklardı.

Samuel, adamlara ne yapmaları gerektiğini ayrıntısıyla anlattı…SY.238

SEKSEN YEDİNCİ PAYLAŞIM:

En sonunda uyarısını yapacaktı: “Eğer operasyon tehlikeye girerse asla yakalanmayacaksınız. Kendinizi ortadan kaldıracaksınız. Anlıyor musunuz? Bu işin sonunda sizleri servete boğacağım”

Samuel, masanın önüne içerisinde açık sarı bir sıvı bulunan üç küçük şişe bıraktıktan sonra Reuters ile birlikte odadan ayrıldı. 

Rahmi Yüzbaşı, İstanbul Muhafızlığındaki ofisinde kahvesini yudumluyor ve çekirdek çıtlatıyordu. Yorgunluğunu ancak üzerinden böyle atabiliyordu. Masasının üzerine bir kolunu bırakmış ve ayağını sandalyeye uzatmıştı. Ara ara gözlerini kapatıyor, ahşap kerestelerle örülü tavana bakıyordu.

Bu kadar delile, başarılı operasyona ve Papaz Kirkor’un itiraflarına rağmen kodaman tüccarlara dokunamamasının acısını yaşıyordu. Yüreği burkulmuştu. Önceki İstanbul Muhafızı olan Cemal Paşa’nın da aynı sıkıntılardan mustarip olduğunu işitmişti. Mahmut Şevket Paşa’ya ve İttihatçı kadroya yönelik gizli planlar kuran başta Prens Sebahattin olmak üzere bir çok namlı ismin korunduğunu biliyordu. Özellikle Talat Paşa’nın, operasyon öncesinde Prens Sebahattin’i uyarması ve gözden uzaklaşmasını sağlaması dilden dile yayılmıştı. Cemal Paşa bile bu adamlarla başa çıkamamıştı…

Demir parmaklıklı pencereden içeriye temiz hava yayılıyordu. Ciğerlerine kadar soludu. Samuel ve etrafındaki paralı tüccarların başını batırmak için neler yapabileceğini de düşünüyordu. Ara sıra kaygılanıyordu. Bu yüzden oldukça tedbirli davranıyordu. Binanın girişinde nöbet tutan askeri dikkatli olması için uyarmıştı. Samuel’in korkak ve pısırık oğlunun ani ölümü operasyonları derinlemesine yürütmelerinin de önünü kesmişti. Komutanlar arasında sükûnetle davrananlar vardı. Özellikle yabancı diplomatların baskısından bunalmışlardı. Rahmi Yüzbaşı kapının vurulması üzerine ‘gel’ diye seslenince emir eri içeri girmişti.

Ayaklarının topuklarını vurduktan sonra selam durdu.

“Komutan bu zarf size gelmiş”

“Üzerinde isim yazıyor mu, kimden gelmiş?”

Asker tüm ciddiyetini koruyarak, zarfın üzerinde adres ve isim olmadığını söyledi.

Geceler boyunca kaçak içki, tütün, kıyafet, silah, mühimmat, mahsul ve yiyecek yakalamak için operasyon üstüne operasyonları yönettiği için yorgun düşmüştü. Mektubu uzanıp alacak takati dahi kendisinde bulamıyordu. Başını kaldırarak askere, “Mektubu oku bakalım içinde ne yazıyor?”

Soluklanan asker heyecan içerisinde zarfı açtıktan sonra itinayla ikiye katlanmış kâğıdı okumaya başladı.

“Çok muhterem Yüzbaşım. Ben vatanına bağlı bir kişiyim. Size çok mühim bir konuyu açmak için bu mektubu gönderdim. İnşallah elinize geçer. Şayet elinize geçerse en bahtiyar insan ben olacağım. Muhterem Komutanım, bu ülkenin başına bela olan ve kanını emen hain tüccarlar insanların sağlığıyla oynuyorlar. Kolilerce sigara ve içki dolu şişeleri gizlice İstanbul’a sokuyorlar. Bu alçaklar insanları tütünün hastalıkları iyileştirdiği ve şifa verdiği yalanını da yayıyorlar. Kahvelerde, çayhanelerde, mesire yerlerinde sigara yayıldı. Dinimizce de kullanılması mekruh olan bu pis şeyden binlerce altın ve para kazanan kaçakçıları tanıyorum. Bu sigaralar yüzünden çıkan yangınlar şehrimizi harabeye çeviriyor. Bu gözü dönmüş tüccarlara artık dur denilmeli. IV. Murat Hazretleri bile tütün yüzünden kaç kişinin kellesini koparmamış mıydı? Bu melun şeyi içenler de satanlar da melun değil mi? Yüzbaşım, sizi fazla meşgul etmek istemem. Aşağıdaki adreste kaçak içki ve sigaralar depolanıyor. Bu kaçakçılar bu ürünleri aynı zamanda düşman kuvvetlerinin komutanları ile askerlerine de satıyorlar. Depoya baskın yaptığınızda neler olup bittiğini anlayacaksınız. Saygılarımla”

Aniden ayağını yere indiren Yüzbaşının uyku hali uçup gitmişti. Gözleri parlıyordu. Vazife aşkıyla yanan birisi için gönderilen bu mektup çok değerliydi. Açık adres de yazılıydı. “Vay kalleş adamlar sizi. Devletimiz düşmanlarımızdan borç para alacak siz verginizi ödemeyeceksiniz. Cüzdanınızı tıka basa dolduracaksınız”

Ayağa kalkan Yüzbaşı, askere ‘Kimseye söylemeyeceksin. Aşağı in ve hemen 10 kişilik bir kuvvetin hazırlanmasını emrettiğimi söyle. Ancak, başka bir bilgi vermeyeceksin. Tamam mı? 10 dakika sonra hazır olsunlar.” diyerek emir verdi.

Genç ve atik Yüzbaşı, bu operasyonu üst düzey komutanlarından dahi gizlemişti. İttihatçılar arasındaki şan ve şöhret sarhoşluğuna kapılmasa da yine de bu işi tek başına halletmeyi tercih etmişti. Biliyordu ki, bu adamların devletin her tarafında müştemilatları vardı. Onlar henüz yola çıkmadan mutlaka haberin uçurulacağından şüphe ediyordu.SY.240

SEKSEN SEKİZİNCİ PAYLAŞIM:

Binanın bahçesinde askerlerini sıra halinde dizen Rahmi Yüzbaşı, operasyonla ilgili ayrıntılı bilgi verdi. Mektupla yapılan ihbarın gerçek olmayacağı ihtimalini de göz önünde bulunduran Yüzbaşı, hepsine tedbirli davranmalarını emretti. Eminönü ve Karaköy sahil şeridindeki gizli depolara yönelik baskınlarda kahramanlık gösteren Selim Çavuş’a tüm askerler gibi Yüzbaşı da güveniyordu. Yüzbaşı bir ara bakışını Çavuş’a çevirdi. Ardından, “Selim, senin planın ne? Bugüne kadar şükürler olsun yüzünün akıyla çıktın. Operasyonla ilgili düşünceni alayım” dedi. Gözbebekleri çakmak çakmak olan Çavuş, “Emredersiniz Komutanım. Eğer müsaadeniz olursa düşüncemi arz edeyim. Komutanım, söz konusu bölgede birçok gizli depo bulunuyor. O bölge ıssız ve zor ulaşılır olması sebebiyle kaçakçılar tarafından tercih ediliyor. Ülkemizin şu an bulunduğu zor koşullardan faydalanan kaçakçılar ellerindeki malları uygun zaman ve müşteri bulana kadar bekletiyorlar. Ardından gece vakti at veya eşek arabalarıyla taşıyorlar. Eğer kıyıdaki şehirlere ulaştırılması gerekiyorsa yük gemilerini tercih ediyorlar”

Yüzbaşı, rahatlamıştı. Derin bir nefes aldı.

İç geçirdi. “Ah, şu gizli dehliz bir de Samuel denen alçağa ait olmuyor mu? O zaman dünyanın kaç bucak olduğunu öğretirim” dedi. Yeniden Selim Çavuş’a dönerek, “Güzel. Demek aynı düşüncedeyiz. O halde en kısa sürede mühimmat ve teçhizatları mızı alıp yola çıkmalıyız. Bu hainlerin burunları kokuyu iyi alır. İhbar bilgisi kulaklarına ulaşırsa kaçarlar. Hemen yola çıkalım. Son hazırlıklarınızı yapın. Daha sonra tekrar burada hazır vaziyette bekleyin” dedi.

“Emredersiniz” diyerek tekrar topuklarını vuran Selim Çavuş, yanına aldığı askerlerle mühimmat deposuna yöneldi. Aradan 20 dakika geçmişti ki askerler hazır ola geçmiş vaziyette bekliyordu. Yüzbaşı da dönmüştü. Bu sırada selam duran Selim Çavuş’un, davudi sesi duyuldu:

“Komutanım askerlerimizle birlikte emirlerinizi yerine getirmek üzere hazırız”

İki askeri araç hazır bekliyordu.

Karanlık basmak üzereydi.

Yola çıkarken başlayan yağmur hızını arttırmıştı. Sağanak halinde döküyordu. İri damlalar askerleri taşıyan arabaların üzerini örten naylon tenteyi dövüyordu. İnsanlar da ani bastıran yağmuru sığındıkları binaların saçaklarının dibinden çaresizce izliyorlardı. Biriken sular yüzünden yol çamur deryası haline gelmişti. Yol boyunca at ve öküz arabalarının tahta tekerlekleri çamura saplanıp kalmıştı. Askeri araçlar aralarından güçlükle geçerek yoluna devam ediyordu.

Şoförün yanında oturan Yüzbaşı gözünü yoldan ayırmıyordu. Arkasındaki koltukta yolculuk yapan Çavuş’a seslendi.

“Sen o mıntıkayı iyi biliyorsun, değil mi?”

Çavuş, nefes dahi almadan ‘evet’ demişti.

“Tamam, sen olduğun için buraları bilen birisine ihtiyaç duymadım. Çünkü operasyon duyulursa elimizden kaçırırız. Tahminim, biz bu adamlara yönelik sıkı baskınlar düzenleyince rahatsız oldular. Bu sebeple daha uzaktaki izbe yerleri tercih etmiş olabilirler. Bu yüzden mektubun doğru olduğunu kabul ediyorum. Birbirlerine düştüler. Bu yüzden birbirlerini satmaya başladılar”

“Haklısınız Komutanım”

“Allah gazamızı mübarek eylesin”

“Âmin”

Alaca karanlıkta devam eden yolculuk yaklaşık iki saat sürmüştü. Arabalar artık patika yola girmişti. Yer yer taşlık araziye ile buluşan yol tepeye doğru gittikçe kıvrım kıvrım oluyordu.

Bu sırada Komutana beş-altı evin bulunduğu köyü gösteren Çavuş, “Komutanım mektupta bahsedilen köy burası. Hemen arkasından da ormanlık alan başlıyor. Ormanlık alana girmeden depo karşımıza çıkacak” dedi.

İrade sahibi olan Yüzbaşının ihtirası da kendisine cesaret veriyordu. Binaya yaklaştıkça heyecanı katlanıyordu. Yükselen hırsı, bendini yıkıp geçen ve yatağından fışkıran sel olmuştu.SY.242

SEKSEN DOKUZUNCU PAYLAŞIM:

Gözleri uzayıp giden karanlığa amaçsızca bakıyordu. Belki son anlarını yaşıyor olabilirdi. İçinden geçenleri birisiyle paylaşma ihtiyacı hissetmişti. Kendini anlamasa bile anlamış gibi yapacak birisi vardı. O da Selim Çavuş. Söylemese olmayacaktı…

“Çavuş, biliyor musun şu vatan sevgisi ne yüce bir duygudur”

“Evet Komutanım”

“Çavuş, vatanıma borcumu ödemek için dur durak bilmeden gözü pek görevlerde bulundum. Her türlü idealimi bir kenara bıraktım. Anneme ve babama verdiğim sözleri tutamadım. Bir yuva kuramadım. Onlara evlat veremedim. Bu kutsal meslek yüzünden çevremden uzaklaştım. Menfaatlerimin düşmanı oldum. Dimağıma ilk yerleşen duygu vatan sevgisi olmuştu. Bu yüzden asker olmak için gecemi gündüzüme kattım. Çalıştım”

Çavuş onu sabırla ve ilgiyle dinliyordu. Sertliğiyle tanınan komutanını ilk kez bu kadar yufka yürekli birisi olarak tanıma imkânı bulmuştu.

Çavuş araya girmek için fırsat kolluyordu. Yüzbaşı birkaç saniye susunca konuştu.

“İşte efendim bize bahsedilen bina burası”

Aniden yüzünü cama çeviren Yüzbaşı binayı dikkatlice izlemeye aldı. Koyu iri bir dağ gibi duruyordu. Camın perdesinden meşalenin titrek aydınlığı yansıyordu.

Çavuş’a, yanına beş adam alıp sessizce yaklaşmalarını emretti. Kendisi de diğer beş askerle birlikte kapıya yaklaşacaktı.

Gizlice tek katlı binanın çatısına tırmanan iki asker silahlarının ağzına mermiyi vermişlerdi. Yüzbaşı bir askere kapıyı vurmasını emretti. Kendisi ve diğer iki askerle birlikte sırtını duvara yaslamış vaziyette hazır bekliyordu. Asker, birkaç kez kapının tokmağını kaldırıp bırakınca tok ses yükseldi. Birkaç kez daha denedi. Ardından içeriden bir ses duyuldu:

“Kimsiniz ne istiyorsunuz?”

Yüzbaşı sert şekilde: “Bizler devletin askerleriyiz. İçeride arama yapacağız”

“Ne hakla arama yapacaksınız? Benim çiftlik evime izinsiz girmeye hakkınız yok”

Birkaç saniye duraklayan Yüzbaşı, “Eğer kapıyı açmazsanız kırmak zorunda kalacağız”

Tam bu sırada çatıda silah patlamıştı. ‘Ah’ diye inleyen bir asker bir çuval gibi feci şekilde sert zemine çakılmıştı.

Yüzbaşı haykırarak, “Hemen kenara çekilin” diye emir verdi.

Birkaç nefes alımlık zaman içerisinde peş peşe silah sesleri duyuldu. Askerler ard arda vuruluyordu. Kendisi hislerine güvenen Rahmi Yüzbaşı kötü tuzağa düşmüştü.

Bu sırada Çavuş’un sesi duyuldu: “Komutanım biz çatıdan içeri giriyoruz. Dikkat edin. Kapıdan kaçmaya çalışabilirler”

Yüzbaşının soluk soluğa kalmıştı. Çavuş’un sesini duyunca bir anda büyük bir sevince boğuldu.

“Tamam sana destek vereceğiz. Biz de dış kapıyı kırıp içeri gireceğiz. Sen de dikkat et”

Nihayet çatışma başlamıştı. Karşılıklı ateş açılıyordu. Yüzbaşı ve yanındaki askerler pencere ve kapıları gözetim altına almıştı.

Ara ara içeriye mermi gönderiyorlardı. Ancak karanlıkta birbirlerini vurmaktan çekiniyorlardı. Bir anda çevreye keskin gazyağı kokusu yükselmişti. Peşinden de büyük bir gürültü koptu. Binanın içinden alev topu yükselmişti. İçerideki kaçakçılar her şeyi ateşe vermişti.

Yüzbaşı, “Vay kalleşler hepimizi yakacaklar” diye çaresizce seslendi.

Rüzgârın da etkisiyle bina adeta kocaman alev topuna dönmüştü. Yukarıdan aşağıya atlayan Çavuş ve diğer dört asker yere çakılmıştı. Ne olduysa o sıra olmuştu…

Tehdidin içeriden olduğunu zanneden Yüzbaşı, bir anda mermi yağmuruna tutulmuştu. Mermiler evi çevreleyen geniş alandan geliyordu. Onlarca kişi adeta kocaman evi hedef tahtası yapmıştı. Çavuş ve beraberindeki askerler sürünerek çukur yerlere sığındılar. Ancak, Yüzbaşı ve diğer beş asker geç kalmıştı. Mermiler hedef şaşmıyordu. Çete bir kişiyi içeride fedai olarak bırakmıştı. Yangını çıkaran bu kişi cayır cayır yanarken beraberinde askerleri de götürmek istemişti. Çavuş ve askerler merdiven yardımıyla çıktıkları çatıdan toprak zemine atlayarak canlarını yaralı olarak kurtarmışlardı. Eve bakan geniş alandan atılan mermilerden de yere uzandıkları için kurtulmayı başarmışlardı. Ancak, Yüzbaşı ile diğer askerler o kadar şanslı değildi. Çünkü açık hedef haline gelmişlerdi.

Vücutlarına saplanan her bir mermi hepsini yere yıkmaya yetmişti. Yüzbaşı silahını rast gelen karanlığa doğru ateşliyordu. Her nereden bir ışık parlasa oraya yöneliyordu. Bir, iki, üç derken ateş kesilmişti. Bu sırada hıçkırığa boğulan bir askerin acı yüklü sesi duyuldu:

“Yüzbaşı şehit oldu. Alçaklar sizi öldüreceğim”

Başını toprağa bırakan Çavuş da gözyaşına boğulmuştu.

Kendisinin düştüğü zorlu durumu unutmuştu. Bir süre sonra silah sesi de kesilmişti. SY.244

DOKSANINCI PAYLAŞIM:

Olup biteni uzaktaki arabasından takip eden Samuel, yanına varan sadık adamlarından müjdeyi almıştı.

Keyiflendi ve purosunu yaktı. Tetikçiler de arka koltuğa oturmuşlardı.

“Eşim, sevgili evladım intikamınızı alıyorum. Yanlarına bırakmıyorum” diye keyifle mırıldandı. Sonra önde şoförüne hareket etme emrini vermişti.

Theodore ve Vasili görevlerini hakkıyla yerine getirmenin huzuruyla doluydular. Sessiz, ketum ve rahattılar…

Samuel, arka koltukta oturan iki katilin yanında oturan sadık adamı Mahir’e seslendi: “Planımıza göre davranan o adam sözünü tuttu. Onları başarıyla tuzağa düşürdü. Oltaya yem oldu ancak büyük balıklar yakalamamıza vesile oldu. Yanarak ölmesine üzüldüm. Elden bir şey gelmez. Birileri hayatını feda etmeden insanlara para kazandıran bizim gibi iş sahibi yapan, insanların refahı için çalışan ve güvenliğini sağlayan insanlar nasıl varlığını sürdürebilir? O adamın ailesini mağdur etmeyin. Her türlü yardımda bulunun. Eğer istiyorlarsa başka bir ülkeye gönderin”

“Merak etmeyin efendim. Her istediklerini yerine getireceğiz”

Kanlı çatışma sırasında Yüzbaşı ve üç asker hayatını kaybederken, Selim Çavuş ile üç asker de yaralanmıştı. Yaralılar hastaneye kaldırılarak tedaviye alındı.

Yüzbaşı heyecana kapılıp acemice davranmasının bedelini canıyla ödemişti. Operasyon düzenlenen evin boş olduğu anlaşıldı. Sahibinin de Yunanistan’a göç eden bir gayrimüslim olduğu anlaşıldı. Yanarak ölen kişinin kimliği yapılan tüm araştırmalara rağmen bulunamamıştı.

Yüzbaşı ve askerler cenaze namazının kılınmasının ardından gözyaşları arasında toprağa verildi. Mektubu getiren asker de operasyon sırasında ölmüştü. Mürekkebe banılarak yazılan mektup Yüzbaşının göğüs cebinde bulunmuştu. Ancak kan kırmızısına bulanmış vaziyette… Hiçbir şey okunmuyordu.

Çok sevdiği vatanperver Türk subayını gözyaşı dökerek toprağa veren Munis Bey, bu saldırının alelade olmadığını düşünüyordu. Ancak elinde bir tek delil bile yoktu. İstanbul Muhafızlığı da yabancı devlet temsilcilerinin baskısından çekindiği için olayı derinlemesine araştırmak istemiyordu. İkinci bir vaka ülkeler arasında diplomatik krize sebep olabilirdi.

Munis Bey acıyla dolmuştu. Heyecanlı, coşkulu ve içten bir insanı kaybetmişti. Birbirlerine alışmışlardı. Vatanlarını korumak için kader birliği yapmışlardı. Cenaze töreni sırasında kan dolaşımı değişmişti. Yüzü sararmış gözleri şişmişti. Soğuk soğuk döktüğü ter gözyaşına karışıyordu. Sakin ve durgun bir kişilik sahibi olması beden kontrolünü kaybetmesinin önüne geçiyordu. Manasız ve kırıcı olmamaya çalışıyordu.

Tören alanından ayrılırken ofisindeki arkadaşı Süleyman Efendi koluna girmişti. Hükümet yetkililerine dargındı.

Ağır adımlarla yürüyorlardı. Mırıldanır gibi konuşuyordu: “Süleyman devlete hizmetin ödülü bu olmamalı. Canıyla, her şeyiyle şu alçaklarla mücadele veren subayımıza sahip çıkılmadı. Maalesef dış mihrakların baskısı onu yıldırdı. Bu yüzden operasyonu kimseye bildirmemiş. Engel olurlar, vatana hizmetten geri kalırım, diye düşünmüş. Bu haksızlık değil mi? Milletimizin ardından her türlü melaneti yapan bu insanlara karşı mücadele veren bir avuç namuslu devlet memuruna sahip çıkılmaz mı? Bak genç yaşta kaybettik. Daha yapacak çok işi vardı. Böyle cevval subaylar kolay yetişmiyor!.. Biz İttihatçılar iktidarı ele geçirdikten sonra halka verdiğimiz sözleri unuttuk. Sanki, aldatılmış muammalarla dolu bir zamana girmişiz. Meğer, halka sevinç ve özgürlük kisvesi altında masallar söylemişiz.”

Hüzne gömülen adam da Munis Bey’i biraz da olsa sakinleştirmeye çalışıyordu.

Bir an önce mezarlıktan uzaklaştırmaya çaba gösterdi.

“Haklısın. Ancak elimizden bir şey gelmez. Munis, ölenle ölünmüyor. Hadi daireye gidelim. Sağlık durumunu riske atma”

Munis Bey hıçkırırken mendiliyle de gözyaşını siliyordu. Cenaze töreninden ayrılanlar da onu üzüntüyle izliyordu.

Komutanları tarafından takdir edilen ve övülen Rahmi Yüzbaşı ile üç askerin hayatını kaybettiği operasyon ile ilgili gözaltına alınan bazı bekçi, hamal, kaptan, mürettebat sorgudan geçirildi. Ancak bir neticeye ulaşılamamıştı.SY.247

DOKSAN BİRİNCİ PAYLAŞIM:

Dosya bir daha açılmamak üzere rafa kaldırılmıştı…

Cemrenin toprağa düşmesiyle birlikte boğazın kıyı şeridini süsleyen ağaçlar ile çiçeklerden yayılan ses ve kokular adeta şarkıyı andırıyordu. Lodos rüzgarıyla çiçeklenen ağaçlar ve süs bitkileri güzelliklerini cömertçe insanlar için sergiliyordu. Erguvanlar, mimozalar, öbek öbek çiçeklenmişti. Baş başa kaldığı ihanetlerle derin bir yalnızlık yaşayan İstanbul, bu güzelliklerle teselli buluyordu. Selvi boylu iri dallı ve yapraklı ağaçları süsleyen beyaz, sarı renkli çiçeklerden yayılan koku ciğerleri canlandırıyordu. Bu güzel şenliği kaçırmak istemeyen bazı ağaçlarda da tomurcuk sökün etmişti. Kediler ve köpekler tüm güzellikleri oluşturan ortamı kaçırmayarak koşuyor, zıplıyor, birbirlerinin sırtına biniyorlardı.

Mimozalardan yayılan yürek kıpırdatan mis gibi koku konutun en izbe köşesine bile ulaşıyordu. Konut, bu günlerde alacakaranlığa benzeyen bir koyuluğa bürünmüştü. Hiç kimsenin yüzü gülmüyordu. Konutun bahçesindeki fıskiyeden yükselen su damlaları ördeklerin yüzdüğü havuza düşüyordu.

Nilüfer sedir koltukta sessizce oturup bahçeyi izleyen babasının çevresinde dört dönüyordu. Kaybolan keyfini yerine getirmek için en sevdiği kahveden pişirmişti. Yanına çörek ve pasta bırakmıştı. Babasının, onu gama ve kedere boğan acı olayın acısını bir nebze de olsa unutmasını istiyordu. Yanında oturan eşi Müzeyyen Hanım onu bir dakika bile yalnız bırakmıyordu. Teselli etmek için elinden geleni yapıyordu.

Evladı gibi sevdiği Munis Bey’in üzüntüsü Seyit Efendi’yi de kahrediyordu. Mavi panjurlu pencereden izlerken bolca dua yapıyor, çarçabuk kendisini toparlamasını istiyordu. İçindeki büyük kırgınlığı ve hasleti dizginleyen Muhsin de ayakta bekliyor. Emirlerini bir an önce yerine getirmek için hazır kıta duruyordu. Nilüfer de kendisine artık iyi davranmıyordu. Babasının üzüntüsü de üstüne binince iyice huysuzlaşmıştı. Belli belirsiz davranarak Muhsin’i olabildiğince yanlarından uzak tutmaya çalışıyordu. Kadınlık hissi duygularının önünde koşuyordu. Nişanlanacak olmanın heyecanıyla dolup taşıyordu. Oysa delikanlı kendisine ne bir söz etmiş ne de imada bulunmuştu. Biricik aşkını kendi dünyasında hapsetmiş, gözlerinde yaşatıyordu. Buna rağmen genç kız tüm zırhlarını bürünmüş ve ona yönelik yasaklar getirmişti. Yüzüne gülümseme yasağı dahi…

Nilüfer, delikanlının kendisine karşı beslediği duyguların can çekiştiğini düşünüyordu. Artık nişanlanmasına saatler kalmıştı.

Müzeyyen Hanım adamın kulağına fısıldadı:

“Munis, ellerin ne kadar sıcak. Ancak gözlerin beni endişelendiriyor. Biliyor musun yorgunluktan çeperleri şişti. Kaç gündür böylesin. Ne olur artık kendini toparla. Ölüm Allah’ın takdiri değil mi? Yazısı buraya kadarmış”

Oysa adam hiç yanında değilmiş gibi soğuk duruyordu. Adeta dünyanın tüm hüzünlerini üzerinde toplamıştı. Devleti için yüreği atan iki insan olarak hayal ettikleri çalışmalarda bulunmuşlardı. Suyunu içtikleri, ekmeğini yedikleri Osmanlı Devleti’ne layık hizmetlerde bulunuyorlardı. Ülkenin 15 yaşındaki gençleri ve kadınları cepheye gitmek için can atarken, devletin zor durumundan faydalanan bir takım zümre de kendi keyfini sürüyordu. Babasının sözü aklından hiç çıkmıyordu.

“Evladım bir iş yaptığın vakit öncelikle memleketine ve insanına faydası var mı, onu düşün!..”

Memurluk yaşamı boyunca özlemle aradığı bir fırsatı yakalamıştı. Belki ülkenin en azılı arsız tüccarlarını bitireceklerdi. Ülke topraklarını sömürmelerinin önüne geçeceklerdi. Cevval bir subay olan Rahmi Yüzbaşı ile adeta nefes nefese operasyonlar gerçekleştiriyorlardı. Bir el değdi! Her şey yarım kaldı. 250.SY.

DOKSAN İKİNCİ PAYLAŞIM:

Müzeyyen Hanım’ın endişesi aslında çok başkaydı. Eşi ile birlikte hareket eden subayın öldürülmesinin basit bir gelişme olmadığını düşünüyordu. Sıra kocasına gelmiş olabilir miydi? Gece boyunca kabuslar görmüştü. Tuhaf insanların belli belirsiz yüzleriyle dolu kabuslar. Yorgun, üzgün ve tükenmişlik yaşayan eşine tüm bu olup biteni anlatamıyordu. Damağına bal ile acının karışımı bir tat yerleşmişti.

Biricik kızının nişanını iptal edemezlerdi. Refik gitmek üzereydi. Bu gelişinde küçük hanımefendi ile genç subayın nişanını yapmamaları halinde belki kaderin cilvesi bir daha gerçekleşmeyecekti. Kızının saadetini arzulayan kadın bu fırsatı kaçırmak istemiyordu.

Bahçeye, lodos rüzgârı ile birlikte misk-i amber kokusu sinmişti. İnsanın içini rahatlatan ve kasvetli ağırlığı yok eden.

Nilüfer, elindeki yuvarlak bakır tepsi ile getirdiği kahve fincanlarını babasının önüne bıraktı. Omuzlarından aşağı sarkan lüle lüle örülü saçları yaprak gibi sarkıyordu.

Babası bir tarafı gölgede kalan kızının yüzüne baktı. İlk kez gülümsemesine karşılık vermişti.

Bundan cesaret alan Nilüfer, “Babacığım senin sevdiğin kahveyi yaptım. Orta şekerli. Afiyetle için”

“Elini fincana uzatan adam, “Teşekkür ediyorum. Eline sağlık. Allah bahtını açık etsin”

Bu fırsatı kaçırmak istemeyen annesi, “Munis, biliyorum vakti değil ancak söylemek zorundayım”

“Neyi?”

“Hani kızımızın nişanını artık yapalım”

“Elini alnına götüren adam: “Nasıl da unuttum. Sahi, nişan yapacaktık”

“Biliyorsun, çocuk birliğine gidecek. Zavallıyı da üzmeyelim. Sırf bu yüzden izin alıp geldi”

“Ah, haklısın. Öbür gün müsaitlerse gelsinler. Olmaz mı?”

Neşelenen kadın, uzaktan kendilerine bakan kızına gülümsedi.

“Sağ ol Munisciğim. Ben yarın sabah Muhsin ile kendilerine haber göndereyim. Nişanı akşam yaparız”

“İnşallah, Müzeyyen çiğim inşallah. Kızımızın saadeti de önemli. Hem zor günlerden geçiyoruz. Ülkemiz birçok cephede savaş halinde. Yarın, öbür gün ne olacağı belli değil. Ah, şu İttihatçılar yok mu?”

“Niçin öyle dedin, Munis?”

“Müzeyyen, işittiğime göre devletimizi ve milletimizi ilgilendiren hayati kararlar bir anda alınıyor ve uygulanıyormuş İşittiğime göre Sadrazam Said Halim Paşa’nın, Harbiye Nazır’ından, onun Dahiliye Nazırından, onun Ordu Komutanlarından haberleri yokmuş. Söylenene göre Enver Paşa, Alman Şansölyesi ve ordusuyla artık iyice yakınlaşmış. Bizim subaylarımızı bile Alman generallerinin emrine vermişler. Adamlar para veriyor diye, her şeyimizi onlara teslim etmek ne kadar doğru olur?”

“Haklısın. Padişah niçin müdahale etmiyor?”

“Yaşlı bir zavallı. Sultan Abdülhamit’i otokrat diyerek alaşağı ettiler, sonra kendilerine uygun birisini buldular. Tüm yetkilerini İttihatçı yönetime bırakmış. Kararlardan haberi bile yokmuş. Sultan Abdülhamit, Yıldız Sarayı’na kapanmıştı lakin her şeyi o idare ediyordu. Oysa Sultan Reşat, sarayına hapsedilmiş durumda ve hiçbir şeye karışmıyor. Daha doğrusu karıştırılmıyor!..”

“Ah o Mahmut Şevket Paşa yok mu? İçlerinde olduğum için iyi biliyorum. Edirne’de orduya komuta ediyorken Sultan Abdülhamit’e sadakat yeminleri ediyordu. Oysa arkasından sinsi planlar yapıyor, askeri kaşıyor, padişaha karşı kışkırtıyordu. İkiyüzlü biriydi. Ancak Sultan Abdülhamit’i indirdikten sonra İttihatçıları o yönlendiriyordu. Saygı ve büyük sevgi görüyordu. Kaderin işine bak şanına yakışan bir ölüm olmadı ancak yine de şu vaziyette yaşaması iyi olacaktı!.. Baksana Sait Halim Paşa bile duruma pek hâkim değil. İdareciler çok acele davranıyorlar. Koca bir Osmanlı Devleti’ni yönetirken çok dikkatli olmak, tedbirli davranmak ve yönetime ehemmiyet göstermek gerekmez mi? Sabah uyanır uyanmaz alınan karalar bizi yavaş yavaş felakete götürecek gibi.”.

Adam konuşmaktan yorulmuştu. Üzüntüsü adeta katlanmıştı. O soluklanırken eşi “Allah yardımcımız olsun” diye mırıldandı.SY.252

DOKSAN ÜÇÜNCÜ PAYLAŞIM:

BÖLÜM ON DOKUZ

Konutu nişan heyecanı sarmıştı. Müzeyyen Hanım, kızını faytona bindirdiği gibi iyice temizlenmek ve mis gibi kokmak için hamama götürmüştü. Hamamcı kilolu orta yaşlı kadın onların gelişini dört gözle bekliyordu. Her gelişlerinde yüklüce para veriyorlardı. İstanbul’daki cami inşaatlarında ve imarethanelerde çalıştırılmak üzere getirilen büyük dedeleri gibi insanlara hizmet etme sanatını çok iyi beceriyorlardı. Semt sakinleri onları çok seviyordu. Müzeyyen Hanım ve Nilüfer faytondan iner inmez kapıda karşılamıştı. Bohçalarını kaptığı gibi taşımaya başlamıştı. Hamam, içeri girenleri rengarenk taşlarla bezeli kubbesiyle herkesi büyülüyordu. Kakmalı ahşap nalınların tok sesi duvarlarda yankılanıyordu.

Fıskiyelerden sıçrayan sular süslü havuz ile buluşuyordu. Hamamın avlusundan içeri adım atıldığında misafirleri yoğun bir buhar karşılıyordu. Rengarenk kubbeye ulaşan buhar soğuyarak damla halinde aşağı düşüyordu. Belirli mesafeyi görmek mümkün değildi. Anne ve kızı nişan törenine saatler kala güzel anlar yaşamışlardı. Göbek taşında bir süre daha kaldıktan sonra nihayet çıkmışlardı. Hamamcı kadının yürek gıdıklayan sözleri morallerini yükseltmişti. Kuşlar çocukluğundan bu yana tanıdığı Nilüfer’in nişanlanacağını söylemişlerdi. Müzeyyen Hanım, kadının olup biteni bildiğini anlamıştı.

Yanakları kıpkırmızı olmuştu. Yüzlerine adeta renk gelmişti. Kadın, onların huzurla dolmuş olmalarından cesaret alarak, “Efendim hayırlı, uğurlu olsun” dedi. Müzeyyen Hanım da gülümseyerek teşekkür etti. Kendilerine ayrılan ahşap bölümdeki sehpanın önüne sofra açmıştı ve meyvelerle donatmıştı. Müzeyyen Hanım, kadının kendisine karşı sergilediği fedakâr tutumdan her zaman memnun kalmıştı.

“İnşallah akşam nişanımız var. Bu yüzden hazırlık yaptık”

Bu sırada gözünün ucuyla Nilüfer’in yüzüne bakmayı ihmal etmeyen kadın, “Kızımız çok güzel. İnşallah bahtı da güzel olur”

Bu sırada elmadan ısırık alan Nilüfer gülümserken, annesi de “âmin” demeyi ihmal etmemişti. 

Gerdanını kıran kadın, “Hanımefendi biliyorsunuz güzel yemek ve tatlılar yapıyorum. Dilerseniz akşam evinize gelip size yardım ederim” dedi. Teşekkür eden Müzeyyen Hanım, hazırlıkları tamamladıklarını söyledi.

Anne kız hamamda temizlenirken Muhsin ve Seyit Efendi de harıl harıl çalışıyorlardı. Yerleri sabuhla siliyor, bahçedeki otları temizliyor, duvar ve pencereleri siliyorlardı.

Muhsin yaşının en duygulu anlarını yaşıyordu. Uzun boyu ve güzel yüzüyle çevredeki genç kızların da dikkatini çekmişti. Yaşlıların da sempatisini kazanmıştı. Sıcak kanlılığı ve samimi kişiliği onun herkes tarafından sevilmesinde önemli rol oynuyordu. 

Özellikle Seyit Efendi, yanında büyüyen delikanlıyı evladı gibi bağrına basıyordu. Onun üzülmesini ve buhrana girmesini istemiyordu. Yüzünün asıldığı ve içine kapandığı anlarında önünde diz çöküp yalvarırcasına nasihatlerde bulunuyordu.

Dalgınlığı artmıştı. O camları silerken durdu izledi. İki elini beline koyduktan sonra, “Evladım hadi gel otur biraz dinlen” dedi.

İlk başta duymamış gibi davranarak çalışmasını sürdürdü. İkinci kez seslenince elindeki ıslak bezi bıraktı. Elinin ayasıyla alnında biriken teri sildi.

Adam havuzun kenarındaki sandalyeye oturdu. Ardından, “Mutfaktan iki kurabiye ve şerbet getir. Yiyelim, içelim biraz dinlenelim. İkimiz de yorulduk”

Gülümseyen çocuk iri adımlarla mutfağa doğru yürüdü.

Elindeki kurabiyeyi az sayıdaki dişleriyle kırmaya çalışan adam şerbeti büyük bir keyifle yudumluyordu. Delikanlı da rengarenk bardağa derin derin bakıyordu.

Soluklanan adam nişan sırasında bir sıkıntı yaşanmasından çekiniyordu. Gönül işlerinin ne kadar büyük tehlike taşıdığına şahit olmuştu.

Muhsin’in yüzüne baktı, “Evladım, biliyorum bu dünya her canlının yaşaması, hissetmesi için yaratılmış. Hayat çok zor. Bu zorluğu en çok ruhumuz yaşıyor. Bedenimiz de ruhumuzun yükünü yükleniyor” diye konuştu.

Soğuk şerbetten kanarak bir yudum alan delikanlı, “Biliyorum yine bana nasihatlerde bulunacaksın. Efendim korkma ben o kadar kötü biri değilim. Buraya köle olarak geldiğimi ve bu konutun uşağı olduğumu asla unutmayacak kadar şuur taşıyorum. Senin yanında ruhum zenginleşti. İç dünyama yolculuk yapmayı öğrendim. Seni, efendimizi ve hanımefendileri mutsuz edecek hiçbir şey yapmam”

Dudağı kıpırdayan adam, “Evladım, eğer ki ruhum örsteki demir misali dövülmeseydi şu an belki hayatta olmayacaktım. Belki kül olmuş bir vicdanla yaşıyordum. Kim bilir insanlara ne kötülükler yapmış olurdum. Biliyor musun ben yani kendim olmak için ne kadar büyük acılar çektim!..”SY.255

DOKSAN DÖRDÜNCÜ PAYLAŞIM:

Uzanıp adamın elini öpüp alnına koyan delikanlı, “Yüzüne baktığım vakit içimi sükûn, huzur ve tedbir duygusu kaplıyor. Ancak yüreğim de dağlanmıyor değil!.. Senin geçmişte çektiğin acıları ben de çekiyorum oysa… Nilüfer kızımın sesini her işittiğinde yüreğinin titrediğini bilmediğimi mi sanıyorsun? Saatin akrep ve yelkovanı gibi ona sarılmak istediğini bilmediğimi mi sanıyorsun? Ayın güneşle tutulması gibi kalbinle aklının tutulduğunu fark etmediğimi mi sanıyorsun. Ah ah… Ben de küçük hanımefendi de farkında ancak…”

Şehadet parmağıyla gözünü ovalayan adam bir süre sessiz kaldı. Siyah başlı, beyaz kanatlı ana ördeğin sarı tüylü minik yavrularını peşine takıp yürümesini izledi. Yüzüne acı bir gülümseme yayıldı…

“Ah evladım ah. Bizler sınıf altı insanlar olarak dünyaya gelmenin acımasız talihini yaşıyoruz. Uşaklar olarak sevmesini bilmeyiz. Bizim kalbimiz yalnızca yaşamak içindir. Aklımızı efendimizin iyiliğine davranmamız için kullanırız. Muhsin evladım, bizler yuvarlanıp yaşamın göbeğine düşmüş kullarız”

“Büyüğüm, bu yaşıma kadar kendi istediğim hayatım olmadı. Başkalarının sevgilerini yaşadım. Başkalarının duygularıyla duygulandım, onların hayatını yaşadım. Haklısın, biz başkalarının yaşantısını kolaylaştırmak ve onlara hizmet etmek için varız. İlk başlarda küçük hanımefendiye olan hislerimi içimde hapsedip, gizlice yaşayıp giderim, dedim. Ancak büyüdükçe ve onun serpilip güzelleştiğini görünce duygularıma hâkim olamadım. Sen farkına varmasaydın, beni uyarmasaydın belki herkesi üzecektim. Herkese sıkıntı yaşatacaktım. Belki umulmadık felaketlere sebep olacaktım. Oysa, efendimiz beni buraya acıdığı için getirdi. Bana merhamet ettiği için o adamların elinden çekip aldı. Allah korusun”

Zayıf parmaklarıyla delikanlının sırtını sıvazlayan Seyit Efendi yine duygulanmıştı. Gri bulutlara yüklenen gözyaşı damlaları yine gözünde birikmişti.

Yine kollarını katladı. Ayaklandıktan sonra, “Evlat hadi geri kalan işimizi de tamamlayalım. Akşam her şey güzel olmalı. Hanımefendiler ile Beyefendi gelmek üzere…”

Karanlığa bürünmüş boğazın suları derinden akıyordu. Balıkçı tekneleri çalkantılı denizde sel suyuna kapılmış iri bir ağaç gövdesi gibi savruluyordu. Yıldızları kıpır kıpır hareket ediyor adeta yeryüzüne göz kırpıyordu. Ilık bahar akşamının sessizliğini kuş cıvıltıları ve yaprak kıpırtıları bozuyordu.

Konutun kapısına seçme yük beygirlerinin taşıdığı arabalar yanaşıyordu. En süslüsü gelin arabasıydı. Süslü, telli pullu askılarla, çiçeklerle ve şallarla süslenmişti. Damat Bey, gelini arabaya bindirip, çeyiziyle alıp biricik yuvalarına götürmek üzere uzaklaşacaktı. Tabi hepsi düğün sonrası gerçekleşecekti … Sevinçten düşen gözyaşları, hüzünle dökülen gözyaşlarına karışacaktı. Aynı boğazın suları gibi…

Damat Efendi, gelin hanımın duvağını kaldırıp, yüzünü görmeye mezun olana kadar heyecan ve coşku devam edecekti.

Çengelköy’ün çınarları yaşlı nur yüzlü dedeler ve nineler konutun ahşap kapısına adım atar atmaz onları güler yüzüyle Munis Bey ve eşi Müzeyyen Hanım karşılıyordu.

Hoşafların, şerbetlerin, tatlı, tuzlu yiyeceklerin serildiği sofralardan yayılan mis gibi yemek kokuları ile def ve zilli sazendelerin fasılları, dudaklarından yükselen şarkıları konuta adım atan davetlilerin neşesini coşturmaya yetiyordu.SY.258

DOKSAN BEŞİNCİ PAYLAŞIM:

Gözler konutun bahçe kapındaydı…

Derken sıra ile gözükmeye başlamışlardı. Beyaz tombul yüzlü, ak saçlı ve sakallı yaşlı adam bastonuna dayanırken, yine eşi de onun koluna girmişti. Mis gibi gül suyu kokuyorlardı. Baba yadigarı yaşlı çiftler hatır sorma ve selamlaşmanın ardından nişanın yapılacağı salona geçiyorlardı. Ailenin az sayıdaki akrabası ve komşusu bir saat içerisinde konuta gelmişti. Eşlerin, dostların hatırını hep bildikleri ve saygı duydukları Seyit Efendi de beyazlar içerisinde ermiş bir şahsiyeti andırıyordu. Tek tek ellerini sıkarak bir istekleri ve arzuları olup olmadığını soruyordu. Onu gören yaşlılar hatırını sormadan geçmiyorlardı. Munis Bey de bu durumdan hoşlanıyordu. Ara sıra sohbetlerine katılıyordu. Munis Bey misafirleri ile sohbet ederken peşinden ayrılmayan Muhsin de mis kokulu serin şerbetten doldurarak ikram ediyordu. Onun da yüzü artık komşuları tarafından iyi biliniyordu. Gür saçı, uzun boyu ve nazik davranışlarıyla sempati topluyordu.

Erkeklere Muhsin hizmet verirken, diğer salondaki hanımefendilere de hatırlı komşu kızları yardımcı oluyordu.

Derken ilerleyen anlarda konuta Veysi Bey, Müberra Hanım ve beyaz denizci kıyafetiyle subay Refik girmişti. Babası ülkenin bulunduğu zor durumu düşünerek evladının bu kıyafetle katılmasını istemişti. İlk başta birkaç çift fısıldaşarak şaşkınlıklarını belli etmişti. Ancak Veysi Bey ve Müberra Hanım adeta gurur abidesi gibi duruyorlardı. Yüzlerine yüce bir gülüş ve davranışlarına kibir sinmişti. Hiç oralı bile olmadan yürüyerek ilerlediler. Seyfi Efendi, heyecanla koşarak Muhsin Bey’e bilgi verdi. Eşini yanına alan adam çarçabuk kendilerini müstakbel dünürlerinin önüne atmışlardı.

“Aman efendim hoş geldiniz, safalar getirdiniz”

Veysi Bey de adeta kahkaha atarcasına, “Hoş bulduk” diye karşılık verdi. Müzeyyen Hanım da çok sevdiği Müberra Hanım ile sarmaş dolaş oldu. Bu arada gözü Refik’e takılmıştı.

“Kül rengi kıyafeti ile beyaz teni birbirine nasıl da uyuşmuş” diye düşündü.

Yüzünde adeta çiçekler açmıştı.

Annesinden kollarını kurtulan kadının, elini tutan delikanlı öptükten sonra da başına götürdü.

Sohbetin ardından kadınlar üst katta kendilerine ayrılan küçük salona alınmıştı. Erkekler de giriş kattaki salonda toplanmıştı. Az sayıda komşu ve akraba davet edilmişti. Bu yüzden nişan töreni sade ve sessiz geçiyordu. Nefis böreklerden ve çöreklerden tadan hanımefendiler koyu bir sohbete tutulmuşlardı. Bu sırada kapıda Nilüfer görünmüştü. Kıvrım kıvrım saçları iki omuzundan aşağı sarkıyordu. Yüzünde çocuksu bir sevinç duruyordu. SY.260

DOKSAN ALTINCI PAYLAŞIM:

“O güzeller güzeli kızımız da geldi” diyerek ayağa kalkan Müberra Hanım elini öne uzattı. Hızlı adımla kadının elini tutan genç kız öperek alnını götürdü. Kadın da alnından öperek ona karşılık verdi. Bu sırada Müzeyyen Hanım’ın gözleri dolmuştu. O an kızının yuvadan uçmak üzere olduğu duygusuna kapılmıştı. İlk kez bu haleti ruhiye içerisine girmişti. Bahçede yuvasından düşen kuşlar aklına geldi. Bir an önce minik yavruyu yerden alıp başının üzerinde canhıraş kanat çırpan annesinin gözleri önünde yuvasına bırakmak için nasıl telaşlandığını hatırladı.  Kız ardından annesinin elini öptü. Gözleri çiçek bahçesini andırıyordu. Çeperleri süslü ve boyalı cıvıl cıvıldı… Diğer hanımefendiler ve arkadaşları Nilüfer’in mutluluğuyla mutluluk dolmuşlardı.

Def, zil, sazende sesleri kesilmişti. Bir süre sonra hafızın Kur’an-Kerim tilaveti başlamıştı. Dualar okunurken, eller semaya doğru kaldırılmıştı. Konutun içerisi farklı bir duygu ve uhrevi havaya bürünmüştü. Kasvetten eser kalmamıştı. Yüzlere hoş bir eda düşmüştü. Ağızlardan estetik, hoş, gönül alıcı, hatır bulucu sözcükler düşüyordu. Kavanozlarla baharat kokulu şerbetler ve gül suyu taşınıyordu. Kurabiyelerle birlikte damakta hoş bir tat bırakıyordu.

Hanımefendilerin mor, siyah, mavi, lacivert, kırmızı renkli zarif desenli başörtüleri, beyefendilerin de düzenli kesilmiş saç ve sakalları ile şık ütülü kıyafetleri törene ayrı bir güzellik katıyordu. Salonun girişinde bekleyen Muhsin de bir yandan yiyecek ve içecek taşırken öte yandan da vestiyerdeki misafirlere ait baston ve feslerle ilgileniyordu.

Kendi torunu gibi gördüğü Nilüfer’in bu mutlu gününde hiçbir huzursuzluk çıkmaması için didinen yaşlı Seyit Efendi, sıkça misafirlerin bulunduğu salonun çevresinde geziniyor ve Muhsin’i kontrol ediyordu. Muhsin ile göz göze gelerek onun sakin davranmasını ve mutlu gözükmesini salık veriyordu. Delikanlı onun nasıl sıkıntı yaşadığını fark ederek, yüzüne zoraki gülüş atıyordu. Her ikisi de düğün gecesinin gerginliğini yaşıyorlardı.

Özellikle Seyit Efendi vukuatsız ve tatsızlık yaşanmaması için bolca dua yapıyordu.

Nihayet Kur’an okunmasının ardından yüzüklerin takılması faslına gelinmişti. Nihayet çiftin yüzükleri de neşe dolu anlar yaşanırken takılmıştı. Küçük taşlı elmas yüzük genç kızın parmağına tam oturmuştu. Yüzüğe baktığında gözünün içi parlıyordu. Parmağına takılan yüzüğü büyük bir mutlulukla okşuyordu. Yaşlı komşular çifti tebrik ederek, onlara bolca dua okudular ve nasihatte bulundular. Nişan gecesi adeta meleklerin fasılalarla gezinerek gönüllere ferahlık veren kokular serpiştirdiği bir gece olmuştu. Konut tarihinde hiç bu kadar huzur dolu bir gece yaşamamıştı. Herkes gülüyor, sohbet ediyor, birbirlerine iltifat ediyordu.

Nişan sebebiyle birbirlerini tanıyan hanımefendiler ve beyefendiler bir salonda toplanmışlardı. Ancak yine de salondaki saflar farklı duruyordu. Aralarında geniş bir mesafe vardı.

Gece boyunca hizmet eden Muhsin, Nilüfer’in nişanlısını kıskanmıştı. Askeri kıyafetli delikanlıya bakarken çekiniyor ancak içten içe imreniyor ve hüzün doluyordu. Kendisini uçan kanatlı böceğe benzetti. Hiçbir değeri olmayan… Rahatsızlık verildiğinde yakalanıp ezilen böcek…

“Kefeleri farklı ağırlıklarla doldurulmuş terazileri hatırladı. Haksızlık yapılıyordu. İçindeki güçlü sevgisi ve dayanılmaz sancısı onu yiyip bitiriyordu. Aşkını ayakta tutan sunaklar da artık çökmek üzereydi. Siyah kıvırcık saçı canlılığını kaybetmiş, kara gözleri masmavi bir vadinin çukurları gibi anlamsızlaşmıştı. Nilüfer ile geçen o kadar zamanı onun sensizliğiyle yaşamıştı. O içini sarıp sarmalayan onsuzluk duyguları bile ona ait değildi. Onun içinde yabancı gibi duruyordu. Henüz birkaç yıl önce rüzgârın savurduğu saçlarına bakarken elini uzatıp elini sımsıkı tutamamıştı. Elinin, kızın temiz eline dokunduğunda kirleteceğini düşünüyordu. Yumuşak hüzün dolu aşkının en acı hatıralarını yaşıyordu. Her zaman yaptığı gibi yine kendi dünyasına yolculuğa çıkmıştı…SY.262

DOKSAN YEDİNCİ PAYLAŞIM:

“Seyit Efendi’nin dediği gibi ‘eğer sen olmak istiyorsan ne yap et bu deli sevdadan uzak dur.

Gökyüzüne bak, koca ay bile çılgın fırtınaların önünde savrulup uzaklaşmıyor mu? Sen bunu bile yapamıyorsun. Başını alıp sevdanla uzaklaşma özgürlüğün bile yok. O gittikten sonra yalnızlığını gökyüzündeki yıldızlara anlatabilirsin ancak… Seninki dost değil acımasız bir yalnızlık. Düşman yalnızlığı…”

En iyisi Nilüfer’in nişanlısının neşesine, sevincine ve keyfine keder olmamak… Onların yüzünde sevinç ol, dudağında tebessüm, gözlerinde ışık ol…

Nişan töreni gecenin ilerleyen saatlerine kadar sürmüştü. Kahkahalar, hoş sohbetler, takılmalar derken konut yine yalnızlığa gömülmüştü.

Munis Bey, acı dolu günler sonrasında biraz olsa da moral bulmuştu. Biricik kızının saadeti için güzel bir adım atmışlardı. Bahçedeki masanın etrafında keyif kahvelerini yudumluyorlardı. Muhsin, odasından çıkmamıştı. Bunu fark eden yaşlı adam koşarak yanına vardı. Odayı aydınlatan mum ışığı bile gözyaşını gizlemesine imkân vermiyordu.

Sedirde oturuyordu. Sessizce… Yanına oturduktan sonra elini koluna bıraktı.

“Hadi güzel evladım. Munis Bey ikimizi çağırıyor. Keyfi yerinde. Sana bu kadar iyi davranan büyüğünü üzmek istemezsin değil mi? Hem bak hanımefendiler de yanında. Birlikte kahve içiyorlar. Ne olursun beni ve onları üzme…Hadi git yüzünü yıka ve hemen arkamdan gel”

“Tamam efendim. Siz gidin geliyorum”

Adam ayrıldıktan birkaç dakika sonra delikanlı da yanlarına varmıştı.

Munis Bey karşıdan kendilerine doğru yürürken elini iki yana açarak, “Gel Muhsin gel. Allah ikinizden de razı olsun. Çok çalıştınız. Yüzümü kara çıkarmadınız. Biricik yavrumun bu güzel gününde elinizden geleni yaptınız. Çok teşekkür ediyorum” diyerek güzel sözler sarf etti. Utancından başını yerden kaldıramayan ve yüzlere bakamayan delikanlı gülümsüyordu.

Cesaretini topladı ve önce Munis Bey’e ardından Müzeyyen Hanım ve Nilüfer’e baktı. “Efendim Allah sizden razı olsun. Hizmetimizden memnun kalmışsınız” diye kısa bir cümle kurdu.

Müzeyyen Hanım araya girerek, “Sağ ol evladım. Munis Bey’in de dediği gibi bize çok yardımcı oldunuz” dedi.

Bu sırada Nilüfer, tatlı bir gülümseyişin ardından, “Seyit ben de teşekkür ediyorum. Misafirlerimizin bir dediğini iki etmediniz”

Delikanlının hoşuna en çok Nilüfer’in sözleri gitmişti. Tatlı bir gülümseyişle, “Efendim Allah hayırlı etsin. İnşallah ömür boyu mutlu olursunuz” diye konuştu.

Seyit Efendi de ayakta durmaktan yorulmuştu.

“Munis Bey, efendim müsaade ederseniz biz huzurunuzdan ayrılmak istiyoruz. Yarın da çok işimiz var. Sabah erken uyanacağız”

“Ne demek? Tabi ki, hemen odanıza gidin, dinlenin, Çok yoruldunuz. Allah ikinizden de razı olsun. Bizi bahtiyar ettiniz”

Yaşlı adam ile delikanlı ağır ağır kaldıkları eve doğru giderlerken Munis Bey onlara sevgi dolu bakıyordu…

Sessiz düşünceye daldı.

“Allah mübarek etsin. Bu günleri de gösterdi. Şükürler olsun”SY.268

DOKSAN SEKİZİNCİ PAYLAŞIM:

BÖLÜM YİRMİ

Borç içerisindeki Osmanlı Devleti’nin İngiltere ve Fransa tarafından da dışlanması sıkıntıydı. Osmanlının buhranından ve çaresizliğinden yeterince faydalanan Almanya, harp ilan ettiği Rusya’yı boğazların ötesine kapatmak ve cephesini daraltmak amacıyla stratejik davranıyordu. Dünya savaşa sürüklenirken Rusya, Almanya ve Fransa seferberlik ilan etmişti. Almanlar, Osmanlıyı harbe sürüklemek için her türlü şeytani planı uyguluyordu. Meclis-i Vükela, Sadrazam Prens Said Halim Paşa’nın Yalısı’nda toplanıyordu. Bu toplantılara katılan Enver Paşa, Talat Paşa, Cemal Paşa, Cavit Paşa fikirlerini savunuyorlardı.

Osmanlı henüz seferberliğini tamamlamamıştı. Müttefikler, Osmanlının Rusya ve boğazı ile Rusya sınırında askeri bulunmadığı bilgisine ulaşmışlardı.

Nihayet 11 Ağustos gecesi yine Prens Said Halim Paşa’nın yalısında hükümet yetkilileri bir araya gelmişti. Toplantıya en son katılan Enver Paşa, konuşmaları sabırla dinledikten sonra belki de en başta söylenmesi gereken sözü dile getirecekti. Kendine has üslubuyla konuşurken gülümsedi:

“Bir oğlumuz dünyaya geldi!..”

Salon buz kesmişti. Ne olmuştu?

Devam etti: “İngiliz donanmasının takibindeki Alman Goeben ve Breslau savaş gemileri sabah Çanakkale önüne ulaştı. Bu gemilerin boğaza girmesine izin verdik”

Kimse ne diyeceğini bilememişti…

Bu vahim gelişmenin ardında Fransız ve İngiliz elçileri çarçabuk Sadrazam Paşa’yı ziyaret edeceklerdi. Fransız elçisi, kendilerine ait Mesajeri Vapurunun aranmasına sert tepki göstermişti.

Bu duruma göre Osmanlı artık tarafsızlığını yitirmişti. Protesto üstüne protesto ettiler…

Öte yandan halk da Alman ve Avusturya’nın savaştan galip çıkmasını arzu ediyordu. Bu durum da müttefikleri çileden çıkarmaya yetiyordu.

Osmanlı, Yunanistan’ın adaları gasp etmesini, Mısır sorunu, kapitülasyonlar, gibi birçok konuda rahatsızlığını açık ve seçik olarak bildiriyordu.

İtilaf devletleri Osmanlının tarafsız kalmasını istiyordu. Plana göre Osmanlı ile Ruslar ilişkisini devam ettirecekti. Savaşın kazanılmasının ardından da boğazlara sıra gelecekti!..

Osmanlı heyetinin Paris’te yaptığı ittifak teklifi reddedilmişti. Bunun ardından İngilizlerle yapılan yine işbirliği teklifi de sonuçsuz kalmıştı… Bu durum da Osmanlıyı Almanlarla ittifak yapmaya zorluyordu. Osmanlı için her şartta savaş çanları çalmaya başlamıştı.SY.270

DOKSAN DOKUZUNCU PAYLAŞIM:

İstanbul her mevsim ayrı bir şaheserdi. Kışın gelinliğini giyinmiş güzel bir kız, baharda da kır çiçekleriyle süslü kıyafetin içinde genç bir kızdı…Kimi zaman gökyüzünü yaran fırtına sonrası boşalan yağmurla birlikte hüzünlü anne, kimi zaman esen şiddetli lodos ile kızgın ve haşin bir büyükanneydi …

İstanbul her yönüyle tam bir hanımefendiydi.

Şehrin Anadolu ve Avrupa yakasının tepeleri, bahçeleri, bostanları, mesire yerleri leylak ağaçlarının dalından sarkan çiçeklerle bezeliydi. Güzelliğiyle göze, kokusuyla da yüreklere sesleniyordu. Sırt sırat vermiş olan çitlembik ve selviler, akzambaklar şehre masumiyet duygusu katıyordu. Limonluklardaki ağaçlar göz kamaştıran canlılığıyla hayranlık sergiliyordu. Yüzlerce yıllık çınar ağaçları insanlara adeta güven duygusu veriyordu. Öbek öbek palmiyeler, mimozalar ve duvara yapışık haldeki sel sebiller… İnsanlara neşe, huzur ve mutluluk saçıyordu. Haliç kıyısındaki gölgelikler insanların şerbet içip mehtabı doyasıya izlediği yuvaydı. Boğazın tepelerini kaplayan yaprak ve dalları genişçe yayılan fıstık ağaçları da şemsiye görüntüsü veriyordu. Masmavi denize nazire yapar gibi uzanan iri yapraklı ormanlık alanlardaki at kestanesi ve kırmızı çiçekli meşe ağaçları da demet demet gözlere huzur ve neşe sunuyordu.

Muhteşem bir zenginliğe ev sahipliği yapan içinden kocaman denizin geçtiği İstanbul zor günler yaşıyordu. Kara kara bulutlar geziniyordu. Masmavi deniz griye bürünmüştü. Meltem rüzgarları yerini şiddetli fırtınaya terk etmişti.

Acımasız kaçakçılarla iş birliği yapan, muhafaza altında bulunan devletin en müstesna evraklarını onlara ileten ve cezalandırılmalarına vesile olacak belgeleri yok eden Halim’in evine akşam vakti ziyaretçiler gelmişti. Kendisini denize atarak yaşamına son veren zavallı adamın evine gelen karanlık kişiler komşuların da dikkatini çekiyordu. Ancak, karışıklıklar, kavgalar ve huzursuzluk sebebiyle kimse oralı bile olmuyordu.

Halim’in eşi bu adamlardan haz etmiyordu. Ancak ergenlikten çıkarak delikanlı olan evladı Vahit söz dinlemez olmuştu. Önüne gelen akranlarına ya da yaşça büyük kabadayılara caka satmaya başlamıştı. Yaş aldıkça babası gibi temiz ve şık kıyafetler giyiniyor ve eve geç saatlerde geliyordu. Defaten çağrılmasına rağmen orduya da katılmamıştı. Yani, asker kaçağı olarak aranıyordu. Zabıtalar her ne vakit gelseler onu evinde bulmaları mümkün olmuyordu.

Oysa karanlık kişiler onu nerede ve ne zaman bulacaklarını çok iyi biliyorlardı.

Yine bir akşam vakti kapıya iki kişi dayanmıştı.

Bu kişilerden birisi kaçakçı Samuel’in adamı Mahir diğeri de Muhsin’i köle olarak satın almak isterken, Munis Bey tarafından silahla vurularak ayağından sakat bırakılan çete lideri Mehdi’ydi… İntikam ateşinin fitilini yakan Samuel Morton, servetini ortaya koymuştu. Rahmi Yüzbaşı’nın ipini çekmişti. Ancak içindeki ateş sönmek bilmiyordu.sy.272

YÜZÜNCÜ PAYLAŞIM:

Her gece geç saatlere kadar purosunu tüttürüyor ve içiyordu…

Rahmi Yüzbaşı ve Munis Bey’in öncülüğünde düzenlenen baskınlar ve gözaltılar sebebiyle ticari itibarı zedelenmişti. Onlarla ticaret yapmak risk taşıyordu. Üstüne üstlük çok sevdiği biricik evladının ölümüne sebep olmuşlardı. Evlat acısına dayanamayan eşini kaybetmenin derin acısını taşıyordu…

Hayatını intikam duygusuna adamıştı.

İntikamını almak için öylesine ince planlar çiziyordu ki, bir ipin ucunu yakalayan sonuna kadar gidemiyordu. Çünkü, ip bir yerde kopmuş halde bulunuyordu. Adamın zihnini hep intikam duygusu kaplamıştı. Dikkatini bu amaca yönlendirmişti.

Munis Bey hakkında ne kadar bilgi varsa hepsini toplamıştı. Oturduğu adres, geçtiği sokaklar, her gün hangi araçları kullanıyor, kiminle yakın ilişkisi var, geçmişte sorun yaşadığı insanlar kimler…

Her türlü imkânı sunduğu Mahir, onun her gün gelip geçtiği cadde ve sokakları taradı. Onun hakkında önemli bilgilere ulaşmıştı. Özellikle köle tüccarı Zabit hakkında elmas değerinde bilgiler vermişti. Munis Bey’in bir köleyi satın almasını, çete başını silahla vurmasını her şeyi anlatmıştı. Anlatılan her şeyi dikkatle not alan Mahir, yaptığı araştırma neticesinde namlı çete lideri Mehdi’ye Balat sahilindeki batakhanelerin birisinde rastlamıştı. Bir ayağının aksaklığı Munis Bey’den kalan hatıraydı. O olaydan sonra Munis Bey’in peşine düşen bu karanlık adam, devlet eşrafından çekindiği için geri durmuştu. Munis Bey’in başına bir şey gelmesi halinde ilk şüphelinin kendisi olacağı aşikardı. Bu da idam yani ipe çekilmesi anlamına geliyordu. Osmanlıda devlet bürokrasisine dokunmanın cezası ağırdı!..

Halim, elindeki kırbaçla tanınan köle tüccarı Zabit’e ulaştıktan sonra bu adamla ilgili bilgilere de ulaşmakta zorlanmamıştı. Bu tanışmanın ardından Zabit’i bir daha çarşıda gören de olmamıştı!.. Sırra kadem basmıştı. Mehdi’nin eğlendiği mekanlara uğrayan Mahir, zavallı Halim gibi onu da ağına düşürmekte zorlanmamıştı. Kendisini para babası hovarda bir kişi olarak tanıtmıştı. Birlikte yediler, içtiler, eğlendiler. Mehdi’nin başı dönmüştü. Bu iyiliklerin sebebi ne olabilir, diye düşünmemişti. Nihayet, adamı kıvamına getiren Mahir, Munis Bey’e olan husumetini öğrenmişti. Artık onu yönlendirmek için hangi kozu kullanacağını biliyordu. Kafasının iyi olduğu vakitler bir, iki cinayetini de övünerek anlatmıştı.

Bir eğlence sonrası mekâna iki soğuk kanlı tetikçi girmişti. Mahir’in kaş hareketi üzerine masaya yaklaşan tetikçiler, selam verir vermez sandalyeye çökmüşlerdi. Mahir, adamların yakın arkadaşı olduğunu söylemişti. Onlar Theodore ve Vasili ’den başkası değildi. Yüzlerinde insaniliğe dair tek bir işaret yoktu. Sinsi, acımasız, sert ve haşin…

Osmanlı kabadayısı olan Mehdi, adamların yüzüne bakar bakmaz adeta yerinden sıçramıştı.

Theodore, elini elinin üzerine atarak, ‘sakin ol. Korkacak bir şey yok. Bizler dostuz” diye dişlerini sürçerek konuştu.

Alnında ter biriken adam bakışını Halim’e çevirmişti. O da oltaya takılmış bir av gibi gördüğü adama gülümsedi. Nasılsa oltaya takılan av yiyecek istemezdi!..

“Mehdi, seni bizim büyük patronun yanına götüreceğiz. Senden çok bahsettim. Seni tanımak istiyor”

“Niçin?”

“Seninle aynı kinde buluşuyoruz. Ortak noktamız var”

“Nasıl bir ortak nokta?”

“Bizimle geldiğinde orada her şeyi öğreneceksin”

Ney sesinin ud sesiyle raks ettiği solgun ışıklı ortamda ne yapacağını bilememişti. Yapacak bir şeyi de yoktu. Yanına iki tane insan kılığına girmiş, yırtıcı oturmuştu. Aylardır birlikte ortamlarda bulunduğu Mahir’e güvenmekten başka çaresi yoktu. Çaresiz ayağa kaktı ve onlarla birlikte kapıya yöneldi.

Kapının hemen çıkışındaki araba onları bekliyordu. Camından baktığında arka koltukta oturan bir delikanlı dikkatini çekti.

Sırtına dokunan Mahir, “çekinmene gerek yok. O da bizden” diyerek hafif sarstı.

Arabadaki kişi Halim’in oğlu Vahit’ti…

Akıllıca bir plan yapan Samuel Morton, Mehdi ile Vahit’i kendi kirli işlerinde kullanmak için kolayca elde etmişti. Her ikisi de artık onun ağına düşmüştü. Kaçmaları ve kurtulmaları mümkün değildi. Tabi çırpına çırpına can veren av olmanın haricinde!..

Mehdi arabaya bindiği andan itibaren delikanlı Vahit ile iyi arkadaş olmuştu. Tıpkı sakat ve körkütük kaldıktan sonra kendisini terk eden evladı gibi gördüğü çete üyeleri gibi…

Her ikisi de Mahir ile birlikte kâh kendi evlerinde kâh eğlence mekanlarında sıkça bir araya geliyorlardı. Büyük güne hazırlık yapıyorlardı.

Aradan yarım saat geçti geçmedi Halim, patronunun kapısının önüne gelmişti. Yanında da delikanlı ile çete lideri vardı. Kara giysili tetikçiler binanın girişinde kalmıştı. Ahşap kapıdan içeri sızan adam, bir dakika sonra çıkmıştı.SY.274

YÜZ BİRİNCİ PAYLAŞIM:

Eliyle işaret ederek içeri girmelerini istedi. Elleri önünde bağlı ürkek adımlarla içeri giren Vahit ve Mehdi ilk kez bu kadar süslü, tavanı yaldız süslemeli, duvarları rengarenk bir salon görüyorlardı. İlk başta parlak ve ince işleme halılara basmak istemediler. Geri durdular. Ancak, Halim sırtlarına dokunarak ilerlemelerini salık verdi. Samuel Morton, bir eli cebinde muhteşem İstanbul manzarasını izliyordu. Vapurdan inen insanları ve toplu halde kanat çırpan kuşları izlemek onu dinlendiriyordu. Her zamanki gibi başı dumanla kaplanmıştı.

Gırtlağını temizleyen Halim, “Efendim bahsettiğimi kişiler geldi” dedi.

Her ikisi de merakla yırtmaçlı uzun cübbeli, yuvarlak iri kafalı adama bakıyordu. Yavaşça yüzünü dönen adam ilk başta ayaklarına baktı. Kıyafetleri ve yüzleri…

Ciddi duruyordu. İşaret parmağını ileri uzattı ve koltukları işaret etti. Ürkek davranana Vahit ile Mehdi koltuklara oturur oturmaz ayaklarını önlerinde birleştirdi.

Adam, “Halim misafirlere içecek bir şeyler getir. Eğer isterlerse yemek de ikram edelim”

Sırıtan adam, “Efendim yemek yediler. Onlara içecek bir şeyler getirteyim” diyerek sırnaşık davranışını sürdürdü.

Tombul parmağıyla sönen purosunu tutuşturan adam karşısında duran iki kişiyi dikkatlice süzdü.

“Sanıyorum Halim size konudan bahsetti”

Başlarını öne doğru eğerek onayladılar.

İlk kez gülümseyen adam, işin ciddiyetini izah etmeye başladı. Derken bu sırada içeri giren garson önlerine iki kadeh bırakmıştı.

Halim de patronunun sağ tarafındaki sandalyeye konaklamıştı.

“Bu vazife benim için çok önemli. Ancak öncelikle şunu iyi bilmenizi istiyorum, hiçbir yerde ve hiçbir zaman beni tanıdığınızı kimseye söylemeyeceksiniz. Benimle irtibatınız olduğunu hiçbir kimse bilmeyecek. Eğer beni memnun ederseniz sizi memnun ederim. Yok eğer yakışıksız davranırsanız hak ettiğinizi alırsınız!..”

Tehdit edilen iki kişi bir an korkudan ürpermişti. Karşılarında büyük bir insanın bulunduğunun farkındaydılar. Başlarına büyük belalar açabilecek bir kişi…

“Bakın, mahkumlar zindandan kaçarken mahkûm kıyafetini çıkarır yerine gardiyan kıyafetini giyer. Biliyorsunuz. Bu kıyafet onlara kaçmaları için güvence sağlar. Ben de sizlere başınız her sıkıştığında gardiyan kıyafeti gibi imkân olacağım. Şunu da iyi bilmelisiniz, benim emrimde benim menfaatime çalışan herkes aklını kullanmasını bilecektir. Sizleri uzun süredir takip ettiriyordum. İkinizin de sakin, sabırlı ve yetenekli olduğunuzu biliyorum. Bu yüzden sizi yanıma alıyorum. Sizin, görevinizi yaparken yapacağınız en küçük hatayı dahi affetmem. Benim vicdanım, bir babanın evladının çirkin bir davranışını gördüğü vakit, onu hoş görecek kadar haysiyetli olmayacaktır.  Bunu bilmenizi istiyorum”

Patronu konuşurken onu dikkatle dinleyen Halim de adeta mumyaya dönmüştü. Nefes alıp verirken dahi dikkatli davranıyordu.SY.276

YÜZ İKİNCİ PAYLAŞIM:

Halim’e bir işaret veren adam masasının önünde onlarca altın koydurdu. Adamlarını etkileme yöntemlerini iyi biliyordu. Açlık, sefalet ve yokluk içerisinde yaşayan bu iki kişinin onun köpekliğini yapacaklarını iyi biliyordu.

“Paraya, altına kim karşı koyabilmiş ki?” diyerek hınzır hınzır gülümsüyordu.

Bu altın paralar sizin!.. İşinizi tamamladıktan sonra hepsini alacaksınız”

Vahit ve Mehdi oturdukları yerde doğrulmuşlardı. Gözleri bir altın paralara bir adama dikiliyordu. Zeki ve görmüş geçirmiş adam onları nasıl tahrik edeceğini ve avucunun içerisine alacağını iyi biliyordu.

İşaret parmağını onlara uzatarak devam etti: “Bana bakın, benim emrimde kim çalışırsa çalışsın mutlaka bana uyacak. Benim şahsiyetime saygı duyarak, kendi şahsiyetini yok farz edecek. Şunu unutmayın şu zor günlerde açlıktan köpek gibi ölmek ister misiniz?”

Susan adam odadaki üç kişiyi bakışlarıyla tarttı. Kefenin birisinde para, diğerinde kişilik vardı!..

“Hayatta kazanan siz olacaksınız. Her ne kadar çevrenizde itibarsız görülseniz de unutmayın ki arkanızdan konuşanlar yüz yüze geldiğinizde size saygı duyacaktır. İhtiraslı kişiler her zaman iradeli olur. Sizlerde bu iradeyi ve ihtirası görüyorum. Önümüze çıkan engelleri acımasız yöntemleri kullansak dahi aşacağız”

Konuşmasını tamamlayan adam Mahir’e dönerek, “Bundan böyle beraber hareket edeceksiniz. Mahir, bu işin altından kalkmalıyız. Yapacağınız en küçük hatayı affetmem. Bunu iyi anlat. Benim canıma ulaşacak tehdit, sizler için bir son olur!.. Beni şu ana kadar ihtiraslarım yaşattı” diye konuştu. Birkaç saniye susan adam, “lakin evladımı ve eşimi de yine ihtiraslarım elimden aldı!..” dedi.

Bu söz dudağından düşerken gözü yeniden dolmuştu.

Bu sırada önüne içerisinde zehirli sıvı bulunan iki küçük şişe bırakmıştı.

İki adam ile tokalaşarak uğurlayan Samuel, Halim’e kalmasını söyledi.

Elini adamın omzuna bırakan Samuel gözlerini kıstı.

“Halim, en küçük hatalarında, yanlışlarında ve kusurlarında ortadan kaldırın” diyerek uyarıda bulundu.

Emri can kulağıyla dinleyen adam, “Emredersiniz efendim” diyerek karşılıksız bırakmadı.

Salonda tek başına kalan adam yine koyu düşüncelere dalmıştı. Munis Bey’i en can alıcı yerinden vurmak istiyordu. Kendisi gibi bir ölü gibi acısını yüreğinde taşıyarak yaşamasını istiyordu. Kendisine reva gördüğü hayatı onun da sürmesini istiyordu. Gözü artık servetini de görmüyordu. Tek arzusu Munis Bey’den istediği intikamı almaktı. 

Vatanını korumak ve milletinin haklarını gözetmek amacıyla kader birliği yaptığı subay arkadaşını kaybetmenin üzüntüsü Munis Bey’i yıpratmıştı. Büyük bir boşluğa düşmüştü. Gizli gizli ağlıyordu. Kimsenin, onun merhametini sergilemek istediğini düşünmesini istemiyordu.

Matemini kendi dünyasında yaşıyordu. Vatan topraklarının kaybedilmesi, binlerce soydaşın perişan vaziyette yerinden yurdundan olması, üstüne üstlük bu durumdan faydalanmak için her türlü çirkinliği yapan insanların faaliyetlerini sürdürmesi onu kahrediyordu. İnsanların yokluk ve sefalet girdabında yaşaması hüznünü kat be kat artıyordu. Böylesine zor günleri yaşarken biricik kızının nişanı onun için teselli olmuştu. Kızını çok sevdiği komşusuna gelin verecek olması da içini farklı bir hisle dolduruyordu.

Süleyman Bey, nişan törenine davet edilmediği için buruktu. Bu yüzden Munis Bey’in sohbet etmek için gönderdiği her mektubu açmadan bırakıyordu. Aile içinde ve az sayıda komşusunun katılımıyla yapılan nişana mesai arkadaşını davet etmemesi yüzünden mahcup duruyordu. Ani olması sebebiyle de onu davet etmek aklına gelmemişti.

Elini uzatarak dolabını açtı. Uzanarak, içerisinde şerbet bulunan şişeyi kavradı. Ardından masaya bıraktığı iki bardağa doldurdu. Sandalyesinden doğrulduktan sonra bardağın birisini eline aldı ve adamın masasına doğru yaklaştı. Gülümseyerek, “Süleyman Bey, buyurur musunuz?” dedi. Önüne konulan bardağa bakan adam, zoraki gülümseyerek başını kaldırdı. “Ah, benim güzel arkadaşım, çok naziksin”

Adamın yüzünün yumuşamasından cesaret bulan Munis Bey, “Sizi davet edemedim. Kusuruma bakmayın. Çok aceleye getirdik. Müstakbel eniştemiz donanmadan izin alarak birkaç günlüğüne gelmişti. Bir an önce nişanı yapmak istediler. Bu yüzden ahbaplarının, dostlarımın ve arkadaşlarımın çoğunu davet edemedim. Affediniz”

Ayağa kalkarak Munis Bey’in elini sıkan adam, “Öyle şey mi olur? Allah bahtiyar ve mesut etsin. Ben olmuşum, olmamışım ne önemi var?”

Şerbetten bir yudum alan adam derin bir ‘oh’ çekti. Nefeslendikten sonra yerine oturdu. Munis Bey de masasına geçmişti.

Aralarındaki sohbet yeniden koyulaşmıştı. Munis Bey, dünyanın bir savaşa doğru sürüklendiğinden bahsetmişti. Süleyman Bey de buna karşın hükümetin de savaşa girme temayülünde olduğuna dikkat çekmişti. Munis Bey, sebebini sorunca adam iki elini yana doğru açarak izahta bulunmaya başladı:sy.278

YÜZ ÜÇÜNCÜ PAYLAŞIM:

“Muhterem Efendim maalesef Harbiye Nezaretinde büyük hareketlilik gözleniyormuş. Yabancı elçilerin birisi gidiyor, diğeri geliyormuş. Sadaret makamı zaten Enver Paşa’nın emri altına girmiş. İşittiğime göre savaş karşıtı kim varsa derdest ediliyor veya hal ediliyormuş!”

“Öyle mi? Vahim bir durum. Öyle şey olur mu?”

“Oluyor efendim hem de nasıl oluyor. Anlatayım. Veliaht Yusuf İzzettin Efendi’yi biliyorsunuz. Tanin gazetesi üzerinden kendisine ağır eleştirilerde bulunulmuştu. İttihatçı hükümet üyeleri özellikle Enver Paşa’yı fena haşlamıştı”

“Ya öyle mi?”

“Evet. Tanıdığım üst düzey komutanlar anlatmıştı. Bir teftiş sırasında ordunun zerulluğuna, düzensizliğine ve teçhizat eksikliğine şahit olmuş. Bu sırada Enver Paşa, ordunun gücünden, öneminden ve düzeninden bahsederek övününce adam dayanamamış okkalı bir tokat indirmiş”

“Ya öyle mi?”

“Aynen üstadım”

“Sonra ne olmuş?”

“Ne olacak? Aleyhinde propagandaya başlanmış. İttihatçıları çok iyi tanıyorsun. Başlamışlar hakkında tezvirat yapmaya. Zavallıyı itibarsızlaştırmak ve gözden düşürmek için yapmadıklarını bırakmamışlar”

Anlatılanları dikkatle dinleyen Munis Bey’in aklına Veliaht Şehzade Yusuf İzzettin Efendi ile ilgili işittiği güzel düşünceler geldi. Sarayda, bürokraside ve diğer birçok çevrelerde sevilen bir isim olduğunu biliyordu. Osmanlının kesinlikle harbe girmemesini istiyormuş. Hatta, giriyorsa bile deniz aşırı bir güce sahip olan İngiltere’nin yanında olunmasını istiyormuş. Babası Abdülaziz gibi batının ilmi ve siyasi müesseselerine hâkim olduğunu da duymuştu.

İstanbul’a ilk parkı da onun getirdiği biliniyordu. Yabancı ülkeleri görmüş, şık giyimli ve bilgili bir Şehzade olarak bilinen Yusuf İzzettin Efendi’nin tahta geçirilmesi bile isteniyordu.

O derin düşünceye dalmışken Süleyman Efendi’nin ağzından çıkan çok önemli sözcükleri kaçırmıştı. Bunun farkına varan adam sinirlenerek sesini yükseltmişti.

“Munis Bey beni galiba dinlemiyorsunuz?”

İsmini işiten adam doğurulur doğrulmaz bakışlarını ona çevirmişti.

“Munis Bey, Yusuf İzzettin Efendi’nin çiftliğinde öldüğünü söyledim, ancak siz oralı bile olmadınız!..”

“Ne öldü mü?”

“Ya maalesef vefat etti. Kimileri intihar diyor kimileri öldürüldü diyor!.. Çok garip bir ölüm…”

Kaşlarını kaldıran adam, “Vah vah” diyebildi.

“Allah rahmet eylesin. Yazık olmuş” dedi.

“Munis, biliyor musun zavallı adam İttihatçıların şerrinden ve belasından uzak durmak için İngiltere’ye yerleşmek istiyormuş. Bunun için fırsatını bekliyormuş. Ben de anlatan kişilerin yalancısıyım”

Sesi çatallaşan adam, “Keşke öyle yapsaymış. En azından hayatta olurdu”

“Haklısın. Allah ülkemizi korusun”

Bir ara sesini iyice kısan adam ancak adamın duyacağı kadar konuştu. Bir elinin tersiyle ağzını tutuyor, gözleriyle de ara ara kapıyı dikizliyordu.

“Munis, biliyor musun, merhum çok titiz ve evhamlı bir kişiymiş. Bu durumundan faydalanarak iftira atıyor olabilirler. Şöyle ki, adamcağızın rahmetli babası Abdülaziz gibi öldürüldüğü söyleniyor. Onu katledenlerin bileğini kestiği ve intihar süsü verdiği dedikodusu gizliden gizliye dilden dile yayılıyor”

Munis Bey, İttihatçıların darbeyle hükümeti ele geçirmelerinin ardından bazı hasımlarına yönelik gizli faaliyetlerini düşündü. Birlikte yola çıktıkları bazı kişileri nasıl etkisiz hale getirdiklerini iyi biliyordu”

Fincanının dibinden bir yudum çektikten sonra damağına yapışan ekşi tattan yüzü kırışmıştı.

“İhtimal dışı görmüyorum!..” diye mırıldandı.SY.280

YÜZ DÖRDÜNCÜ PAYLAŞIM:

BÖLÜM YİRMİ BİR

Durgun, koyu ve sessiz geceler Muhsin’in biricik sığınağı olmuştu. Kanepesinde sırt üstü uzanmış gözlerini koyu tavana dikmiş sabahı bekliyordu. Gerçeğe dönüşmeyecek düşlere dalıp gitmişti. Ağustos böceklerinin aralıksız devam eden sesi yaşlı adamın horlama gürültüsüne karışınca çekilmez oluyordu. O an kendini denize doğru eğilmiş gözyaşı döken yapayalnız bir ağaca benzetmişti. İçindeki tüm umutlarını allı, yeşilli uçurtmalar gibi gökyüzüne salmış hissetti. Nilüfer’in, salıncağında nazlı nazlı salınarak nişanlısından gelen mektubu okumasını imrenerek izlediğini hatırladı. Oysa onun yanında oturup, elini tutarak serçe parmağını öpmeyi ne kadar arzulamıştı. Kız bir keresinde yine nişanlısından gelen mektubu hasır sandalyenin üzerinde unutmuştu. Baştan aşağı temizlik yaparken fark edip cebine koymuştu. Daha sonra gizlice okumuştu. Mektup baştan sona aşk sözcükleriyle bezenmişti. Nilüfer’e olan aşkını hasretiyle yoğuran nişanlısı Refik, üzerine asılan büyüden hala kurtulamadığını nazenin kelimelerle ifade ediyordu. Muhsin, mektubu alıp koyun cebine bırakmıştı. Gecenin bir vakti gazyağı lambası altına geçip okuyor, okuyordu. Kendi kaleminden çıkmış gibi…

Muhsin, mektubun her bir satırında adeta içinde büyüttüğü duygularını buluyordu. Özellikle bir paragrafı vardı ki…

“Dünyalar güzeli küçük hanımefendi… Koca uçsuz bucaksız denizde bir başımayım. Gözlerim doluyor. Ağlamak istiyorum. Her bakışmamızda birbirimizin gözlerinin içini okuyuşumuzu unutamıyorum. Senin de o ipek gibi hassas yüreğinizden neler geçtiğini tahmin edebiliyorum. Ayakta dururken sizi düşündüğüm saatler sonrası bacaklarımın sızladığını çok sonra hissediyorum. Size karşı olan utangaç duygularımı bir yana bırakıyorum, sevdama sığınıyorum. Saçınızı okşuyorum, kır çiçeği güzelliğindeki gözlerinize bakıyorum. Kendimi yanınızda buluyorum. Lakin her uyanışımda size olan vuslatıma doyamıyorum. Aksine size olan özlemim kocaman dalgalar gibi büyüyor büyüyor… Sen kokan sardunya yaprağını yüzüme sürüyorum. Önümde kocaman çarşaf gibi masmavi deniz uzanırken, seninle olmanın hazzıyla dolup taşmam gereken ayları yitirdiğimi hissediyorum. Küçük hanımefendi, gecenin bir vakti uykum kaçıyor. Gözlerime uyku girmiyor. Güverteye çıkıyorum. Bir yanıp bir sönen yıldızlarla bezeli gökyüzünün altında atlas kumaş gibi salınan denizin mis gibi havasını ciğerlerime çekiyorum. Yıldızlarla konuşuyorum, dertleşiyorum. Bana göz kırpıyorlar. Ümidimi onlarla yeniliyorum. Bardağıma doldurduğum mis gibi elma suyunu içiyorum. Aklıma sen geliyorsun. Bardağımın yerine kendimi koyuyorum. Bir çanak gibi… Çanağı dolduran, insanın aklını başından eden eşsiz tutkum olan kokulu şey sensin.

Küçük Hanımefendi, biliyor musun, yalnızlığımı seni düşünerek yok ediyorum. Benim tek okyanusum sensin. Bazen bir öfke nöbetine tutulduğum vakit diz çöküyorum, senin güzel yüzünü hayal ediyorum. Elini tutuyorum. Öfkem sevince dönüşüyor. Senin hayalin bile tüm kötülükleri, özlemleri, hasretleri, öfkeleri silikleştiriyor.

Sana kavuşmak için her gün dua yapıyorum. Bir an önce evlenip yuvamızı kurmamızı hayal ediyorum. Seni çok seviyorum. Biricik aşkın Refik

Mektubu okur okumaz yeniden katlayarak koyun cebine bırakan delikanlı kederli başını yeniden yastığa bırakmıştı. Gözlerini yummuş bedenini mışıl mışıl derin uykuya teslim etmişti. Tam bu sırada odayı sarsan bir hırıltı işitti. Önce umursamadı. Gözlerini dahi aralamadı. Ancak, daha sonra birkaç kez daha tekrarlanınca doğrulur doğrulmaz kulaklarını kabarttı. Gırtlaktan gelen sesti. Kasları gerildi, gözleri irileşti. Aniden doğrulur doğrulmaz eline gaz yağı lambasını aldı ve yaşlı adamın yanına vardı. Gözleri aralanmıştı. Bedeni kaskatı kesilmişti. Zayıf bedeni derisine yapışmıştı. Yorgun gözlerini delikanlıya çevirdi. Elini güçlükle uzatarak elini tuttu. Bir şeyler söylemeye çalışıyordu. Muhsin, kulağını adamın dudağına doğru yaklaştırdı.

Bazı kelimeleri tam olarak anlaşılmıyordu. Kırgın sesiyle cümleler kuruyordu.

“Evladım beni iyi dinle” dediğini işitti.

“Büyüğüm dinliyorum” diyerek adeta nefes almadan beklemeye başladı.

“Ben ölüyorum. Artık vakti zamanı geldi. Bu dünyadaki kepeğim bitti. Hissediyorum”SY.282

YÜZ BEŞİNCİ PAYLAŞIM:

Başını biraz kaldıran delikanlı heyecanla, “Ben hemen Beyefendi’ye haber vereyim” diyerek hamle yaptı. Ancak adam cılız sesiyle, “Hayır, dur gitme. Burada kal. Yalnızca beni dinle” dedi.

Birkaç saniye öylece kalan delikanlı, “Yorulacaksın. Halin yok” 

Derinden gelen buğulu sesiyle konuşmaya gayret eden adamın dudağından kelimeler ara ara çıkıyordu. 

“Evladım ne olursun Nilüfer’den uzak dur. Sakın ona bir şey söyleme. Munis Bey ve hanımefendiyi çok üzersin. Seni evlatları gibi görüyorlar. Bana söz vermeni istiyorum”

Sakinleşen delikanlı, “Büyüğüm önceden de söylemiştim. Merak etme”

“Sen yürekli bir delikanlısın. Ancak bazen yürekli olmak her şeyi çözmene yaramaz. Ne olursun aklının sesini dinle. Sakın kalbinin seni aldatmasına izin verme!..”

Adam konuştukça fenalaşıyordu. Artık ne gücü ne takati kalmıştı.

 “Eşhedüenlailaheillallah” dedikten sonra başı düşmüştü…

Aniden göz pınarları ıslanan delikanlı bir süre eline sarıldı. Doyasıya öptü öptü. Ardından başını adamın göğsüne bıraktı. Dakikalarca ağladı…

“Seni babam gibi seviyordum. Beni bırakıp nereye gidiyorsun. Beni babasız bıraktın. Şimdi ne yapacağım? Benim dolu dizgin hayatımı kim dizginleyecek?”

Konuta ilk inşa edildiği vakitlerde bir çocuk olarak getirilen ve çınar ağacı gibi yüreğiyle kök salan adamın vefatı aileyi çok üzmüştü. Munis Bey ikinci büyük acısını yaşıyordu. Konuta her gelişinde onunla selamlaşmak, muhabbet etmek, hatırını sormaktan çok hoşlanıyordu. Eşini ve kızını ona teslim ettikten sonra güvenle işine gidiyordu. Babasının emaneti olan muhterem büyüğünü kaybetmenin hüznünü yaşıyordu. Bir kâhya çırağı olarak alındığı evin nadide bir değeri haline gelmişti. Güvenilir, samimi, temiz kalpli, yürekli, merhametli bir insandı. Ne o yaşlı adamı ne de yaşlı adam onu bir gün olsun incitmemişti…

Munis Bey, eşi ve kızı büyük bir acı yaşıyorlardı. Darmadağın ve hüzünlüydüler. Konutu bir bulut gibi yayılarak kanatları altına alan çınar ağacının kökü kurumuştu. Altına sığındıkları, dallarının ve yapraklarının gölgesinde güzel vakit geçirdikleri koca çınar yerle bir olmuştu. Konut sessizliğe gömülmüştü. Onun vefatı ve ilelebet yokluğu konutta buruk bir acıya sebep olmuştu.

Munis Bey, yaşlı adamın cenazesini aile mezarlığında babasının yanına gömdürmüştü.

Adam büyüğünün aniden vefat etmesiyle yine hüzne boğulmuştu. Kızının nişanını yaparken yüreğini saran hüznü onun güzel ve tatlı sözleriyle nasıl da dağıttığını hatırladı…

Başına beyaz takkesini geçiren adam sabaha kadar Kur’an okudu… Eşi, kızı ve Muhsin de gözyaşı içerisinde huşuyla dinledi.

O gece kuşlar acıyla öttü, lodos şiddetiyle pencereleri dövdü, yıldızlar bir bir sönerek akıp gitti …

Garip insan olarak yaşamıştı. Anasız, babasız, evlatsız… Kocaman dünyada kendisine ait hiçbir şeyi yoktu. Acısını, yasını, kederini kendi dünyasında yaşamıştı. En buhranlı anlarıyla baş başa kaldığı vakit avutucusu de yine kendisi oluyordu.  Gözyaşları bile onu terk etmişti. Bir pınar gibi kurumuştu. Herhangi beklentisi olmamasına rağmen hayat onu uzun süre terk etmemişti. Onunla ne dost ne düşman olmuştu. Ne coşacak kadar sevindirmiş ne de kahredecek kadar onu üzüntüye boğmuştu…Son nefesini verirken bile tek bir endişesi vardı!.. O da evladı gibi sevdiği Muhsin’in hayatını mahvedecek büyük bir günaha bulaşmamasıydı.

YİRMİİKİ Galata Kulesi’nin bekçi direği gibi başında beklediği Galata Köprüsü’nde cübbeli, sarıklı, fesli, yün kazaklı, yelekli, uzun deri ceketli, deri veya lastik ayakkabılı kadınlar, başı yaşmaklı eşarplı, tülbentli, çarşaflı, ipek etekli kadınlar gerek faytonlar gerek yaya olarak geçiş yapıyorlardı. Kayıkçılar serin deniz suyunda rızkını ararken, seyyar satıcılar sırtlarında meyve yüklü sepetleri taşıyorlardı. Büyük bir cihan harbi arifesinde insanlar gam, kasavet, hüzün, umutsuzluk, yorgunluk yüklüydü. Şehir büyük bir sessizliğe gömülmüştü.SY.284

YÜZ ALTINCI PAYLAŞIM:

Yoldaki kalabalıklar birbirlerinden kopuk vaziyette yolunda gidiyordu. Faytoncular zengin müşterilerini istedikleri
adrese götürürken atlarını kamçılıyor tüm hınçlarını sırtlarında yaralar açarak alıyorlardı. Güneşin aydınlık ışığı masmavi denizin yüzeyine çarparken derinliklere dalıp gidiyordu. Martılar, balıkçıların tepesinde uçuşuyor ve hakları olan paylarını istiyorlardı. Tehlikeli şekilde dalış yapan martılar balıkçıları tehdit ediyorlardı. Aç kalan hayvanlardan
korkarlardı. Kalabalık insan yığınları sessizce yollarında yürürken bir silah sesi duyuldu. İlk başta ne olduğu tam
anlaşılamamıştı. Vapurun bacasından kaynaklandığı sanıldı. Ancak, ikinci bir silah sesiyle birlikte kalabalık
ürkmüş at grubu gibi alabildiğine birbirlerini ezercesine kaçışmaya başlamıştı. Kadınların çığlığı hareketliliği
izdihama çeviriyordu. Bu sırada bir ses duyuldu: “Yoldan çekilin, yere yatın” İki adam önüne çıkanları tekmeliyor, silahın kabzasıyla darp ediyor, omuz atarak yere yığıyordu. Her ikisi de kalabalığın çekilmesi için havaya da ateş açıyordu.
Yüzlerinde korku, endişe ve heyecan vardı. Ara sıra da geriye dönerek silahlarını ateşliyorlardı. Gençler
kendilerini köprüden aşağı denizin serin sularına bırakırken, kadınlar ile yaşlılar yüzüstü veya sırt üstü yere uzanmış vaziyette çığlık atıyorlardı. Kimisi de iki eliyle başını kapatmış vaziyette hareketsiz duruyordu. Olup biteni görmek dahi istemiyordu. Üzerine gelecek tehlikenin sebebini dahi bilmek istemiyordu. Adamlar köprünün ortasına gelmişlerdi ki arkalarından da ellerinde tüfekler bulunan askerler koşuyordu. “Kaçmayın teslim olun. Yoksa ikinizi de öldürürüz” diyerek uyarı ateşi açıyorlardı. Ancak tabanları yağlayarak uzaklaşmaya çalışan kişilerin ne durmaya ne
de teslim olmaya niyetleri vardı. Kaçan iki kişi Samuel’in namlı iki tetikçisi olan Theodore ve Vasili ‘den başkası değildi. Peşindeki askerlerin başında da öldürülen Rahmi Yüzbaşı’nın emrinde İstanbul Muhafızlığında görev yapan Selim
Çavuş vardı. Çok sevdiği ve saydığı komutanını öldüren bu iki katilin ismine ulaşmıştı. Koyu, izbe ve köşeli
sokaklara sapıp uzaklaşmalarını, izlerini kaybettirmelerini önlemek için soruşturmayı gizli yürütmüştü. Bu soruşturma için yalvar yakar yapıp rütbeli komutanlarından güç bela izin alabilmişti. Kader birliği yaptığı vatanperver komutanının şehit edilmesine karışan katilleri bulup cezalandırmak için kendisine söz vermişti. Ülkenin çok hassas bir dönemden geçmesi sebebiyle yabancı konsoloslar, ataşeler ve diplomatlarla yakın ilişkisi olan Samuel’e yönelik hareket planını
sonraya bırakmışlardı. İlk önce onun adamlarını ortadan kaldıracaklar ardından son darbeyi indireceklerdi.
Sabırlı, çevik ve dinamik ittihatçı subaylar ince planlar yapmakta mahirdiler. Yürekli bir asker olan Selim
Çavuş’a güveniyorlardı. Bu yüzden elde ettikleri bilgi ve belgeleri en ince ayrıntısıyla değerlendirdikten sonra harekete geçiyorlardı. Devlet ile işbirliği yaparak itirafçı olan Papaz Markis Kirkor ile ilgili önemli bilgilere ulaşmışlardı. Papazı Samuel’in iki tetikçisinin ortadan kaldırdığını öğrenmişlerdi. Çavuş Selim’in harekete
geçerek cezalandırmak istediği tetikçilerin yakalanması an meselesiydi. Theodore, yorulmuştu. Artık kaçacak takadı kalmamıştı. Eminönü Meydanı’ndaki caminin karşısındaki ara sokağa sapmıştı. Ayağını yere yarım basınca dengesini kaybedip yere kapaklandı.

“O da kim? Tanımıyorum” diyerek inkara yöneldi. “Seni o karanlık taş odaya götürdüğümüzde
hatırlayacaksın” diyen asker arkadaşlarıyla birlikte aralarına alarak adamı götürdüler. SY.286

YÜZ YEDİNCİ PAYLAŞIM:

Theodore’nin yanından ayrılarak askerleri ikiye bölmek için yaptığı hamle kendisi için hüsran olmuştu. Ancak
arkadaşı Vasili uzun bacaklı ve atikti. Ara sokaklara girip izini kaybettirmeyi deniyordu. Selim Çavuş,
beraberindeki üç askerle birlikte azılı katili uzun süre takip ettiler. Ancak, hızlı koştuğu için yetişememişlerdi.
Dar sokaklarda ahşap tek katlı ve iki katlı evlerin pencerelerine baktılar. Dışarıda kimse kalmamıştı.
Askerden korkuyorlardı. Evlerin bazılarında asker kaçakları, aranan azılı suçlular, kaçakçılar da vardı. Bu
yüzden kimse suya sabuna dokunmak istemiyordu. Selim Çavuş silahı elinde ayakta kalakalmıştı. Camlara vuran
güneşin ışığı parke taşları aydınlatırken, siyah gölgesi heykel gibi kalmıştı. Bu sırada onlara yetişen bir asker
yüzüne yayılan sevinçle müjdeyi vermişti. “Selim Çavuşum katillerden birisini derdest ettik. Şu an
İstanbul Komutanlığına götürüyorlar”
Zoraki gülümseyen Çavuş, “iyi” demekle yetindi. “Hadi toparlanın dönelim. Bu kez kaçmayı başardı ancak bir dahakine başaramayacak” diye dişlerini sürçerek konuştu. Sokaktan ayrılmak için hamle yaptıkları sırada bir evin
kapısında feryat kopmuştu. “Beni kurtarın!..”
Çavuş ve askerler yırtıcı bir kuş gibi ani bir manevra yaparak geri dönmüşlerdi. Dizleri üzerine çökmüş
silahlarını hazırlamışlardı. Yumuşacık ve hafif beyaz tülbendi savrulan kilolu bir kadın kollarını havayakaldırmış vaziyette koşmaya çalışıyordu. Tam bu sırada sırtına saplanan mermi ile yüzüstü yere çakılmıştı.
Selim Çavuş, “Kendinizi koruyun” diye emir verdi. Azılı katil, kapıyı zorlayarak yalnız başına yaşayan bir
kadının evine girmişti. Merdivenlerdeki sesi duyan kadın da saklandıktan sonra dışarı canını atmıştı. Ancak, fark
ederek dönen adam da onu silahıyla vurarak öldürmüştü. Çavuş’un kasları sertleşmiş, nabzı yükselmiş, sırtına
soğuk terler birikmişti. Hafif rüzgâr esintisinde titreme tutmuştu. Heyecanını yenmeye çalıştı. “Katil herif ya evden çıkarsın ya da biz girip alırız” diye seslendi. Binanın penceresini kıran adam başladı seri ateş
etmeye.
Duvara veya taşlara çarpan yorgun mermiler tehlike saçıyordu. Askerler az kalsın yaralanacaktı. Çavuş,
kadının komşularından bilgi almak istemişti. Birkaç hane uzaktaki bir evin kapısını vurdu. Kapıdakinin asker
olduğunu fark eden bir kadın kapıyı açmıştı. Yanındaki küçük çocuklar da korkudan ağlıyordu.
“Hanım ben askerim. Korkmayın. Sizden öğrenmek istediğim o kadıncağızın evinde yaşayan başka kimse var
mı? Söyler misiniz?”
Heyecandan konuşamayan kadın soluklandıktan sonra, “Yok efendim o tek başına yaşıyor. Beyi şehit oldu.
Evlatları da vatan vazifesini yapıyorlar. Cepheye gittiler” diyebildi. Kadına teşekkür eden Çavuş, üzerinde bir rahatlık hissetti. Rahat hareket edebilecekti. Döner dönmez evin çevresini saran askerlere işaret vererek içeri girmelerini emretti. Cesaretlenen askerler bir tekmede ahşap kapıyı kırdılar. İlk başta temkinli davrandılar. Sırt sırta veren askerler
birbirlerini koruyorlardı. Ardından da Çavuş ve beraberindeki bir asker içeri dalmıştı. Birkaç dakika geçti geçmedi camlar, çerçeveler isabet eden mermilerle yere yere iniyordu. Silah sesi durmuyordu. Pencerelerden ve
dış kapıdan yoğun duman çıkıyordu. Nihayet geri çekilen adamı odanın yüklüğünde kıstıran askerler, teslim
olmayınca ateş ederek öldürdüler. Çavuş, Rahmi Yüzbaşı’nın intikamını almanın huzuruyla dolmuştu.
Yaptığı çalışmalar ve emekleri boşa gitmemişti. Dudağı kıpırdarken, “Siz benim ciğerimi söktünüz, bense sizin kalbinizi!” diye mırıldandı. Soğuk ve karanlık küçük bir odanın demir parmaklıklarının arkasına atılan Theodore de hiçbir
suçlamayı kabul etmiyordu. Kendisinin haksız yere takip edildiğini ve silahı da düşmanlarına karşı kendisini
korumak için taşıdığını söylüyordu. Namlı İttihatçı Cemal Paşa’dan sonra İstanbul Muhafızlığını yapan komutan şehir dışında olduğu için sorgulama görevini bir Yüzbaşı yürütüyordu. Sabırsız ve sinirli bir asker olan Namık Yüzbaşı, katil olduğu her halinden belli olan adama nefretle bakıyordu. Çaresizce bekliyordu. Bu sırada içeri Selim Çavuş girmişti. Hemen arkasında da yüzünü çarşaf ile kapatmış olan bir kadın duruyordu.
Yüzbaşı’ya selam veren Selim Çavuş, halini ve hatırını sordu. Yüzbaşı adamın tüm suçlamaları reddettiğini
söyledi. Soğuk zeminde oturan adam başını çevirmiş pis pis sırıtıyordu. “Beni asla elde edemeyeceksiniz!..” der gibiydi. SY.288

YÜZ SEKİZİNCİ PAYLAŞIM:

Theodore’nin konuşması halinde uluslararası kaçakçı Samuel’in tüm ipliği de pazara çıkmış olacaktı. Ya idamı boylayacaktı ya da bir adaya sürgüne gönderilecekti.

Selim Çavuş, “Eğer her şeyi anlatırsan sonun arkadaşın gibi olmaz. Ucuz atlatabilirsin. Yeter ki bize o adamla ilgili itiraflarda bulun” dedi.

“Benim arkadaşıma ne oldu?”

“Ne olacak öldü, öldürdük”

“Hayır inanmıyorum”

“Öyle mi?”

Parmaklıklara birkaç adım mesafede duran askere bakan Çavuş, işaret verince dört asker kalın bir çuval ile içeri girdiler.

Adamın bulunduğu hücreye geldiklerinde ağzını açarak arkadaşının kanlı yüzünü gösterdiler.

Cenin vaziyetine giren Theodore başını ellerinin arasına alarak ağlamaya başladı.

Bir süre öylece kalan adamın hıçkırıkları tükenmişti. Çavuş, yanındaki kadını göstererek, “Theodore bu hanım kim biliyor musun?”

İlk başta adam işitmemiş gibi davrandı. Adeta donmuş kalmıştı. Sinirlenen Çavuş elini omzuna attıktan sonra sert şekilde uyardı.

Bunun üzerine başını ellerinden kurtaran adam gözlerini kadının yüzüne çevirdi.

Dikkatlice baktı. Gözlerine, burnuna, çenesine… Anlam çıkarmaya çalıştı.

Başını iki yana hızlıca salladı.

Bunun üzerine Çavuş, bakışını kadına çevirerek, “Hım demek tanıyamadın” dedi ve devam etti: 

“Bu hanım hayatına son veren memur Halim’in eşi. Senin hakkında ne biliyorsa bize anlattı. Oğlu Vahit ile birlikte evlerine geldiğinizi söyledi. Neler konuştuğunuzu da bize anlattı. Artık yolun sonuna geldin. Bildiklerini ötmen senin için iyi olacak”

Selim Çavuş, kaşlarını kaldırarak askerlere kadını dışarı çıkarılmasını emretti.

Meşalelerin aydınlattığı demir parmaklıklı hücre yine sessizliğe gömüldü. Çavuş ve Yüzbaşı önemli bir adım daha atmışlardı. Adamın her türlü kirli çamaşırı ortaya dökeceğinden emindiler. Yapılan yasa dışı ticareti, kaçakçılığı, ülke aleyhine yapılan faaliyetleri anlatacaktı. Sabırsızlanan Yüzbaşı ve Çavuş adeta gözleriyle konuşuyorlardı.

Kıpırdamadan duruşunu koruyan Theodore, kendisinden beklenmeyen ani refleks gösterdi. Ayakkabısının tabanını çekip çıkardı. Seri davranarak küçük oyuktan çıkardığı şişeyi ağzına götürdü. Sıvı tek yudumda midesine inmişti. Çavuş ve Yüzbaşı ne olup bittiğini anlamaya çalışırken adam saniyeler içinde karnını tutup kıvranmaya başlamıştı. Çırpınırken gözleri irice açılmıştı. Gırtlağından hırlıyor, ağzından salyalar boşaltıyordu.

Azılı katil, patronu Samuel’in zor durumda kaldıkları vakit kullanmaları için verdiği küçük şişedeki zehri içmişti. Bağıra bağıra can vermişti.

Çavuş üzerine atılmakta geç kalmıştı. Akıllarının ucundan dahi geçiremeyeceği bir durumla karşı karşıya kalmışlardı …Çavuş bir hınçla onu yakalayan askerleri inzivaya çekti. Bir müddet azarladı, hırpaladı… Siniri boşalıncaya kadar. Sakinleşinceye kadar. Lakin, iş işten geçmişti. Yüzbaşı, onu avutmaya çalıştı.

“Bu adamın üzerini aramadınız mı?” diye sormuştu.

Oysa askerler görevini yaparak, adamın üzerini aramışlardı. Yeleğinin ipleri dahi alınmıştı.  Ancak ayakkabısının tabanı akıllarına nasıl gelebilirdi ki?

Samuel gibi her türlü tehlikeli, çirkin, kanun dışı işlere bulaşan ve sıyrılan acımasız insanın emrinde çalışanlar ta başından başlarına gelecekleri kabulleniyorlardı. Yakalanıp onunla ilgili gizli sırları paylaşanların yaşama şansı zaten yoktu. Dünya küçük onun kolları çok büyüktü. Onları iki, Samuel’in on eli vardı…

Samuel elinde kadehi ve parmaklarının arasında purosu ile ayak ayak üstüne atmış camdan dışarıyı izliyordu. Sessizliği seviyordu. Her zaman babasının sözünü hayat şiarı yapmıştı. “Büyük adamlar dalgındırlar, onlar yalnız yaşamayı severler!..”

Elinin altında kullandığı küçük insancıklarla kısa süreli sohbetlerinin dışında hayatının her anı altın ve paraları konuşmakla geçiyordu. Yabancı kıtalardaki iş yaptığı ortaklarıyla gizli yazışmalarda bulunuyordu. Özellikle Ortadoğu’ya yönelik silah, insan ve mühimmat kaçakçılığını mahareti ve yeteneğiyle ilerletmişti.

Eşini ve evladını kaybettikten sonra evine sık gitmez olmuştu. Gözleri intikam ateşiyle parlıyordu. Geceleri ansızın uyanıyor ve bir daha uykuya geçemiyordu. Zor günler geçiriyordu. Kahve üstüne kahve içiyor, purosunun birisinin ateşi sönmeden diğerini yakıyordu.

Ayaklarını masasının üzerine uzatmış, kolunu masaya yaslamıştı. Sırtı kapıya dönüktü. Aniden kapı sertçe açılınca gayri ihtiyari doğrulup yüzünü çevirdi. Can dostu İngiliz Ataşe Williams Reuters gelmişti. Onun dışında hiç kimse selamsız kapıdan içeri atamazdı.

Koltuğuna otururken bile adamın yüzüne bakıyordu.

Gülümsedi.

“İyi ettin geldin. Böyle ışığı kapatınca koyu karanlıkta parlayan yıldızların altında kıpır kıpır denizin ışıltısını dinlemeyi seviyorum. Yalnızlığımı denizle ve yıldızlarla paylaşıyorum. Yine de an oluyor ki insan birisiyle dertleşmek istiyor”SY.290

YÜZ DOKUZUNCU PAYLAŞIM:

Adam, yakın dostu Samuel’in içine düştüğü buhranı bildiği için sakince çekilip kendini ipek koltuğa bıraktı. Uzun boylu adam gitmiş yerine küçük bir insan gelmişti. İnce yüzü küçülmüştü. Yüzünden düşen gözlüğünü masasının üzerine bıraktı. Bozuk aksanlı Türkçe cümleleri Samuel’in hoşuna gidiyordu.

“Samuel buraya geliş sebebim başka…” dedi.

Kaşının birini kaldırarak purosundan bir yudum çeken adam, dudağından dumanı boşalttıktan sonra “Öyle mi? Kötü bir şey mi var?” diye sordu.

Biraz öne doğru eğilen ve iki elini birleştiren adam sıkıntılı görünüyordu.

Samuel ısrarla sordu: “Söyler misin? Kötü bir durum mu var?”

Adeta göğsünde kasvet birikmişti.

“Samuel, bugün Theodore ve Vasili’yi takip etmişler”

“Kimler?”

“Askerler. Uzun süre peşine düşmüşler Ancak birini silahla vurup öldürmüşler, diğeri de maalesef gözaltında tutulurken zehir içerek hayatına son vermiş”

İki elini masaya vurarak ayağa kalkan Samuel duyduklarına inanamamıştı!..

“Demek öyle?”

“Bu işi kim yapmış?”

“Tanıdık bürokratlardan aldığım bilgiye göre öldürdüğünüz Yüzbaşının arkadaşları”

“Hım, demek öyle. Hala akıllanmamışlar”

Tekrar yerine oturan Samuel, başını çaresizce cama çevirmişti. Nefeslendi.

“Peki şimdi ne yapacağız?”

“İyi ki ölü yakalandılar. Eğer ki konuşmuş olsaydılar, olacakları düşünemiyorum”

“Haklısın”

“Sence şimdi nasıl bir yol izleyelim?”

“Sen ortalarda gözükme. Şu an ellerinde somut bir delil yok. Çaresizce kıvranıyorlar. Ben de Babıali nezdinde girişimlerde bulunacağım”

Aklına güzel fikir düşmüş gibi Samuel’in gözleri irileşmişti.

“Anlaşıldı… Demek ki bu iş biraz vakit alacak. Bir süreliğine de olsa evime kapanayım. Seninle oradan görüşürüz. Tehlikenin yaklaştığını işitirsen beni uyarırsın. Aksi halde bir aylığına Londra ya da Paris’e de gidebilirim”

Yanına yaklaştığı adamın elini tutan Reuters, “Yalnızca seni uyarmak için söyledim. Dikkatli ol. Şu an için yakın bir tehdit bulunmuyor. Hararetli ortamı soğutmakta fayda var. Seni tipide mahsur kalmış birisi olarak görüyorlar. Çevreni kurt misali sarmışlar. Uyuyor gözüküyorlar. Kara uzanıp gözlerini kısıyorlar. Senin kendinden geçip şuurunu kaybetmeni bekliyorlar. Boynunu eğdiğin an saldıracaklar”

Bunun üzerine bir kahkaha patlatan adam, “Hah bu adamlar kiminle uğraştıklarını bilmiyorlar. Onlara öyle bir şey yapacağım ki bu yaptıklarına bin pişman olacaklar”

Camın bir kenarında Samuel diğer kenarında Reuters omzunu yaslamış vaziyette dışarı bakıyorlardı. Samuel’in içler acısı durumu yakın dostunu da perişan ediyordu. Bu sırada Reuters’e göz atan adam parmağıyla Haliç’i gösterdi. Ağır aksak konuştu.SY.292

YÜZ ONUNCU PAYLAŞIM:

“Dostum eğitimimi tamamlayıp Paris’ten döner dönmez nefesimi şirkette almıştım. Işıklar içinde uyusun babam henüz ilk gün beni şu karşıdaki Unkapanı, Balat, Tüfekhane, Aya kapı iskeleleri arasındaki ikişer katlı koyu kahverengi kiremit duvarlı binaların kümelendiği depolara götürdü. İnsanlar karınca gibi çalışıyorlardı. İskeleye yanaşan gemilerden alınan gıda ve diğer tahıl ürünleri çuvallarla bu depolara taşınıyordu. Babamın gözlerinin ne kadar parladığına orada şahit oldum. Bana dönerek dedi ki: “Evladım, bu işi kurmak için az çalışmadım. Didindim. Varımı, yoğumu harcadım. Geceleri depoda uyuduğum günlerin sayısı az değildir! Sen geç saatlere kadar uyumayıp beni bekliyordun. Annene, ‘babam niçin gelmedi?’ diye soruyordun. İşte o geceler ben bu depolardan birisinde uyuyordum. Yere döşeğimi serip, birkaç saatliğine de olsa deliksiz uyku çekiyordum. Artık yaşlandım. Değil burada evde, sıcacık yatağımda bile gözüme rahat uyku girmiyor. Bundan böyle şirketin tüm işlerini sana bırakacağım.  İyi bir yüksek tahsil yaptım. Ticaret hukukunu ve iktisadi, ticari ilmi öğrendin. Zorlandığın an bana sorarsın”

Dertlenen adamın göz bebeği küçülmüştü. Yeniden masasının başına geçti.

“O konuşmadan bir ay geçti geçmedi acı haberi annemden aldım. Ciğerlerinden rahatsızdı. Ağırlaşınca doktor gelene kadar…”

Hüzünle gülümseyen Reuters, “Toprağı bol olsun” diyebildi.

YİRMİÜÇ

Köhne, sessiz, koyu ahşap tek ve çift katlı binaların kümelendiği ara sokaklarda gayrimüslimlerin, hovardalığa hevesle gençlerin ve açlıktan ölmemek için bedenlerini harcayan kadınların müdavimi olduğu meyhaneler sokağına uzanan caddeden musiki sesi yükseliyordu. Meyhanelerde, lokantalarda ve diğer küçücük eğlence mekanlarında Lübnan’ın, Kahire’nin ve Bordeaux’sun bağ ve bahçelerindeki iri taneli üzümlerden elde edilen içeceklerle yüklü fıçılar art arda boşalıyordu. Hepsi kaçak yollarla ülkeye sokuluyordu. Memurları rüşvete boğan tüccarlar ve işletmeciler mesleklerini icra ediyorlardı. Karanlığın griye dönüştüğü saatlerde meyhanenin arka tarafındaki salondan aşağıya küçük kapı açılıyordu. Buradan merdiven ile inen garsonlar boş fıçıyı indirip sırtında dolusuyla çıkıyordu. Betonarme binaların ahşap tavanı kirli koyu kahverengi renge bürünmüştü. Gözleri kayık, yüzleri beyazlaşmış olan müdavimler anason kokusunu oksijen yerine soluyorlardı. Kimi bağımlı fakir, gamlı ve kederli müşterilere, borçları kabarık olmasına rağmen geçmişte harcadıkları saatlerin ve paraların hatırına ilişilmiyordu. Hemen her gün şafak adeta dolup dolup boşalan kadehlerde açıyordu. Kendini kaybedenler ustura ağzını açtığı vakit tekme, tokat kapıya atılıyor ve bir daha da mekana alınmıyordu.

Şafak sökmek üzereydi. Gün güneşe kavuşmak üzereydi. Koyuluğun daha hakim olduğu arka taraftaki geniş dikdörtgen masada her zaman olduğu gibi Mahir ve misafirleri oturuyordu. Samuel’in kendisine verdiği kese kese altınları cömertçe harcayan bu gizemli ve yetenekli maraba hizmetine sunulan tüm imkanların hakkını veriyordu. Hovardalık mı onun peşinden o mu hovardalığın izinden gittiği belli belirsizdi. Hiç evlenmemişti. Bolca eline ödül olarak veya rüşvet olarak tutuşturulan para olmasa sefil bir hayat yaşayacaktı. Samuel’in küçükken evlatlık olarak yanına aldığı çocuk adeta mükemmel şekilde devşirilmişti. Ticari yaşamdaki hinlikler, adam kaldırmadaki tecrübeler, insan kandırmadaki yol ve yordamlar küçük yaşından itibaren öğretilmişti. Öylesine bir yetenek kazanmıştı ki koca Osmanlının ticari yaşamında etkili olan ürünlerin kaçak olarak yurda sokulması veya yurttan çıkarılması konusunda da büyük bir yeteneğe sahipti. Bürokrasiyi ikna ediyor, inandırıyor ve kilit noktalardaki paşaların gözünü doyuruyordu.

Samuel’in kendisine öğrettiği bir öğreti vardı. İşini yaparken aklından çıkarmıyordu:

“Paşalar geçmişte Saraydaki Padişah’ın hizmetçiliğini yapıyorlardı. Bundan böyle benim hizmetçiliğimi yapacaklar…”SY.294

YÜZ ON BİRİNCİ PAYLAŞIM:

Mahir’in gözleri irileşmişti. Kelimeleri eğip büküyordu. Ara sıra başını masaya bırakıp gözlerini dinlendiriyordu. Hemen yanındaki ahşap sandalyede oturan bıyığı terlemiş, delikanlılığa adım atmanın gururunu ve heyecanını yaşayan Vahit, beline sıkıştırılan silahını okşuyor, seviyordu. Mutluydu. Cebinde parası, belinde silahı, kalın cüppesinin cebinde usturası vardı. Mahallenin dedikoducu kadınlarının ismini ağızlarından düşürmediği Üsküdarlı Zekeriya, Galatalı Niyazi, Moralı Kâmil, Samatyalı Zalim gibi namlı kabadayıların hikayelerini dinleyerek büyümüştü. Rüyalarına giriyorlardı. Belinde silahı, başında eğik duran fesi, kalın kemeri, uzun botlarıyla efsane olan kabadayılar çocukların ve gençlerin kahramanlarıydılar. Kendilerine hor davranan, kötülük yapan, itip kakanları bu kabadayılara şikâyet etmekle korkutmaya çalışıyorlardı. Bu sözlere gülümseyen muhatapları kahkaha patlatarak eğleniyorlardı.

İçine gizlediği nefretle büyüyen Vahit, yukarı kalkıp ince bıyıkları, cüsseli vücudu ve cesaretiyle mahallenin dikkatini çekmeyi başarmıştı. Haksızlık yapılan insanlar ondan yardım istiyorlardı. Bir keresinde yaşlı bir adamın camını taş atarak kıran mahallenin haylaz delikanlısına dayak atarak madara etmesi onun saygı görmesine kapı aralamıştı. Ancak annesi evladının çevresini saran karanlık insanlardan rahatsızlık duyuyordu. Evlatlarının babası eşi Halim’i kaybetmesinin ardından Munis Bey’in kendilerine sağladığı imkanlarla evini geçindiriyor, çocuklarına bakıyordu. Kıt kanaat… Ancak, en büyük evladının eve yüklü miktarda paralarla gelmesi, belinde silah taşıması ve kabadayı tavırları onu huzursuz ediyordu.

“Evladım ne olursun? Bu gidişin iyi değil. Yapma, etme… Bu serseriler seni madara yaparlar. Babandan örnek al. Rahmetli kendi halinde halim, selim bir insanken nasıl insanlıktan çıkardılar. O rahmetli oldu lakin gerçek olan tek şey var o da benim yaşadıklarım. Sizi büyütmek için canımı dişime takıyorum. Evlere temizliğe gidiyorum. Namuslu ve şerefli evlatlar olmanızdan başka bir şey istemiyorum ki.”

Müdavimi olduğu çevrenin büyüsüne kapılan delikanlı için tüketilen nefesler hafif rüzgâr esintisiydi. İçinde fırtınalar esiyordu. İnsanlık, merhamet, vicdan ağaçları kökünden yıkılıp yere seriliyordu. Başına musallat olan Mahir, onun aklını çelmekte de mahirdi. Bir gün cebine parasını önüne şişesini koymaması halinde ne yapacaktı? Orduya yazılsın ne yapacaktı? Balkanlara, doğuya veya Arabistan çöllerine gidecek orada aç, susuz savaşacak. Bir mermi yiyip ölüp gidecekti. Mahir öyle demiyor muydu?

Önünde diz çöküp yalvaran annesinin elini öpen delikanlı, belli belirsiz gülümsüyor ardından onu yerde bırakıp kapıyı çekip, çıkıp gidiyordu. Laf dinlemesi, annesinin kuzusu olması ihtimali kalmamıştı.

Ağır ve netameli meyhane ortamında saatlerce süren sohbetin arasına maksatlı cümleler ekleyen Mahir, artık vaktin geldiğini biliyordu. Devletin içerisindeki birkaç namuslu, vatanperver, şerefli subay ve bürokrat adım adım baskınlar düzenletiyorlardı. Patronunun özel yetiştirdiği iki yetenekli tetikçinin ortadan kaldırılması demek tehlike çanlarının çalması demekti. Hedefteki isme yani Samuel’e yönelik büyük bir proje çalışması olduğu ortadaydı. Bu güruhun önlerinde yer alan ve uyuyan bürokratları uyandıran Munis Bey artık hak ettiğini bulmalıydı. Sevgili patronuna yaşattığı acıyı ve kendisine yaptıkları zulümlerin bedelini ödemeliydi.

Oturduğu yerden başını kaldırarak Vahit’in yanındaki üç kişiye sert bir bakış atan Mahir, emri altına aldığı ve ufak tefek pis işler buyurduğu delikanlıya odaklandı. Patronunun buyrukları altında ezik bir kişilikle büyüyen ve karakterini yitiren Mahir, aynı yol ve yordamı takip ediyordu.

Vahit, her akşam sohbet ettiği boşboğaz adamların uzaklaştırılmasına bozulmuştu. İlk kez böyle oluyordu.

Mahir, “Vahit, kulağını iyi aç ve gözünü benden başka yere kaçırma” diyerek uyardı.

Adamın ilk kez bu kadar ciddi ve tavizsiz davrandığına şahit oluyordu.

Gururunun ezildiğini hissetti. Bir kolunu sandalyenin üzerine atarken dalga gülümsedi…

“Bana bak elini oradan indir”

Kaşları çatallaşan delikanlı, “Ne oluyor? Niçin bana böyle emreder tavır sergiliyorsun?”

“Bak evlat sana bugüne kadar boşuna mı emek verdim. Patron seni özel olarak seçti ve üzerine titriyor. Biliyor musun?”

Zeki bir delikanlı olan Vahit, tamahkarlığını yine sergileyecekti.

“Tamam ben onun emrine girmeyi kabul ettim. Buyruklarını yapmayı taahhüt ettim”

Fırsatı kaçırmayan Mahir, “Yaptıklarının karşılığını almadın mı?”

Dudağını büken delikanlı eliyle silahını yokladı.

“Tabi ki aldım”

Gözü silaha ilişen Mahir, “Bak sokakta dilencilik yaparken, kabadayılara özenirken seni silah sahibi yaptı. Evine parasız göndermedi. Yanına en iyi adamlarını gönderdi. Seni eğittik. Silah kullanmayı öğrettik”

“Minnettarım”

Mahir süngüsünü indiren ve sesi alçalan delikanlıyı işlemeyi sürdürüyordu.SY.295

YÜZ ON İKİNCİ PAYLAŞIM:

“Şurada bir akşam geçirmek neye mal oluyor, biliyor musun? Garsonlar başında pervane gibi dönüyor. Yediğin önünde yemediğin ardında… Bu masa özel masadır. Bizden başka kimse oturamaz. Sen daha düne kadar bu sokağın yanından geçemez iken bugün ise müdavimi ve saygıdeğer bir müşterisi oldun”

Kadehinden birkaç yudum alan Mahir, nefeslendi ve devam etti:

“Her neyse senin yürekli ve vefakâr bir delikanlı olduğunu biliyorum. Asıl konuya gelmek istiyorum. Bak, Vahit seninle bizi burada buluşturan ne biliyor musun?”

Bir süre sessiz kalınca delikanlı cevap verme ihtiyacı duydu.

“Hayır bilmiyorum”

“İçimizde büyüttüğümüz ortak kinimiz!..”

Vahit, Mahir’in önceki sohbetlerinden farklı konuştuğunu fark etti. Dinleyip, konuyu iyice anlamaya çalıştı.

“Munis denen alçak adam, benim çok sevdiğim, babam gibi gördüğüm patronumu üzdü. Kardeşim gibi sevdiğim evladı Victor’un canına kıymasına sebep oldu!.. Ya senin, senin canın kadar sevdiğin baban onun yüzünden ölümü seçti. Munis ile o öldürdüğümüz subay olmasaydı tüm bunlar olmayacaktı. Ben kardeşimi kaybetmeyecektim, sen de babanı…”

“Ama Munis dediğin adam bize yardım sağladı. Devletimizin yardımıyla geçindik”

İşaret parmağını uzatarak delikanlının dudağına dokunduran adam, “Sus böyle konuşma. Babanın kemiklerini sızlatıyorsun, ruhunu incitiyorsun!.. O alçak adam vicdanını temizlemek için bunu yaptı. Sizi düşündüğü için yapmadı. Büroda birlikte çalıştığı sırada diğer memurları babana karşı fitnemiş. Babanın, vatan haini olduğunu, devletini sattığını söyleyerek herkesin ona düşman olmasına sebep olmuş”

Eliyle okşadığı silahının kabzasına yapışan Vahit, yerinden fırlayacak kadar dolmuştu.

“Kim söyledi tüm bunları? Sen nereden biliyorsun?”

“Sen anlayamazsın. Onun şikayetleri yüzünden babanın maaşı azaltılmış. Kesintiye uğratmışlar. Bu yüzden size ekmek getirebilmek için tefecilerden para almaya başlamış. Yetiştiremeyince de patronumun merhametli kollarına atılmıştı. Ben gözlerimle gördüm. Kaç kez yalvardı, ağladı, içindeki sıkıntıyı döktü. Ben babanı yıllardır tanıyorum. Namuslu, şerefli, onurlu, haysiyetli bir memurdu. Kimsenin hakkını yemezdi. İşini çok iyi yapardı. Ancak, Munis denen adam yanına gelince her şey değişti. Patronumun ticari evraklarını imzalatmak için gittiğimde bana anlatıyordu. Munis denen adamın kendisini sıkıştırdığını, evrakları kaybettiğini, iftira attığını söylemişti”

Hırsla elini yumruk yapan delikanlı adamın anlattıklarını daha dikkatli dinlemeye başlamıştı.

“Demek öyle? Bunları bilmiyordum. Eğer bilseydim evimize geldiği gün onu…”

Sinsice gülümseyen Mahir, elini tuttu.

“Yok yok bekle sabırlı ol. Biz ona acıların en büyüğünü yaşatacağız. Onu bir kez öldürmekle ona iyilik yapmayacağız”

Aniden gözlerini adama dikti. Ne demek istiyordu?

“Yani?”

“Evet bekleyeceksin. Şu an tüm gerçekleri öğrenmiş bulunuyorsun. Patronum Samuel Efendi’den talimat gelecek. İşte o gün birlikte harekete geçeceğiz. 

Delikanlının içini hırs bürümüştü. Gözleri kin dolmuştu. Sabahın ışıkları içeriyi aydınlatırken kapıda meşhur ayak takımından Mehdi görünmüştü.

Mahir’in yüzü gülmüştü. Eliyle işaret ederek, “Gel Mehdi gel. Bu toplantımıza geç kaldın” Kirli sakalının altında büyük bir elem gizlediği havası veren adam gülümseyerek Vahit’in yanına oturdu. Elini dizine dokundurarak hatırını sordu.

Bu sırada göz kırpan Mahir, vaziyeti bozmamasını istemişti. Mehdi durumu anlamakta gecikmemişti. Adamın onu doldurması için kasıtlı olarak geç kalmıştı.

Bu sırada sağına soluna baktı.

“Ah benim sarı saçlı aş yüzlü, mavi kirpikli gelmedi mi?”

Kahkaha patlatan Mahir, delikanlıya baktıktan sonra gözünü Mehdi’ye çevirdi:

“Ulen bizim derdimize bak bir de senin keyfine bak!..”

Birlikte gülüştüler.

Mahir delikanlının aklını çelmişti. Keyfini sürüyordu. Masanın yanına bir fıçı daha istedi. Vahit’in aklını başından alana kadar ayar verici sözlerini sürdürdü…SY.297

YÜZ ON ÜÇÜNCÜ PAYLAŞIM

BÖLÜM YİRMİDÖRT
Konutun ikinci katının penceresinden yayılan ut sesiduygu hücrelerini canlandırıyordu. Musikinin nameleri
her geçen gün daha bir hüzün ve hasret yüklüydü. Notalar ağırlaşmış, melodinin tınıları daha bir duygu
doluydu. Masmavi denizlerin uçsuz bucaksız ufuklarına dalan aşığa mersiye diziyor gibiydi. Raif Bey
öğrencisinin kıvama ulaşan parmaklarından sıçrayan o eşsiz namelerden etkilenmişti. Notalara kusursuz bastığı
gibi tavır bile yapıyordu… Musiki hasret, vuslat ve aşk nameleriyle süslüydü. Kimi an gözlerini yumuyor
müziğin sihrine kendisini kaptırıyordu. Yaşı ilerlese de yine de duyguları capcanlıydı. Müzeyyen Hanım da
parlak güneş ışığının ağaç dalları arasından sızdığı bahçedeki kameriyedeki masaya dizdiği sebzelerin
arasındaki otlar ayıklıyordu. Muhsin de bahçedeki bostanın toprağını çapalarken, musiki sesiyle duygu
seline kapılıyordu. Zaman zaman ısırmak üzere dişini sıkan yabani hayvan gibi toprağa sert darbeler
indiriyordu. Ara sıra da terini silmek üzere başını çevirip sesin geldiği üst kattaki açık pencere camına bakıyordu.
Bir süre sonra kapı tokmağının sesi duyuldu. Çapayı yere bırakan Muhsin, Hanımefendi’ye dönerek:
“Efendim kapı çalınıyor. Bakmamı ister misiniz?” diye sordu.
Heyecanla gözleri irileşen kadın daha sonra başıyla işaret verdi. Hızlı adımlarla dış kapıya doğru ilerleyen delikanlı
da heyecanlanmıştı. Kapıyı açtığı vakit karşısında postacıKamil Efendi’yi bulmuştu. Çengelköy’ün emektarıydı.
Velut bir adamdı. Pos bıyıklı kır saçlı ve kalın kaşlı tombul yüzlü bir adamdı. Ev ev, hane hane herkesi
tanıyordu. Mektupları verirken insanlara takılmadan duramıyordu.
“Muhsin nasılsın?”
“Sağ olun efendim”
Kaşlarını oynatan adam komik bir yüze büründü.
“Küçük hanımefendi evde mi?” Bu cümleyi duyan Muhsin’in yüzü düşmüştü.
“Şey evet efendim. Evde” Elini alnına götüren adam gözlerini sımsıkı yumarak,
“Ah ne salağım. Sahi şu güzelim musiki sesi onun tıngırdattığı uttan gelmiyor mu?”
Muhsin zoraki gülümsemişti.

Göğsünde tuttuğu zarflara ilişen adam, “Muhsin, küçük hanımefendinin mektubu var. Malum, nişanlısı Komutan
Refik Beyefendi’den geliyor!..”
“Ya öyle mi? Tamam efendim alayım”
Bu sırada geri çekilen adam her zamanki gibi savunmaya
geçmişti:
“Olmaz mutlaka kendisinin gelmesi lazım!..”
Delikanlı bunun üzerine, “Ah nasıl unuttum. Mektubu mutlaka sahibine veriyordunuz” diyerek bozuntuya vermedi.
Ardından tekrar konuta doğru yürüttü. Kısa süre sonra Müzeyyen Hanım göründü.
“Kamil Efendi bize yine müjde getirmişsiniz. Sizin
hakkınızı nasıl öderiz?”
Gülümseyen adam gerdanını kırarken gözleri yuvasında dönüyordu. Adamın yan cebine birkaç altın bırakan kadın, uzattığı mektubu bir hamlede almıştı. En az kızı kadar heyecan doluydu. Zarfın üzerinde
Refik’in adı yazıyordu… Postacı vedalaşıp ayrılırken Müzeyyen Hanım, büyük bir
heyecanla konutun içine yönelmişti.
Ardında mumya gibi kalan Muhsin ise bir süre sonra başını yere eğip küçük adımlarla bostana yönelmişti. Kapıda Raif Bey görünmüştü. Temiz ve düzenli kıyafeti, özenle kesilmiş bıyıklarıyla iyi aile reisi havası veriyordu. Müzik adamıydı. Aynı zamanda duygu adamıydı. Her gelip gidişinde Muhsin’in yüzündeki ve bakışındaki hüznü fark etmemesi mümkün müydü? Başını iki yana sallayarak çıkıp giderken hüzzam şarkısından bir çift satır mırıldanıyordu:

“Ah evladım ah. Senin dünyan görebildiklerinden ibaret. Oysa asıl gerçekler göremediklerinde, öğrenemediklerinde saklı!”SY.300

YÜZ ON DÖRDÜNCÜ PAYLAŞIM.

Muhsin de kendisine şefkatle ve insancıl tavırlarla yaklaşan adama saygı ve hürmette kusur etmiyordu. Ani bir hamle ile koşarak kapıyı sonuna kadar açmıştı.

Delikanlının teselliye ihtiyacı vardı. Nilüfer şimdi sandalyesinin üzerinde adeta nişanlısıyla sohbet edercesine tek tek mektubun satırlarını okuyordu.

Gözlerini delikanlının yüzünde gezdirdi.

“Muhsin evladım, aşık insanlar yorgun, köhne gecenin ayazında bile düş kurarlar. Sevdalı başlarıyla uzun yolculuğa çıkarlar. Biliyor musun, bilmek sorudur lakin sevgi ise bu soruların karşılığını bulduğu cevaptır. Bu soruların cevabını bulamayan aşıkların ağırlaşan kirpiklerinde hüzünler filizlenir. Tıpkı senin gibi, tıpkı bir vakitler benim gibi… Yalnız sevdalar tutkunun ve terk edilişin hıncıyla yanar, sonsuza kadar yanar. Kurmayı öğrendiği hayaller onun sığındığı felaket yuvası olur. Çünkü, hayali asla gerçekleşmeyecek kadar hayalidir… Bedeni bitip tükeninceye kadar…”

Adam bir adım daha atmıştı ki Muhsin yalvarırcasına söylendi:

“Efendim adeta duyguları, mihnetleri, insanın aklından geçenleri okuyorsunuz. Sizin her sözünüz içimdeki buhran alevini küçültüyor. Dinginleştiriyor. Beni insan yerine koyup insanca davranıyorsunuz. Rabbime elimi açıp size en güzel duaları ediyorum. Seyit Efendim vefat ettikten sonra kendimi bir eşya gibi hissetmeye başlamıştım. Size minnettarım”

Delikanlının her bir kelimesi adamı mest etmişti. Sanatkâr ruhu depreşmişti. Duygu dolu gözleri ıslanmıştı.

“Evladım, mazideki solgun çocukluğundan bir türlü sıyrılamamanın acısını bilirim. Bir yas tutar gibi o ezikliği hücrelerinde saklı tutuyorsun. Kendini o geçmişteki yorgun ve puslu günlerde arama… Muhterem Munis Bey sana çok güveniyor. Küçük hanımefendinin güzelliği başkası için, nezaketi sevdiği için, hisleri nişanlısı için, beklentisi de yine kendi geleceği için… Unutma herkes kendi hayatını yaşar. Sen de hayatını güzel yaşamasını öğren. Müzeyyen Hanım’ın ve Munis Bey’in biricik evlatlarının mutluluğu her şey den çok önemli. Unutma…”

Ses tonu alçalan delikanlı gülümseyerek, “Efendim unutmam. Ellerinizden öpüyorum”

Adam bastonunu sürüyerek fiyakalı yürüyerek faytona bindi ve uzaklaştı…

Zayıf, uzun burunlu faytoncu boşboğaz birisiydi. Yaşından dolayı müşterileri gelişigüzel cümleler kurmasına izin veriyorlardı. Yol boyunca canları sıkılmasın diye adamla sohbet etmeyi yeğliyorlardı. Raif Bey de onlardan biriydi. Kapıda biraz kalan Raif Bey’in, Muhsin ile hoşsohbetinden alınmıştı. Bir eve köle olarak gelen birisiyle asil, saygıdeğer ve muhit sahibi bir insan nasıl muhatap olabiliyordu?

“Efendim, gördüğünüz gibi iyiliğin karşılığı bu oluyor. Yazık”

Raif Bey her zamanki zarafetle gülüşüyle sordu:

“Ne demek istediğini anlamadım?”

Elindeki kırbacı atın sırtında patlatan adam, “Şu konutun hizmetçisi delikanlıdan bahsediyorum”

“Ha tamam. Ne olmuş?”

“Efendim, ne olacak onu azarlarken gördüm. Hiç de terbiyeli ve adabını bilen birisi değil”

Raif Bey’in kaşları yay gibi olmuştu.

“Açık konuşur musun? Neyi kastettiğini hala anlayamadım”

“Efendim benim vazifem değil. Ancak haddimi aşarak söylemeliyim ki, bu delikanlı yediği kabı pisliyor”

Raif Bey’in ağzı açık kalmıştı.

“Yahu Selim Efendi şu ağzında yuvarladığın baklayı artık çıkarır mısın? Bilmediğimiz kötü bir şey varsa bilgimiz olsun”

“Efendim diyorum ki başka yerlerde köleleri hayvan gibi kullanıyorlar. Benim ecnebi müşterilerim var. Onlar anlatıyor. Rusya’da köleleri karda çırılçıplak gezdiriyorlarmış. Kırbaçla dövüp, kızgın demirle işkence yapıyorlarmış. Kadınlara yapmadıkları zulüm yokmuş. Delikanlıları tarlalarda, inşaatlarda, yol açma çalışmalarında öldüresiye çalıştırıyorlarmış. Zayıf düşenleri de açtıkları çukurlara atıyorlarmış”

“İyi de bu anlattıklarının o delikanlı ile ne bağlantısı var?”

Yüzünü yoldan çevirerek adama bakmaya çalışan faytoncu, “Biliyorsunuz o bir köle. Munis Bey, merhametli bir insan. Köle tüccarlarının elinden satın alıp getirmiş. Evine, en mahrem yuvasına almış. Lakin işittiklerime göre bu ahlaksız kızına karşı kötü niyet besliyormuş!”

Raif Bey aniden sinirlenmişti.SY.302

YÜZ ON BEŞİNCİ PAYLAŞIM:

“Yaşını başını almış bir adamsın. Bu sözler sana yakışıyor mu? Kalbi selimden asla ayrılmamalısın.”

Adam boş bulunup sarf ettiği sözler yüzünden azar işitince süt dökmüş kedi gibi içine çekilmişti

“Şey efendim dedikoducuları biliyorsunuz. Zavallı çocukla ilgili ağıza alınmayacak şeyler anlatıyorlar. Kâhya Seyit Efendi’nin vefatından sonra nereden geldiğini unuttuğu söyleniyor”

 Fayton Raif Bey’in evine yaklaşmıştı. Yerinde hafif doğrularak adamın oturduğu koltuğun sırtına elini koydu. 

“Selim Efendi bir insan hakkında olmadık iftiraları konuşmak vebal almaktır. Birisi delikanlı, diğeri genç kız. Birisi evin hizmetini gören bir delikanlı, diğeri ise konutun küçük hanımefendisi. Aralarında kocaman dağlar var. Böyle bir yalan niçin uydurulur? Hem öyle bir şey olsa Raif o delikanlıyı bir gün dahi olsa konutta bulundurur mu? Yazık”

Faytonu kenarı çeken adam bozulan Raif Bey’e bakmaya utanıyordu. Uzattığı parayı alırken, zoraki gülümsemişti…

Nezaketli anlayışlı ve iyi bir insan olan Raif Bey, zavallı, garip ve yalnız delikanlı Muhsin için endişelenmişti. Seyit Efendi’den sonra koca konutun onun hizmetine kalması belki birilerini rahatsız etmişti. Yerine göz diken ayak takımı olabilirdi. Bu yüzden dedikodu yaymak istiyor olabilirlerdi…

Musikişinas bir adamın duygu yoğunluğu diğer insanlardan daha farklı oluyordu. Esaretin, tutsaklığın ne kadar büyük bir zulüm olduğunu biliyordu. Aşk ve duygu tutsaklığının insanı yiyip bitirdiğine şahitlik etmişti. Bestelerinde bu duyguyu notalara dökerek ifade etmeye çalışıyordu. Muhsin’in, sevdalı bir genç olarak kendini ifade etmesinin ne kadar zor olduğunu iyi anlayabiliyordu. Esaretin tutsaklığından kurtulabilmek için insanlara ulaşabilmek için çırpındığını fark etmişti. Dünyada dikiş tutturabilmek için uğraşırken, her şeyini kaybedebileceğini biliyordu. Ona babalık yapan görmüş geçirmiş Seyit Efendi’den aldıklarıyla bir yere kadar gelmişti. Acaba bundan sonrası ne olacaktı? Geçmişte yaşadığı kölelikten kalan izler, ruhunda kök salan ezilmişlik hali bir varlık olduğu duygusuna ket vuruyordu. Tüm bunlara rağmen karşı koyamadığı büyük aşkı ne olacaktı?

 “Ah şu şarkılar ve şiirler her birisi sevinç, hüzün, acı, yas, ağıt yüklü… Meğer musiki ve şiir yaşayan varlıkmış… Ruhların ölümsüzlüğe kavuştuğu mekanlarmış”

Raif Bey, müzisyen olmanın keyfi ve ayrıcalığını yaşarken insanların hüzünlerine ve sevinçlerine ortak olmanın da ne kadar büyük bir vazife olduğunu düşündü.

Konutun ikinci katının ahşap penceresinin pervazı kırmızı renkli ve küçük yapraklı narin çiçeklerle bezeliydi. Müzeyyen Hanım, adet üzere evinde evlilik çağında bir genç kız olduğunu hissettirmek için özellikle kırmızı renkli çiçeklerle süslemişti. Yoldan gelip geçen delikanlılar sözlerine ve adabına dikkat etmek zorunda kalıyordu.

Nilüfer, ön tarafa bakan pencere kenarındaki kanepede oturup yoldan gelip geçenleri gizlice izlemeyi çocukluğundan bu yana seviyordu. Faytonlar, parlak sarı ve siyah yeleli atlar, bastonlu tertemiz kıyafetli yaşlılar, parlak renkli elbiseli ve çarşaflı kadınlar gelip geçiyordu.

Köylüler de bostanlarından topladıkları sebzeleri sırtlarındaki sepetlerle taşıyordu. Sarı çiçeklerle donatılmış konutların önünden geçerken çığırtkanlık yapmaları yasaktı. Çünkü o evde bir hasta olduğunu anlıyordu. Bu kuralı ihlal etmesi halinde bir daha o semtte dolaşıp sebzesini, meyvesini satmasına asla izin verilmiyordu. Bu yüzden pencereleri süsleyen çiçeklere çok dikkat ediyorlardı.

Genç kız elinden düşürmediği mektubun satırlarını defalarca okuyordu. Her kelimesini telaffuz ediyor ve içerisinde gizli anlamları bulmaya çalışıyordu. Yüreği yerinden çıkacak gibi çarpıyordu. Gözleri alev gibi parlıyordu.

Hele o ilk cümlesi yok muydu?

“Seni ilk görüşte sevdim. Oysa önceden dünyada hiç kimse beni kati suretle kendisine mahkûm edemez, diye düşünüyordum. Kendime olan güvenim seni gördükten sonra kayboldu. Her şeyimle sana bağlandım. En çok korktuğum şey olan inatçılığın ve buyurganlığın sana nasıl yakıştığını beni nasıl etkisi altına aldığını hasretinle yaşadığım şu günlerde daha iyi hissediyorum”

Nilüfer, birbiri ardına hayallerle süslü hülyalara dalmıştı. Kırsallıktan uzanan kekik kokusuyla mest olmuştu. İlk kez âşık olmuştu. Yaşadığı her gün bir sevgiydi. Diğer elini uzatıp bir top çiçeği okşadı. Hepsini tek tek öperek büyütmüştü. Şimdi onların kokusu ve heyecan veren güzellikleriyle gönlünü avutuyordu. Tertemiz sıcak havada güneş ışıkları odayı ısıtıyordu. Serinlik kaybolmuştu. Uzun kirpiklerinin süslediği göz kapakları usul usul kapanıyordu. Bedenine bir yorgunluk çökmüştü. Karşı koyamadı. Mektubu pencere kenarına bıraktı. Ardından uykuya geçti…

Sessiz geceleri arzularının peşinde geçiriyordu. Sırtüstü uyurken yüzü kır çiçeği gibi gülümsüyordu. Derin uykuya geçer geçmez sağa sola doğru dönmeye başladı. Sayıklıyordu. Bu korkunç sayıklama uykusu boyunca devam etmişti. Rüya, kâbus ve hayal arasında adeta sarsılıp durmuştu. Bedeni, gördüğü korkunç rüyanın etkisine fazla direnememişti. Başını sağa sola çevirdikten sonra aniden gözlerini araladı. Alnından ve sırtından ter boşalıyordu. Birkaç saniye öylece kalakaldı…

Bu sırada ahşap merdivendeki sesi duydu. Kapıyı vuran annesiydi. Kadıncağız içeri girer girmez kızının beyaz yüzünü görünce heyecanlanmıştı. Yanına varır varmaz iyi olup olmadığını sordu. Kızının hastalandığını zannetmişti. SY.304

YÜZ ON ALTINCI PAYLAŞIM:

Bu sırada başını annesinin omzuna bırakır bırakmaz ağlamaya başladı. Kadın da şefkatle iki eliyle saçlarını okşadı.

“Ne oldu yavrum?”

Geri çekilen genç kızın yüzü ıslanmıştı.

“Anne sen gelmeden önce uykuya dalmıştım. Ancak çok kötü bir kabusla uyandım.”

Her zamanki vakur haliyle kızının yanına oturan annesi gördüklerini anlatmasını istedi.

“Güneşli ve güzel bir havada Refik ile kayıkla gezintiye çıkmışız. Gökyüzü masmavi ve güneş ışıkları çok parlak. Ancak bir süre sonra aniden ne oluyorsa koca deniz sıcak koyu bir hale bürünüyor. Kayıkla birlikte hepimiz adeta karanlığa gömülüyoruz” Yürek atışı devam eden kız durup biraz nefeslendi. Sonra yeniden devam etti:

“Kayığımız dalgalarla boğuşurken bu arada yanımıza bizim kayığımızdan biraz daha büyük bir kayık yaklaşıyor. İçerisinde de adamlar var. Bize yardıma geldiklerini sanıyorken aniden tabancalarını çıkarıp kayığımıza ateş açıyorlar. Bu sırada da çirkin suratlarıyla kahkaha atıyorlar. Ben de çığlık atarak Refik’e sarılıyorum. Bir süre sonra da kayığımız su almaya başlıyor… Sonrasında ter kan uyandım”

Kızının alnındaki teri beyaz ipek mendiliyle silen annesi iki elini sımsıkı tuttu.

Dudakları kıpırdıyordu. Dua okumaya başlamıştı.

Bu sırada kızının elini öpen annesi, “Yavrum böyle kâbusları çocukluğumdan bu yana ben de görüyorum. Ancak dualarımız bizi koruyor. Yaradan’a sığınacağız. Hem bak Refik mektubunda yakında geleceğini söylüyor. İnşallah düğününü yapacağız. Senin mürüvvetini göreceğiz. Yavrum kendini üzme. Duanı yap. Allah dualı ağızları sever. Hiçbir duayı geri çevirmez. Yeter ki gönülden iste”

Tam bu sırada aklına mektup geldi. Kanepenin her bir tarafını eliyle ve gözüyle yokladı ancak bulamadı. Pencere kenarına bıraktığını hatırladı. Ancak orada da yoktu…

Zaman zaman esintisiyle camı kıpırdatan rüzgârın alıp gittiğini düşündü. Uzanıp yola baktı, nafile. Mektubu göremedi…

Üzüldü ancak yapacak bir şey yoktu… İki elini göğsünün üzerinde kenetledi:

“Ah rüzgâr. Sende zaman gibisin. Götürdüğünü bir daha geri getirmiyorsun. Çok acımasızsın”

Diye feveran etti. Yüreğindeki sıkıntı ateş topuna dönüşmüştü.

“Ah keşke Refik yanımda olsaydı”

YİRMİ BEŞ

Son zamanlarda dairenin işleri daha da yoğunlaşmıştı. Birçok cephede sömürgeci güçlerle mücadele veren ordunun ihtiyacını karşılayan giyecek ve yiyecek ile diğer ihtiyaç malzemelerinin sağlıklı şekilde birliklere ulaştırılması için denetimler sıkılaşmıştı.

Devlet zor günler yaşıyordu. Askerin iaşesinin en sağlıklı şekilde sağlanması için sıkı denetim yapılması gerekiyordu. Özellikle güneyde ve Ortadoğu’daki topraklarda yetişen mahsulün sağlıklı şekilde askere ulaştırılması çok hayati bir durum oluşturuyordu.

Özellikle İngilizlerin Şam, Bağdat, Kudüs ve Halep çevresinde akıllarını çeldikleri Şerif Hüseyin’e bağlı Araplarla çete savaşı başlatmaları orduyu düşündürüyordu. Harbiye Nazırı Enver Paşa, Bahriye Nazırı Cemal Paşa’ya 4. Ordu Komutanlığını da teklif etmişti. Bu yüzden Cemal Paşa Haydarpaşa Garı’ndan trenle hareket ederek Suriye’ye ulaşmıştı. Delikanlı gibi heyecanla dopdolu olan Cemal Paşa, askerlere yaptığı coşku dolu nutukta milletin kendilerine çok güvendiğini bu yüzden vazifelendirdiğini anlattı. Aynen şöyle demişti:

“Süveyş Kanalı’na yapacağımız büyük harekât neticesinde iliklerine kadar Mısır’ın kanını emen İngilizleri yok edeceğiz. Orada ya öleceğiz ya Süveyş Kanalı’nı İngilizlerden arındıracağız. Aksi durumda İngilizler ancak ölümüzün üzerine basarak geçebilirler”

Yapılan bu nutuklara rağmen plansız, hazırlıksız ve gelişigüzel düzenlenen Kanal Harekâtı tam anlamıyla başarısızlığa uğramıştı. Hilafet makamına saygıda kusur etmeyen Arapların da büyük gayretleri ve fedakârca çarpışmalarına rağmen ulvi bir amaca hizmet etmek üzere yapılan Kanal Harekâtı tam anlamıyla çökmüştü. Komutanları ve erler günlerce aç kaldılar. Ordu, 600 gram peksimet, hurma ve zeytinden ibaret olan öğünle ayakta kalmaya çalışmıştı.SY.306

YÜZ ON YEDİNCİ PAYLAŞIM:

Oysa umutlar çok büyüktü. İngilizler hezimete uğratılacak, kanal geçilecek ve karşı yakada umutla bekleyen Mısırlılarla buluşulacaktı. Büyük zaferin yüceliği hayallerle uçup gitmişti. Yüzlerce şehit, yüzlerce yaralı yüzlerce kayıp asker…

Osmanlı ordusu içerisinde bulunan Suriyeli ve Filistinli Araplardan firar eden olmamıştı. Hepsi büyük bir kahramanlık örneği göstermiş ve sonuna kadar savaşmıştı. Bu ağır hezimete üzülürken başta komutanları da duygulandırmıştı.

Devlet, ağır hastaydı. Değil ayağa kalkacak elini ayağını oynatacak mecali kalmamıştı. Bir aslan gibi yürürken sağa ve sola düşmemek için dengesini sağlamaya çalışıyordu. Çevresini saran aç kurtlar bir an önce yere yığılmasını bekliyorlardı. Ara sıra da olsa uzuvlarına diş atıp kaçıyorlardı. Her bir darbeye karşı koyan aslan onları yanından uzaklaştırıyordu ancak sürü halinde takipleri devam ediyordu. Ta ki aslan yere devrilip kalıncaya değin …

Munis Bey, daireye ulaşan ticari evraklar üzerinde Samuel Morton ismini arıyordu. Yakaladığı vakit her birini didik didik ediyordu. Onun ve onun gibilerin devletin çökmesinde büyük payı bulunduğunu düşünüyordu. Devletin varlık ve yokluk mücadelesi verdiği bir zamanda onların ticari kaygılarını düşünmeleri, fırsatçılık yapmaları ve devletin imkanlarını heba etmelerini içine sindiremiyordu. Merhum Rahmi komutanının da yardımlarıyla bu istismarcı adama büyük darbe indirmişlerdi. Ancak onun gibi daha niceleri vardı. Devletin zor durumda oluşundan istifade edip, para kazanan, borç vererek servet yapan nice tüccar vardı…

Askerler vatanlarını savunmak için açlıkla, yoklukla, susuzlukla cephelere koşarken bir takım tüccar azınlık ve iş birliği yaptıkları bürokratlar ise kişisel istikballeri peşinde koşuyorlardı. 

Munis Bey, memleketinin her geçen gün nasıl kan kaybettiğine şahitlik ediyordu. Toprak kaybediliyor, borç birikiyor, devlet bürokrasisi zayıflıyordu. Rusların işgali altındaki Anadolu topraklarından ve Balkanlardan insan akını dinmek bilmiyordu. Binlerce perişan insan yollara düşmüştü. Yollar adeta onların evleri olmuştu!…

Önünden eksik olmayan evraklarla boğuşan Munis Bey ve büro arkadaşı Süleyman Bey fırsat buldukça bahçeye çıkarak gezinti yapıyorlardı. Dertleşiyor, üzüntülerini paylaşıyorlardı. Devletin büyük bir buhran içerisinde bulunmasından dolayı kişisel mutlulukları ve sevinçleri uçup gitmişti.

Süleyman Bey de onun gibi devlet terbiyesi almış, vatan hassasiyeti taşıyan bir memurdu. En zorlu görevlerin altından kalkmasını bilmişti. Dairenin yükü artınca Munis Bey ile gece geç vakitlere kadar hatta sabahın ilk ışıklarına kadar çalışıyorlardı. Sıcacık yataklarında uyumayı özlemişlerdi. Vücutları yorgun düşünce dairedeki masa ve sandalyeler uyumaları için hizmet veriyordu.

Oysa her ikisi de devletin üst düzey memurları olmak için nasıl da gayret göstermişlerdi. Vatana hizmet edeceklerdi. Ancak öyle zorlu günlerden geçiliyordu ki hayalleri birer hülyanın peşine takılıp gitmişti. Her ikisinin de sığınakları sıcacık yuvaları, eş ve evlatları olmuştu.

Devletin olduğu gibi kendilerinin de yolları büyük hüsranlar, buhranlar ve yenilgilerden geçiyordu. Gelincikler gibi yürekleri kanıyordu. Toprak kayıpları ve muharebelerdeki kayıplar ruh dünyalarında ve bedenlerinde büyük kırgınlıklara yol açmıştı. Yaşadıkları acılar ve hezimetler birbirlerinin ruh dünyalarını dahi birleştiriyordu. İkisi de yaptıkları çalışmalarla devletin bekası ve ilerlemesi için takdir göreceklerdi. Oysa şimdi devletin darbe almaması için bedenlerini siper ediyorlardı. Ancak nereye kadar? Hırpalanıyor, yaralanıyorlardı. Yine de biricik devletin sendeleyerek yoluna devam eden milletin acı sona doğru yürüyüşünü önleyemiyorlardı. Devletin üzerine habis ur gibi çöken tüccarların, yabancı elçilerin ve devlet düşmanları paslı ve keskinliğini kaybetmiş bıçak gibi sırtlarında taşımak zorunda kalıyorlardı. Geceler çok uzamıştı. Adeta gece gündüzün gelmemesi için karanlığını daha da korumaya gayret gösteriyordu.

Bahçede sıkça oturdukları masanın çevresine kuruldular. Dert dolu yüzleri hüzün yüklü gözleri ve yorgunluktan tükenmiş bedenleri güneşli günlerin çok uzakta olduğu duygusuyla yüklüydü…

Çirkin sesli kargaların çığlıklarını dahi duymuyorlardı. Ağaç dalından iner inmez yerdeki kırıntılara saldırıyorlardı. Munis Bey gülümseyerek eliyle onları gösterdi.

“Süleyman görüyor musun? Hayat ne kadar garip. Şu gördüğün kargalar çirkin ve itici olmaları hasebiyle istenmezler. İnsanların dikkatini çekmezler. Öylece emin şekilde yaşar giderler. Oysa o güzelim rengarenk küçük kanatlı kanarya gibi kuşlar insanlar tarafından çok sevilirler. Bu yüzden yakalanarak kafese konurlar Ömürlerini kafeste geçirirler. Sevilmenin iyi olduğunu sanırız ancak böyle yürek burkan yönleri de var. Aynı bizim güzelim ülkemiz gibi. Dünyanın en güzel topraklarına sahibiz. Ancak ne bu toprakların keyfini sürebiliyoruz, ne güzelliklerini yaşıyoruz. Ancak korumak için canımızla, kanımızla mücadele veriyoruz. Değil mi?”

Arkadaşını dikkatlice dinleyen adam sessizlik sonrası araya girerek.

“Ah Munis ne kadar güzel söyledin. Neyin hayırlı neyin şer olduğunu Rabbimiz biliyor. Bu yüzden elimizdeki her şeyin kıymetini bilmeliyiz. Lakin görüyoruz ki bilememişiz. Şu yaşadığımız acılara bakar mısın?”

“Ne yaparsın şiddetin zaferi en fazla yumruk atmaktır. Geçmişte biz yumruk atarak zaferler elde ettik. Şimdi atılan yumruklardan korunmaya çalışıyoruz”

Süleyman Bey ile iyi anlaşıyordu. Birbirleriyle o kadar çok vakit geçiriyorlardı ki düşünceleri, duyguları, akıllarından geçirdikleri benzer hale gelmişti.

“Munis güzel düşüncelerinle beni duygulandırdın. Bulgaristan’dan, Yunanistan’dan canlarını kurtarmak için kopup gelen insanları görünce yurtsuzluğun ne acı olduğunu düşünmeden edemiyorum”

Yüzüne acı bir gülümseme düşen Munis Bey, “Ah, ah geçmişin ve hatıraların kaybolması kadar vahim ne olabilir ki? İnsan aklını yitiriyor”

Munis Bey, iki gün olmuştu. Evine gidememişti. Eşini, kızını özlemişti. Baba yadigarı Seyit Efendi’nin vefatından sonra evin ağır yükü Muhsin’in sırtına binmişti. Daha çok yoruluyordu. Muhsin Bey, delikanlıya güveniyordu. Onun geldiği günden bu yana fena bir davranışına şahit olmamıştı. Eşi ve kızı da kendisinden memnundu. 

Akşam olmasını büyük sabırsızlıkla bekliyordu. Yandan çarklı vapuruyla boğazın muhteşem güzelliğini izleyerek evine gitmeyi çok seviyordu. Kahverengi, pembe, mavi rengarenk konutların, köşklerin ve yalıların süslediği güzel İstanbul insana yaşama sevinci veriyordu Kıyı şeridinden uzaktaki yükseltilerde de tepesinde yırtıcı kuşların kanat çırptığı nefis manzaraya sahip olan serin rüzgarların okşadığı koru ve ormanlar uzanıyordu … Yeryüzüne yayılan mavi deniz, odun parçası gibi salınan kayıklar, boy boy ağaçların kümelendiği ormanlar, kuş yuvası gibi sıralanan ahşap evler, martılar, köpük saçan vapurlar…sy.308

YÜZ ON SEKİZİNCİ PAYLAŞIM:

Munis Bey ayağa kalkarken elini arkadaşının eline bıraktı:

“Ah Süleyman şu İstanbul’un emsali var mı? Dünyada cenneti yaşıyor gibiyiz. Allah’ım ülkemizi, milletimizi korusun. Bu güzelim topraklar elimizden çıkarsa nasıl yaşarız?

“Munis ağzından yel alsın. Allah’ın izniyle Peygamberimizin müjdelediği bu mukaddes toprak ilelebet bizim kalacaktır. Hiç merak etme”

“Âmin inşallah”

Munis Bey konuta döndüğünde tüm yorgunluğu uçup gidiyordu. Kapıyı açan Muhsin açmıştı. Muhsin gözüne boylu, poslu ve yiğit bir adam gibi görünmüştü.

Çantasını onun eline uzattığı sırada gülümsedi:

“Muhsin evladım maşallah sen de kocaman adam oldun”

Uzanarak adamın elini öpmek isteyen delikanlının gayreti boşa çıkmıştı.

“Aman evladım. Yapma böyle” diyen Munis Bey elini geri çekmişti. Delikanlının gülümsemesi aniden kayboldu.

Başını konuta doğru çevirdi.

“Efendim Veysi Bey sizi bahçedeki kameriyede bekliyor”

“Ah öyle mi?”

Çarçabuk toparlanan adam bahçenin derinliğine doğru yürüdü.

Adam onu görür görmez istifini bozdu ve saygıyla selamladı.

“Veysi Bey hoş gelmişsiniz”

“Hoş bulduk Munis Bey”

Birbirlerine sarılan iki arkadaş daha sonra sandalyeye oturdular. Bu sırada Veysi Bey boynunu bükerek, “Şey mahreminize izinsiz icabet ettiğim için af buyurunuz. Efendim evladım Refik önümüzdeki hafta inşallah burada olacak. Bu yüzden düğünü konuşalım. Hazırlıklarımızı yapalım. Tüm arzum bundan ibarettir”

Biraz sonra yüzü görünecek şekilde başını örtüyle kapatan Müzeyyen Hanım da birkaç mesafe adım atıp yanlarına yaklaşmıştı.

“Munis Bey hoş geldiniz”

Gülümseyen adam arkadaşına dönerek, “Görüyorsun değil mi birbirimizi birkaç gündür göremiyoruz. Malumunuz devletimizin bekçiliğini yapmak kola iş değil”

Dudağını büken Veysi Bey başıyla tastık etti.

“Hoş bulduk Müzeyyen Hanım. Veysi Bey ile düğün işini konuşalım. İnşallah hayırlara vesile olsun”

Kadın da mutlu şekilde gülümseyerek, “İnşallah efendim” dedi ve müsaade istedi. İki kadim arkadaş kısa süre içerisinde koyu bir sohbete tutuşmuştu. Düğün hazırlığı bahane gibiydi…

Veysi Bey yarım asırlık dostu olan Munis Bey ile sohbet etmeye bayılıyordu. Onun karşısındakini dinlemesi, düşünceli davranması, naif, nezaketli ve sabırlı bir kişiliğe sahip olmasından etkileniyordu. Muhsin önlerindeki masaya getirip iki fincan bıraktı. Ardından cezvedeki kahveyi dikkatle doldurdu. Yüzü solgun delikanlının yüzündeki ekşi duruş dikkatlerini dikkatlerini çekmişti. Munis Bey de merak etmişti.

“Evladım niçin öyle mutsuz görünüyorsun? Hasta mısın?”

Munis Bey’in açık tavrından cesaret alan Veysi Bey de meraklanmıştı.

“Ya evet evladım niçin öyle bitkin görünüyorsun. Bir sıkıntın mı var?”

Gözlerini adamların yüzünden kaçıran delikanlı utanmıştı.

“Fincanın içindeki kahvenin köpüğüne kilitlendi.

“Yok efendim. İyiyim. Belki öyle görünüyorum”

Munis Bey, “Ah evladım biliyorum niçin üzgün olduğunu…”

Bu sırada delikanlının eli ayağı titremeye başlamıştı. Göz bebekleri irileşmişti.

Alnını ter basmıştı.

“Evimizin bereketi, nuru, güzelliği gitti. Biliyorum sen de onu çok seviyordun. Ne yaparsın? Ah, ölenle ölünmüyor”

Bu sırada çenesindeki sakal kıpırdayan Veysi Bey yerinden kıpırdayarak, “Ya efendim ne kadar haklısınız. Şey merhumun ve tüm ölmüşlerimizin ruhuna Fatiha okuyalım”

Bu sırada camın perdesini kendisine siper yapan Nilüfer de onları izliyordu. Babası ile Veysi Bey’in delikanlı ile ne konuştuklarını merak etmişti. Muhsin’e olan sevgisi bambaşkaydı. Onu gerçek bir kardeşi olarak benimsemişti. Ancak delikanlı genç kıza bu duyguyu doyasıya yaşatma imkânı bırakmamıştı. Yanlış anlamasından korkuyordu. Bu yüzden istemeyerek de olsa aralarında kalın bir mesafe koymuştu. Hele onu bir köle olarak asla görmemişti. Ona bakışlarındaki sevgiyi doyasıya yaşamak istemişti. Bir insan olarak, bir kardeşi olarak…

Ancak yaşamın gerçekleri bambaşkaydı…

Hem kendisine hem zavallı delikanlıya onarılmaz tahribatlarda bulunabilirdi. Telafisi olmayan zararlara sebep olabilirdi. Annesini, babasını her şeyini kaybedebilirdi. Annesinden de aldığı terbiyeyle davranışlarını kontrollü sürdürüyordu. Hiçbir zaman duygularının, coşkun hislerin, zamansız arzuların onu teslim almasına izin vermiyordu. Zaten Refik ile nişanlandıktan sonra tüm dünyası nişanlısından ibaretti… Şimdi büyük bir sabırsızlıkla düğün gününü bekliyordu. İlelebet mutlu olacağı eşine ve yuvasına kavuşacaktı…

Muhsin masadaki boş bardakları ve tabakları alarak yanlarından ayrıldı. Bir süre sonra ikili arasında memleketin sorunları konuşuluyordu.

Mevzu dönüp dolaşıp ülkeyi yabancı elçilerle birlikte sömüren bankerlere ve tüccarlara gelmişti.

Semtteki gayrimüslimlerle de yakın dostluğu bulunan Veysi Bey, özellikle son zamanlarda bankerlerin devlet yöneticilerini ve paşaları borçlandırmasına değinmişti. Bankerlerin borç para verdiği bu kişilerin ülke menfaatlerinin aleyhine davrandıklarını söylemişti. Munis Bey de bu yöndeki gelişmelerden haberdardı. O da konuyu nefret ettiği Samuel Morton’a getirmişti. Yaşadıklarını ve olup biten her şeyi onunla paylaşmıştı.

Veysi Bey, ketum bir memur olan Munis Bey’in bu kadar açık konuşmasına şaşırmıştı. İlk kez böyle savunmasız ve sakınmasız sözler sarf etmişti. Çok şaşırdı.SY.310

YÜZ ON DOKUZUNCU PAYLAŞIM:

Kahvesinden bir yudum aldı.

“Munis, biliyorsun Selvi ağaçları vardır bir de meyve ağaçları vardır. Koca Osmanlı bir meyve ağacıydı. İri ve lezzetli meyvelerin dalında büyüdüğü meyve ağacıydı. İnsan meyve ağacına kıyar mı? Meyve ağacını gözü gibi sakınmaz mı? Biz de öylesine seviyoruz. Lakin son zamanlarda meyve vermez oldu. Alınan meyveler de yurt dışına kaçırılıyor”

Adam bankerler aracılığıyla yurt dışına kaçırılan paralardan bahsetmişti. Bu durumun ülkenin ekonomisine büyük balta vuruyordu. Ülke askerine verecek maaş bulamıyordu. Kıyafet, yiyecek, içecek zaten kıttı!…

Elini adamın elinin üzerine bırakan Munis Bey yine ciddi tavır takınmıştı.

“Veysi maalesef vaziyet iyi değil. Hani uykumuza geçmeden önce umutla yarını beklerdik. Taze ve mutlu bir gün olacağı temennisiyle. Kaybedilen topraklar, yokluk ve sefalet, karışıklıklar, ayaklanmalar bizi üzüntüye gark ediyor. Hepimizin acısın ve üzüntüsü ortaktı. Oysa şimdi öyle mi? Koca paşalar istikballerinin peşinde koşuyorlar. Birisi diğerinin başarıya ulaşmaması için memlekete ziyan işler yapıyor. Cephelerde bile böyle şeyler yaşandığını işitiyorum. Böyle olmamalı”

“Haklısın. İstikbal memleket istiklalinin önüne geçmişse işimiz çok zor”

“Değil mi? Koca Osmanlı gamdan, kasavetten öylesine ağırlaştı ki… Kanatları zayıflıktan vücudunu çekemeyen bir kuşa döndü. Osmanlı sanki yok oluşunu bir haşereyi dürter gibi dürtüyor. Israrla üzerine gidiyor”

Esenlik bir rüzgârın yüzlerini okşamasıyla rahatlayan iki arkadaş bir süre suskun kaldılar.

Derin bir nefes alıp vererek göğsünü saran kasavetten kurtulan Munis Bey adamı rahatlatmak istemişti.

“Veysi sabırlı davranalım ve müsterih olalım. İnşallah ülkemizin üzerinde dolaşan her türlü melanetle baş edeceğiz”

Adam da bu temenniye katılmıştı. Sohbet dönüp dolaşın düğün törenine gelmişti. 

Bu sırada yanlarına Nilüfer ve Müzeyyen Hanım gelmişti. Her ikisi de ayağa kalkarak güler yüzle karşıladılar. Nilüfer babasına hırkasını verdi. Adam üzerindeki kalın cübbeyi çıkardıktan sonra hırkasını giyindi. Bu arada kızı da masayı pişirdiği kurabiye ve şerbet dolu bardaklarla donattı.

Rüzgârın hoş esintisiyle kenarları işlemeli örtüsü kıpırdayan güzel Nilüfer’in dudağına adeta tebessüm yapışmıştı. Yüzünü okşayan hoş esintiyle rahatlamıştı. Huzur doluydu.

Veysi Bey de kendisine gösterilen ilgiyle birlikte şımarmıştı. Nilüfer’e hayır dualarında bulundu. Adamın ağzından dökülen güzel sözler yalnız genç kızı değil anne ve babasını da etkilemişti.

Adam adeta ağzı dualı bir imam hatip gibi konuşuyordu:

“İnşallah evladım Refik de sağ salim döndüğünde Rabbimizin emrettiği ibadeti yerine getireceğiz. Sizin huzurunuz ve mutluluğunuz bizim de mutluluğumuzdur. Allah güzel ömürler nasip etsin”

Güzel temennilerin ardından anne ile kızı ayrılırken iki arkadaş yeniden düğün ile ilgili sohbete koyulmuştu.

YİRMİALTI

Konutta sabahın parlak ışıklarıyla kıpırdayan dallar arasına serinliğin çöktüğü ağaçların kovuğundaki kuşlar adeta şarkı söylüyordu. Güneşe doğru büyüyen ve serpilen çiçeklerin rengi daha bir koyu ve daha bir göze hoş geliyordu. Çiçeklerden adeta sevdasını kokluyordu. İnce dalları zarif bir gülü tutan genç bir kızın parmaklarını andırıyordu. Sevdası, ümidi, neşesi çiçeklerin top top yapraklarında birikmişti.

Nilüfer, rüzgârın hoş esintisinin içeriye daldığı camın kenarında, yatağına uzanmış vaziyette kalbinin sesini dinliyordu. Ruhu ayrı bir huzur doluydu. Her gece sabahın yeni bir umutlu doğmasını beklerken nihayet o gün gelmişti. Umudu gerçeğe dönüşmüştü. Sevgili nişanlısı Refik bugün konutlarına ziyarete gelecekti. Mürekkebinden damlayarak mektubun sayfalarını süsleyen o güzel sözleri bizzat kulağıyla işitecekti. Her genç kız gibi dilinden düşen güzel sözleri paylaştığı çiçekleri sayesinde teselli bulmuştu. Mektupta okuduğu her bir aşk cümlesi indiği kalbinde filizlenerek adeta bir gül bahçesine dönüşüyordu. Kalbi ve duyguları Nilüfer’e bu dayanılması zor arzu yüklü istikamette yol arkadaşlığı yapıyordu. Tökezlediğinde koluna giriyorlar, yorulduğunda taşıyorlar, ümitsizliğe kapıldığında duygularına tercümen oluyorlardı…

Nilüfer, kapısının tıklanmasıyla kendine gelmişti. Annesiydi. İçeri girer girmez kızının yanına vardı. Elini tuttu ve saçını okşadı.

“Kızım hadi hazırlan. Birazdan nişanlın gelecek. Siz bahçede sohbet ederken ben de annesi Müberra Hanım ile sohbet ederken düğün hazırlıklarımıza son şeklini veririz.

Gülümseyen Nilüfer, “Anneciğim çok heyecanlıyım. Bir o kadar da çok mutluyum”

Kızının elini sımsıkı tutan Müzeyyen Hanım, “Hadi kızım bu kadar uyku yeter. Şimdi hazırlan” dedi. Ayaklanmıştı ki kızını uyaran kadın, “Sakın kendini bırakma. Erkek milleti şımarır. Sonra ne yapacağı belli olmaz. Ciddi, vakur ve disiplinli görün. Ancak fazla da sıkıcı durma”

Genç kız da annesinin kolunu hafif iterek “Anne mürebbiye gibi konuşuyorsun” deyince kadın sesli şekilde gülmeye başlamıştı.

Nilüfer, başına pembe ipek bir tül geçirmişti. Üzerimdeki ipek entarisi de pembe iri gül deseniyle kaplıydı. Tamamen gül kokuyordu. Annesiyle bahçeye çıkar çıkmaz onu gören Muhsin az kalsın elindeki kirli su dolu kovayı yere düşürecekti. Aklı başından gitmişti. Genç kız delikanlının bu bakışından utanmıştı. Ancak ayağından itibaren küçümseyici bir bakış attı. Ardından burnunu kaldırarak kapıya doğru ilerledi. Ardından gelen Müzeyyen Hanım da heyecan doluydu.

“Muhsin aferin bahçeyi iyi temizlemişsin. Bostandaki otları temizlemişsin, çiçeklere ve ağaçlara su vermişsin. Hareketli ve parlak renkli görünüyorlar. Kameriyedeki masaların örtülerini de serebilirsin. Pırıl pırıl temiz ve düzenli olsun. Sakın bir kusur bulmasınlar. Üzülürüm”

Başını öne eğen delikanlı, “Efendim merak etmeyiniz. Elimden gelen her şeyi yapacağım. Nilüfer Hanımı ve sizi mahcup etmeyeceğim. Beyefendi’nin her arzusunu en iyi şekilde yerine getireceğim”

Eliyle onu selamlar gibi onaylayan kadın sonra kızıyla kapıya yöneldi. Vakit gelmişti.

Birkaç dakika geçti geçmedi kapı tokmağının sesi duyuldu. Nilüfer bir an elini kalbine götürdü. Nefesi kesilecek gibi oldu. Annesi ona dua okumasını salık vermişti.SY.312

YÜZ YİRMİNCİ PAYLAŞIM:

Aklına gelen tüm duaları okuyordu. Bir süre sonra Müzeyyen Hanım kapıyı aralamıştı.

“Müzeyyen kardeşim” diye şen bir sesle kolunu iki yana açan kadın onun boynuna atıldı. İkisi sarmaş dolaş olurken Nilüfer ile Refik göz göze gelmişti. Gül ile bülbülün buluşması gibiydi. Dünyanın güneşe kavuşması gibiydi. Gülümsediler. Utanan Nilüfer başını yere eğdi. Açık kahverengi ceketinin altındaki açık renkli yeleği ve kravatı teninin rengini yansıtıyordu. Köstekli saatinin zarif işlemeli zinciri belinde salınırken parlıyordu. Müzeyyen Hanım’ın sesi duyuldu:

“Refik evladım hoş geldin. Şükür kavuşturan Rabbime” diyerek delikanlıyı sıcak karşıladı.

Uzanarak elini öpmek isteyince kadın izin vermemişti.

Yolu açar gibi bedenini geri çeken genç kız da uzanarak yakaladığı Müberra Hanım’ın beyaz ve hafif tombul elini öpüp başına götürdü. Kızı kendisine doğru çeken kadın yanaklarından öperek karşılık verdi.

Muhsin de koşar adım birkaç adım mesafe yanlarına yaklaşmıştı. Refik onu görür görmez yüzüne sert bir bakış attı. Huzursuzluğunu belli etmişti. İlk gördüğü gün zaten içi ısınmamıştı. Evde olmasından dahi rahatsızlık duyuyordu. Gururu öne çıkmış ve Muhsin’i yerin dibine batırmak için adeta bilenmişti. Onu nişanlısının olduğu konutta düşünmek bile zoruna gidiyordu. Annesinin onun hakkında güzel sözler sarf etmesi hiç hoşuna gitmemişti. Uzak denizlere açılan gemide yalnızlık doluyken de biricik nişanlısının böyle bir hizmetçi hatta eski esir bir delikanlıyla aynı havayı soluması hiç de kabul edilebilir değildi. Hatta gemide bile evlenir evlenmek bu delikanlıyı attırmak için her şeyi yapmaya yemin etmişti. Her şeye sahip devletin şanlı bir subayı olmasına karşın içinde büyüyen kıskançlık duygusu onu kıskıvrak yakalamıştı. Kıskanması için bir sebep bulunmuyordu. Nihayetinde sokakta bulunup getirilmiş bir eski köleydi. Annesi uzaktan gülümseyerek selamlayıp hatırın sorarken, Refik varlığına bile tahammül edemiyordu.

İki iyi arkadaş kameriyenin bir ucundaki sandalyede, nişanlılar da birkaç metre uzaklıktaki diğer masada oturmuşlardı. Bakışlarıyla birbirlerine olan aşklarını ifade ediyorlardı. Kalplerinde irileşen aşkları bakışlarıyla birbirlerine ulaşıyordu. Görmüş geçirmiş iki kadın onlarla ilgilenmiyormuş gibi sohbete dalmışlardı. Ancak iki kumru gibi birbirlerine yakışan evlatlarını mutlu görmek onları sevindiriyordu.

“Nilüfer biliyor musun şu anı düşündüğüm saatleri söylesem şaşırırsın” Kaşları yay gibi olan genç kızın boyalı pembe dudağı hilal şeklini almıştı.

“Öyle mi?” diyebildi.

“Evet öyle. Sanki bir kuş beni senden alıp ta uzaklara açık denizlere götürdü. Sinirli ve homurtulu iri dalgalarla mücadeleyi kazanan gemimiz kıyıya vardığında gözümü her açtığım vakit ağaçların dallarında çiçeklenmesini, meyvelerin albenili salınmasını göreceğimi düşünüyordum. Esen yel yüzüme dokundukça yanaklarıma nefesinin, soluğunun ulaştığı hissine kapılıyordum. Senin yüzün gözüme düştüğü her anımda içimdeki kavuşma sevinci yeryüzünü aydınlatıyordu. Düşlerimi, hayallerimi, beklentilerimi esen rüzgâra bırakıyordum. Sana ulaştırsın diye…”

Yüreğindeki aşk iyice depreşen Nilüfer büyük bir huzur ve mutluluk dolmuştu. İşittiği sözlerle adeta büyülenmişti.

“Lütfen konuşunuz sizi dikkatle dinliyorum” deyince cesaretlenen delikanlı kelimelerden çiçek demeti oluşturmayı sürdürdü.

“Biliyor musun benim aşkım aşkların en soylusu ve koyusu. Rüyalarımda seninle el ele kol kola kır çiçekleri topluyorduk. Yanak yanağa fısıldaşırken belini kolumda tutuyorum. Aşkımı uçsuz bucaksız çiçek ve ağaçlarla donatılmış bahçelere haykırıyordum. O muhteşem güzelliğe nazire yaparcasına meydan okurcasına haykırıyordum. Benim Nilüferimin güzelliğinin yanında sizin güzelliğiniz sönük kalır, diyordum”

Gülümserken gözlerini delikanlıya yönelten kız bu anın ölümsüzleşmesi dileğinde bulundu.

“Ah efendim dilerim aşkımız ilelebet bu hislerle sürer gider. Size layık bir eş olmak için elimden geleni yapacağım”

“Asıl ben size layık bir koca olabilirsem mutlu olacağım. İnşallah bu büyük aşkımız ve inancımız bizi hep bir arada tutacaktır”

“İnşallah efendim, inşallah”

Bu sırada elindeki tepsi ile masaya yaklaşan Muhsin’i fark ettiler. Nilüfer hafif doğrulurken, bozulan delikanlı kaşlarını çattı.SY.314

YÜZ YİRMİ BİRİNCİ PAYLAŞIM:

“Sırık gibi bekleme de elindeki fincanı ve suyu bırak”

Aniden yüzü asılan Muhsin dondu kaldı. Nilüfer de hiç sesini çıkarmamıştı.

Muhsin, kızın yüzüne bakınca “Refik Bey, Muhsin saygılı bir insandır. Bu yüzden bizim isteklerimize göre davranıyor” diyerek savunmaya çalıştı. 

“Bu ayak takımlarına fazla yüz vermeye gelmez. Onların yarın ne yapacakları belli mi olur!.. Hiç güvenmeyeceksin. Nereden geldikleri bile belli değil!..”

Nilüfer bozulmuştu. İşittiği o güzel sözlerin ardından böylesine bedbaht kelimeler onu yormuştu.

Ayağa kalkar kalkmaz Muhsin’in elindeki tepsiyi aldı.

“Tamam artık senin masamıza gelmene gerek yok. Diğer masaya hizmet et” dedi.

Göz kapakları hafif ıslanan delikanlı ‘emredersiniz’ dedikten sonra çekilip gitti.

Nilüfer’in biraz önce kelebek gibi mutluluk sergileyen yüzü düşmüştü. Yüzü kıpkırmızı olmuştu. Delikanlı gönlünü almak istedi.

“Güzel hanımefendi bu adamlara eski esvap gibi davranacaksın. Sadık olmazlar. Kendilerine yapılan kötülüklerin bedelini iyilik yapanlardan çıkarırlar. Belirli bir yaşa geldikleri vakit atacaksın. Nasıl ki esvapları fakir, fukaraya veriyoruz, bu adamlara da aynı muameleyi yapmalıyız”

Nilüfer ayağa kalkar kalkmaz, “Şey artık annemizin yanına geçelim. Biraz da onları dinleyelim. Hem düğün hazırlığı yapıyorlar” der demez masadan ayrıldı.

Refik de onunla birlikte kalkarken içinden, “Öğrenecek böyle kişilere nasıl davranılması gerektiğini öğrenecek. Saf ve temiz düşünerek kendisine kötülük ettiğini bilemeyecek kadar iyi niyetli” diye konuştu.

Müzeyyen Hanım kızının yüzündeki garip ifadeyi fark etmekte gecikmemişti. Ancak yanındaki sandalyeyi hafif çekerek oturmasını istedi. Refik de masanın karşısındaki annesinin yanına oturmuştu. Bu sırada her zamanki tez canlılığını sergileyen Müberra Hanım, ağzındaki baklayı çıkardı:

“Çocuklar Müzeyyen ile düğünü önümüzdeki hafta yapmaya karar verdik. İnşallah kına gecesinin ardından hemen düğünü yapacağız”

Kadın keyifle gülümserken bakışını çocukların yüzünde gezdirdi. Nilüfer’in de keyfi yerine gelmişti. Refik de neşelenmişti. Müzeyyen Hanım araya girerek, “Akşam Munis geldiğinde kendisine müjdeyi veririm” dedi.

Bu arada bakışını bahçenin çevresinde gezdiren Müzeyyen Hanım Muhsin’i arıyordu. Bu durumu fark eden Nilüfer, kadına göz kırpmıştı. Her ikisi de birkaç saniye bakıştı. Anne, sonra yeniden arkadaşıyla sohbete koyuldu…

Konutun bahçesindeki baraka gibi evin odasına sığınan Muhsin ağlıyordu. Yanağında biriken gözyaşı titreşiyordu. Kendisini dinleyecek ve kederine ortak olacak büyüğü de yoktu. Eline mürekkep ve kalemi almış duygularını kâğıda döküyordu:

“Nil’den yükselen yalnızlık, yoksunluk ve ıstırap yüklü akşamlar İstanbul boğazına ulaşıyor. Issız ovalarda ve yaylalarda biriken nefret dünyada dikiş tutturamayan bir kölenin yüreğinde amansız yaralar açıyor…”

Kâğıda düşen birkaç damla yaş, mürekkebe bulaşınca harfler de mavi damlaya dönüşmüştü.

BÖLÜM YİRMİYEDİ

Vefa Camisi’nin Ağa Kapısı’ndan çıkar çıkmaz hızlı adımlarla yürüyen Vahit, sık sık arkasına dönüp bakıyor yeniden adım adım ilerliyordu. Mercan Yokuşu’na varır varmaz günbatımından sonra binbirtürlü suçun işlendiği, adamların boğazlandığı, her türlü çirkef işlerin yapıldığı metruk sokakların olduğu yöne kıvrılan yola girdi. Sokakların hemen sırtında bitpazarı, yorgancılar, hırdavatçılar ve abacıların kümelendiği dükkanlar bulunuyordu. Bu yüzden semt gündüzleri kalabalık oluyordu. İki üç binayı geçtikten sonra kapısı arada kalan bir eğlence yerine girdi. Köhne, tek katlı ve küçük yerlerde musiki meşk yapılıyordu. İçeri girer girmez kendisini fark eden Mahir elini kaldırdı. Masanın başına varan Vahit, elini dudağına ve başına götürerek selamladı. Keyifle gülümseyen Mahir, gırtlağından ses çıkardı:

“Hadi çek bir sandalye de gel otur”

Önündeki kirli beyaz önlüğüne dayadığı tepsi ile hizmet veren garsona seslendi.

“Hadi bakalım İgor şu masayı her zamanki gibi donat bakalım”

Emektar garson nefes nefese hırlı bir ses çıkararak, “Tamam beyim hemen” dedi ve tezgâha yöneldi.

Masa bir anda yeşillikler ve renk cümbüşü içeceklerle donatılmıştı. Keyifle tabaklara yumuldular. Birkaç dakika geçti geçmedi, Topal Mehdi yanlarında bitmişti.

Sohbet koyulaşmıştı.

Vahit isterik bir vaziyetteydi. Garip sesler çıkarıyordu. Ağlamaklı gülmek arası bir haleti ruhiye sergiliyordu. Kahkahası diğer masalarda sessiz sedasız sohbet eden ayak takımını rahatsız ediyordu. Ancak işyeri sahibi zengin müşterisinin şımarık hareketlerine göz yumuyordu. Hem masanın sahiplerinden birisi de namlı katil Topal Mehdi değil mi? İki ucu pis değnek. Yağlı müşterisini kaybetmek ve Topal Mehdi’nin gazabını üzerine çekmek demek ne demekti!…SY.316

YÜZ YİRMİ İKİNCİ PAYLAŞIM:

Mahir, çakırkeyif vaziyette konuşurken dudağından düşen kelimeler de yamuluyordu. Sandalyesinde doğrularak nutuk çeker gibi bir dörtlük okudu:

Beyim oğlan Paşam oğlan

Sinem yastık taşlar yorgan

İntikam aşkı pek yaman

Kalk gidelim beyim oğlan

Bir saat kadar tıka basa yiyen üç kişi masaya kat kat paralar bıraktıktan sonra çıkıp gitmişlerdi. Sevinçle paralara yumulan İgor arkalarından bolca teşekkür ediyordu…

Şeytanın yoluna girmiş üç kişi emir kulu oldukları adamın huzuruna çıkmak üzere yola koyuldular. Vakit hayli geç olmuştu.

Yürüyerek Galata Köprüsü’ne doğru yöneldiler. Mahir ciddi sözler etmeye başlamıştı.

“Sizi bugün çağırmamın özel bir sebebi var. Anlatayım. Yarın bizim için çok büyük bir gün olacak. Hepimizin hayatından çok büyük güzellikleri alıp götüren iblise hak ettiğini vereceğiz. Sahibimiz Samuel Efendi bizi kabul edecek. Birazdan son emirlerini alacağız. Daha sonra hep birlikte atlarımıza binip cenge çıkacağız”

Topal Mehdi bir adım atıp durmuştu.

“Mahir sen bize yarın intikam günü diyorsun, öyle mi?”

Geri dönüp adama alaycı bakan Mahir, “Anla işte koca Mehdi. Sen ki dağları değirmiş, çağlayanlara meydan okumuş, yılanları deliklerinde avlamış birisin”

Duydukları hoşuna gitmişti.

“Seni uyanık seni. Benim gönlümü hoş etmesini nasıl da biliyorsun. Bu sözler üzerine dünyayı deviririm bilesin”

“Bilmez miyim?”

Delikanlıya bakan Mahir, “Sen ne diyorsun? Öyle değil mi?”

Vahit’in yüzü adeta heykelin yüzüne dönmüştü.

“Hep bugünü bekliyorum. Babamın katiline hesap soracağım günü…”

Mahir, her ikisinin de sırtına vurarak kahkahayı patlatmıştı.

Yıldızlar yanıp sönerken sanki gökyüzü bir şölen ziyafeti veriyordu. Ay ışığı da adeta onların muhteşem gösterisini gülümseyerek izliyordu. Tertemiz esen rüzgâr yaprak, kır, çiçek, balık kokularını yüklenmiş açık pencerelerden içeri sızıyordu. Koyu gölge gibi kıpırdayan ağaçların arasından kuşlar havalanıyordu. Balkonda sandalyesinden muhteşem güzelliği izleyen Samuel, geçmek bilmeyen zaman içerisinde derin düşüncelere doğru yolculuk ediyordu. Eşinin ve oğlunun yüzü geleceği olmuştu. Gözünün önünden hiç gitmiyordu.  Göğsünde irileşen buhran büyük bir kördüğüme dönüşmüştü. Kafasında planlar kuruyor, bozuyor yine yeniden planlar hazırlıyordu. Planın başarıya ulaşması halinde eşinin ve evladının intikamını almış olarak huzura erecekti. Aksi halde masasının çekmecesindeki şişesini hazır bekletiyordu. Yanlarına utanç içerisinde varmak istemiyordu. İşini yapamamış, beceriksiz, her şeyin müsebbibi birisi olarak eşi ve evladı tarafından karşılanacaktı. Aklı düşüncelerle boğuşuyordu. Her türlü ihtimal aklını karıştırıyor ve hesaplarında revize yapmasını gerektiriyordu. Gelincikler arasında yürürken kendisini kimsenin görmesine izin vermemeliydi.

Kapı aralandı ve içeriye Mahir girmişti.

Şımarık bir yamak gibi sırnaşarak balkonun kapısında dikilmişti.

Şişman adam ona sevgi dolu baktı. Gülümsedi…

Baş ve orta parmağında tuttuğu purosunu havada savurarak, “Üçünüz de geldiniz, değil mi?” diye sordu.

“Evet efendim. Dışarıda bekliyorlar”

“Tamam siz sandalyelere geçin oturun. Ben de birazdan geliyorum”

Anında sırtını dönen Mahir, hızlı ve küçük adımlarla kapıya yöneldi.  Bu arada yaşlı adam da küçük abdestini yapmak üzere tuvalete gitmişti. Şeytanla ahbap olmuş üç adam, şeytanın yeryüzündeki yüzü gibi korktukları adamı bekliyorlardı. Nihayet bir süre odadaki küçük bölmenin kapısı aralanmıştı. Adam kendisini görünce göz bebekleri irileşen adamlara gülümsedi.

“Hoş geldiniz”

Adamlar yerlerinde doğrulmuştu. Mahir söze girdi:

“Efendi hazretleri emirlerini buyurduğunuz gibi ilettim”

Hafif başını sallayan adam, “İyi yapmışsın. Sizlere çok mühim bir görev veriyorum. Bu görevin sonunda dünyalığınızı yapacaksınız. Cennete kavuşacaksınız. Paraya her şeye kavuşacaksınız. Yeter ki hakkını verin” diyerek sözlerini sıraladı. Ardından Mahir’e dikkatini çevirdi. Gözünü masanın üzerindeki bir paketin üzerine dikti.SY.318

YÜZ YİRMİ ÜÇÜNCÜ PAYLAŞIM:

“Mahir bunun içinde üç adet silah var. Mermileri de yanında.  

Bu silahları yurt dışından getirttim. İşiniz biter bitmez kaybedeceksiniz. Eğer yakalanırsanız ne yapacağınızı biliyorsunuz. İşinizi bitirdikten sonra paranın asıl kısmını Mahir’den alacaksınız. Yeter ki bu düğümü çözün, beni rahata kavuşturun. Özgürlüğüme, hürriyetime kavuşturun. Sizler de rahat edin. Benden ne isterseniz isteyin. Dilerseniz sizi Avrupa’ya gönderirim. Hayatınızı orada sürdürürsünüz. Orada da imkanları ayaklarınızın altına sererim. Tüm bunlar işi tertemiz halletmeniz halinde yapacaklarım!”

Elinden düşmeyen purosundan derin bir yudum daha çeken adam sözlerini sürdürdü:

Yüzü asılmış, gözleri küçülmüştü.

“Eğer ki işler ters gider, her şey sarpa sararsa her şeyinizden vaz geçeceksiniz. Zaten yaşama şansınız ortadan kalkacak. Her şartta bedeninizin yok olacağından emin olabilirsiniz. Benim gücümün ulaşamayacağı yer olamaz!… Nereye giderseniz gidin mutlaka ulaşırım, bulurum ve gereken cezayı keserim. İhaneti asla affetmiyorum”

Yüzleri gerilen adamlar, Samuel’i dikkatlice dinliyordu. Mahir titrek sesiyle araya girmişti:

“Efendim Munis Bey hakkındaki emriniz nedir?”

“Hayır, o yaşayacak. O kör ve topal ördek gibi yaşayacak. Ona ömrü müddetince unutamayacağı bir acı tattıracağım. Gözünün önünden hiçbir zaman gitmeyecek acı dolu bir anı…”

Adamlarla yüz yüze gelen Mahir tekrar patronuna dönerek, “Emredersiniz” dedi.

“Müsaade ederseniz gidebilir miyiz?”

İri ellerini öne uzatan adam son sözünü söyledi:

“Tabi ki gidebilirsiniz” 

Bu arada masanın üzerindeki paraları ve silahları alan Mahir, içerisinde açık sarı renkli sıvı bulunan üç şişeyi de dikkatlice ceketinin cebine indirmişti….

Galata’nın yüksek katlı devasa binalarının bitiğindeki kilisenin sivri gotik tarzı kubbesi buz saçağı gibi göğe uzanan çelik demirlerle heybetini sergiliyordu. Geniş kubbenin kanatları altında yayılan geniş salonda düzenli sıralanmış sandalyeler oyuncak gibi görünüyordu. Yuvarlak daire şeklindeki küçük onlarca camdan sızan ışık gökyüzünü yaran kutup yıldızı gibi uzanıyordu. Yükselen hıçkırık sesi kilisenin içerisini sarıp sarmalayan yaldızlı kubbeye çarpıp dağılıyordu. Serin sessizliğin hâkim olduğu salona mum ve yanık kokusu hakimdi. Papazın cemaate hitap ettiği ve ayin düzenlediği en arka bölümde gizli bir kapı bulunuyordu. Kapının görünmemesi için yana açılan bir siyah perde uydurulmuştu. Kapı açılır açılmaz oval bir çukur karşılıyordu. Çukurdan aşağıya küçük taş merdiven iniyordu. Merdiven ile 5 metre derinliğindeki çukura iniliyordu. Tüccar Samuel istavroz çıkarıyordu. Dua yaparken dudağı kıpır kıpırtı. Gözlerini yummuş vaziyette çukurun ahşap zeminine çökmüştü. Akşam saatlerinde geldiği çukurda geceyi geçiriyordu. Yakından tanıdığı olan kilisenin papazı onun tek başına kalmasına izin vermişti. Kilisenin ihtiyaçlarını karşılayan insana kapılar sonuna kadar açılıyordu…

Zengin, varlıklı ve güçlü tüccarlar gibi mutlu bir ailesi varken, fakir, yoksun, çaresiz insanlar gibi bir anda acılara gömülmüştü. En büyük iki varlığını kaybetmişti. Elindeki tüm kağıtların, dolarların, altınların, zümrütlerin hiçbir hükmü kalmamıştı. Canından çok sevdiği eşi ile evladının yerine hiçbir şeyi koyamamıştı. Yalnızlığa gömülmüştü… Tıpkı şimdi olduğu gibi… Hayata küsen Hristiyanlar inzivaya çekilmişti. Tanrıya yakarıyordu. Kendisine bu büyük cezayı niçin verdiğini anlamaya çalışıyordu. Önceleri gemisi batmıştı, deposu yanmıştı. Büyük Beyazıt yangınında ürünleri kül olmuştu. Ancak şu an yaşadığı acının benzeri yoktu. Yanan her şeyi yerine koyabilmişti. Ancak ailesinin yokluğunu varlığa döndürmek için elinden hiçbir şey gelmemişti. Yoksunluğa gömülmüştü. Gururu, yüce kibiri altında ezilmişti. Her şeye yeten gücü onları geri getirmeye yetmemişti. Oğlunun kendisini bir aziz gibi izlemesini nasıl unutacaktı. Ya eşini… Çok puro içtiği için azarladığını ve didiklediğini nasıl özlüyordu. Bitmişti. Her şey artık bitmişti. Çevresindeki bakışların bir kedinin, akbabanın, papağanın bakışından farkı yoktu. Hepsi karşılık almadan bir şey yapmıyordu. Ondan çekiniyorlardı. Sözünden çıkmıyorlardı. Ancak tüm bunların temelinde parası ve zenginliği yatıyordu. Çok özel bir güne kilisedeki özel dua çukurunda giriyordu. Tanrı’ya aczi yetini sergilemiş ve ondan yardım dilenmişti. Tüm mutluluk beklentilerini yok eden insanın dünyada yaşamaya hakkı yoktu. İnsanlık düşmanı bu insan yaşamayı hak etmiyordu. Gözünden düşen damlalar kurumuş yanağında iz yapmıştı Eşinin ve evladının ruhuyla yalnız kalmıştı. Onlarla sohbet etmiş, dertleşmiş, özür dilemişti. Affetmeleri için adeta yakarmıştı. Yaşıyorken onlara istedikleri bir yaşam sunamamanın pişmanlığını yaşıyordu.SY.320

YÜZ YİRMİ DÖRDÜNCÜ PAYLAŞIM:

Eşinin defaten uyarmasına rağmen kendi bildiklerini uygulamak için ısrarcı olmuştu. Oğluna baba şefkatiyle yaklaşamamıştı. Büyük patron ve bir çalışan gibi görüyordu. Çocukluğundan itibaren en iyi eğitimi alabilmesi için her türlü imkânı sunmuştu. Avrupa ülkelerindeki üniversitelere göndermişti. İyi bir eğitim almasını sağlamış ancak evladını sevgiden mahrum büyütmüştü. Kadınlara karşı davranışlarında da hep tek yönlü menfaatlerini gözetmişti. Paylaşma duygusunu bilmiyordu. İş işten geçmişti. Evladının artık geriye dönmeyeceğini anlamıştı. Bu yüzden sert davranarak onun büyük yanlışlara düşmesinin önüne geçmeye çalışmıştı. Onun için aşk şehvetti, itibar aşağılamaktı, gülümseme ise acı çektirmekti. Ağlamak zaten hayatında olmayan bir duyguydu …

“Ah insan içinde olmayan duyguyu nasıl yaşayacak? Sürülmeyen ve tohum ekilmeyen toprakta hiç filiz olur mu?” diyerek iç geçirdi.

Hava aydınlanmıştı. Karanlık odayı titrek mum ışığı aydınlatıyordu. Gövdesi sarı, yanları nar gibiydi. Kapı açıldı. İçeri başında mor takke ve üzerinde siyah uzun cüppe bulunan Papaz Nikola girmişti. Yukarıdan aşağı baktı. Adamın iri gövdesi kocaman kaya gibi duruyordu. Papazın içini acıma duygusu sarmıştı. Gözleri yorgundu. İki elini önünde kenetlemişti. Yumuk gözleriyle önüne bakan adama acımalı bakıyordu.

Usulca, “Efendi Hazretleri sabah oldu. Çok yoruldunuz. Evinize gidip dinlenseniz iyi olur”

Adam cevap vermedi. Duruşunu dahi bozmadı. Bunun üzerine birkaç adım atan Papaz, çömelerek, “Efendi Hazretleri ne olursunuz, hadi artık çıkınız. Küstümotu gibi kendinizi hayata kapattınız. Böyle yaparsanız Kutsal Meryem annemizi üzersiniz. Azizlerimizin ruhunu incitirsiniz. Yaptığınız dualarınızın kabul edilmesini istemez misiniz? Tanrı, sesinizi duydu. Ben de gece boyunca dua yaptım. Hazreti İsa Efendimizden merhamet dilendim. Vazifenizi yaptınız. Lütfen sözlerimi kabul buyurunuz. Artık evinize gidiniz.”

Gözlerini aralayan adam ‘ıh’ diye bir ses çıkararak iri ellerini yere koyup destek aldı. Ardından ayağa kalktı. Bir eliyle zonklayan başını tuttu. Sonra iri gövdesiyle merdivenlerden tek tek çıkmaya başladı. Zemine ulaştığında Papaz koltuk altlarına destek vererek ona yardımcı oldu. Papaza üzgün ve yorgun gözleriyle dikkatlice bakan Samuel, “Ne olur duanızı eksik etmeyin” dedi ve kapıya yöneldi… Adam kapıyı açıp uzaklaşırken Papaz istavroz çıkarmayı sürdürdü…

Onun duyacağı şekilde seslendi: “Merak etmeyin efendi hazretleri. Müjdenizi aldım!..”

YİRMİSEKİZ

Gün boyu gökyüzündeki bulutlar başı boş gezinmişti. Ardından akşam serinliği bastırmıştı. Ağustos böcekleri çıtır çıtır ses çıkarıyordu. Serçeler yuvalarında kıpırdıyordu. Hafif esen rüzgâr yanakları okşuyordu. Adeta sevenlerin tenleri tenlerine dokunuyordu.

Sohbet salonuna uhrevi bir hava hakimdi. Gülsuyunun kokusu açık pencereden sarkan gül, menekşe, sarmaşık, karanfil, manolya kokusuyla raks ediyordu. Yedi köşeli taşlığın çevresindeki sandalyelere kurulan kadınlar koyu sohbete dalmıştı. Başlarındaki kenarları yaldızlı nefis işlemeli örtülerinden sarkan saç telleri ayrı bir zarafet katıyordu. Kadınların ve genç kızların üzerlerindeki yelekleri, entarileri, etekleri adeta cennet bahçesinin güzelliklerini taşıyordu.  Yürekler ayrı bir heyecanla atıyordu.

Kilerde, avluda, mutfakta, aynalı vestiyerlerde, yüklüklerin bulunduğu odalarda bir hareketlilik vardı. İnsanlar koşuşturuyordu. Çocuklar da yerlere serilmiş vaziyette rengarenk el dokuma kilimlerin üzerinde oyun oynuyor, şerbet içiyor, kurabiye yiyordu.

Konutun dört bir yanını gaz lambaları aydınlatıyordu.

Müzeyyen Hanım’ın üzerinde İngiliz ipeğinden yapılmış bir kıyafet vardı. Adeta gençliğine dönmüştü. Yakın arkadaşları onun bu halini görünce gözlerini üzerinden alamamışlardı. Masmavi gökyüzünden düşen mavi renklerin denizi güzelleştirmesi gibi kıyafet de onun zarif bedeninde çok şık duruyordu. Kimisi kızı Nilüfer’i gamzesi, güzel gözleri ve Selvi boyuyla ona benzetiyordu. Misafirler çoğaldıkça konuttaki gürültü artıyordu. Bazı rüküş kadınların kahkahası çocukların ağlama sesine karışıyordu. Muradına ermesine saatler kalan Müberra Hanım da büyük bir neşe saçıyordu. Yüzünden baharın tüm neşesi yayılıyordu. Gülerken beyaz dişleri görünüyor, gözlerinden adeta kelebekler yayılıyordu. Biricik evladının mutluluğunu görecek olmanın coşkusuyla dopdoluydu. Kendisinin düğününde annesinin giyindiği kıyafeti kuşanıp gelmişti. Komşuları da onun bu neşesine ortak oluyorlardı. Diğer salonda da göğsü heyecanla inip çıkan Munis Bey misafirleri ağırlıyordu. Göğsüne inen gür sakalı ve tombul yüzü, iri kirpikleri kara gözleriyle insanların üzerinde etki bırakan İmam İsmail Efendi kanepenin üzerinde bir dağ gibi duruyordu. Salondan her giren önünde saygı ile eğiliyor, muhabbetlerini sunuyor ve cüppesinin kolunu öpüyordu. O da iri elini omuzlarına bırakarak “Ve aleykümselam muhterem” diyerek memnuniyetini sunuyordu.SY.322

YÜZ YİRMİ BEŞİNCİ PAYLAŞIM:

Hemen yanında Refik ve onun yanında da babası Veysi Bey oturuyordu. Hatırlı davetliler arasında ut hocası Raif Bey, Munis Bey’in oda arkadaşı memur İsmail Efendi, faytoncu Selim, Postacı Kâmil Efendi ve daha nice insan vardı.

Muhsin, konutun dış kapısında bekliyordu. Üzeri kahverengi, kırmızı, sarı, siyah şapka ile örülü faytonların gelişini gözlüyordu. Başında ince kumaştan yapılmış şapka, sırtında koyu kırmızı yelek, altında şalvar ve ayağında kumaştan yapılmış terlik bulunuyordu. Fesli, sarıklı veya çıplak başlı davetliler ilk başta kendileri yere adımını bırakıyor, ardında eşleri ve çocukları geliyordu. Beyaz, kahverengi, doru atlar adeta düğünün coşkusuna ve şaşaasına eşlik eder gibi rengarenk takımlarını giyinmişti. Parlak kırmızı, kahverengi, alaca, gri ve mavi renkli koşu takımları ile uzun yeleleri onları oldukça görkemli ve soylu gösteriyordu. 

Yüzüne gülümsemeyi yapıştıran Muhsin, hepsinin önünde iki büklüm eğiliyor, eşyalarını taşımalarına yardım ediyor, yaşlıların koluna giriyordu.

Ara sıra ortadan kayboluyor, küçücük eve giriyor ve başını yastığa bırakıyor ağlıyor ağlıyordu. Evin neşesi, rengi, deseni, güzelliği olan Nilüfer’in son günüydü. Kaçamak da olsa gözlerine ürkek bakışlarında insan olduğunu hatırlıyordu. Gönlü olduğunu, sevginin yüce bir duygu olduğunu hissediyordu. Kuşlar gibi kanat çırpıp özgürlüğüne kavuşamamıştı ancak onunla yaşadığı her an insan olduğunu, bir kalp taşıdığını hissediyordu. Bundan böyle asla olmayacaktı. Döşeğinin yanındaki çekmeceye bıraktığı küçük defterini aldı. Kalemi iki parmağının arasına tutuşturdu. Birkaç kelime daha yazdı…

“Annemin kucağındayken bana baktığı o şefkatli bakışlarını nasıl özlüyorsam, seni de öyle özleyeceğim…”

Bir an Kur’an sesiyle irkildi. Yüzün yıkar yıkamaz dışarı çıktı…

Davetliler oturdukları yerde Allah’ın kelamından yükselen sesi dinliyordu.

Kur’an-ı Kerim’in ardından eline udunu alan Raif Bey duygu yüklü notalara dokunmaya başlamıştı. Tasavvuf Musikisinin en nadide örneklerini sunuyordu. Bu sırada salondakilere de ikramlarda bulunuluyordu. Munis Bey, ağlamamak için kendini zor tutuyordu. Evinin nadide kuşu uçup gidecekti. Kim bilir belki bir daha birbirlerini göremeyeceklerdi. Damadının vazifesinden dolayı uzak yerlere dahi gidebilirlerdi. Bir ara bu evliliğe izin verdiği için kendisine kızmıştı. Hala nasıl izin verdiğini dahi anlayabilmiş değildi. Ancak, kızının da gönlünün delikanlıda olmasından dolayı sesini çıkaramamıştı. İki gönül bir olmuştu… Yapacak bir şey yoktu. Munis Bey’in dalgınlığını fark eden İmam İsmail Efendi, tatlı tatlı gülümsedi. Elini dizine bıraktıktan sonra, “Munis Efendi bilir misin Allah, insanlara kanat vermemiş, pençe vermemiş, derin gören göz vermemiş lakin on fanilerde asla bulunmayan aklını ve ferasetini kullanabilme gücü vermiştir. Ancak maalesef bizler birbirimizi iyice tanıyamıyoruz. Birbirimizi yakinen anlayamıyoruz. Büyük eksikliklerimizden birisi de bu olsa gerek” diyerek sohbeti açtı.

Ayaklarının ucuna bakan Munis Bey başıyla tasdik etti.

Adam bilgece kaşlarını geriyor, yay gibi serbest bırakıyor ve bakışlarını sertleştiriyordu. Bu sırada eli ve kolları da öne arkaya salınan bedeniyle uyumlu hareket ediyordu.

Salondakiler ne dediğini duymak için dikkat kesilmişti.

“İnsanoğlu bir geminin yelkeni gibidir. Yelkenin rengi önemli değildir. Gördüğü vazife önemlidir. İşte Munis Efendi ve Veysi Bey de iki güzel evlat yetiştirerek insanlığın sağ salim gideceği yere ulaşmasına vesile olmuşlardır. Allah ikisinden de razı olsun. Gür, gürbüz ve güçlü nesiller böyle kıymetli insanların sayesinde yetişmektedir. Allah hayırlara vesile kılsın”

Bu sırada sevinçle gülüşü irileşen Veysi Efendi de göz ucuyla Munis Bey’e bakmıştı.

Adam devam etti: “Çocuklar biz aile büyükleri tarafından yaşamaya hazırlanırlar. Allah muhafaza kimilerinin gözlerinde gün batımı kiminin de gün aydınlığı oluşur. Allah hepimizi aydınlıklara kavuştursun inşallah. Allah güleç yüzümüzü daim etsin. Allah yavrularımızın yarına umutla uyanması için yardımcı olsun. Onların bu umutlarını mutluluğa ulaştırsın”

İmam İsmail Efendi’nin manalı ve nasihat yüklü konuşmasının ardından yeniden musiki sesi yükselmişti. Salonun dışındaki masalar da dolup taşıyordu. Tabakların, bardakların, sürahilerin biri gidiyor diğeri geliyordu.

Munis Bey’in konutu tarihi bir güzelliğe ev sahipliği yapıyordu. Yüzler gülüyor, gönüller huzur dolu, çocuklar neşe saçıyordu. Kuşkusuz en mutlu olanları ise Nilüfer ile Refik idi… Çocukluklarından itibaren aralarında filizlenen aşkları nihayete eriyordu. Birbirlerine kavuşmalarına az kalmıştı. Gecenin karanlığının ardından yuvalarının yolunu tutacaklardı!…

Konutun üst katındaki odada ayrı bir heyecan hakimdi. Ailenin yakınlarından olan kadın yengeler hünerlerini sergiliyorlardı. Nilüfer’in kıyafetlerini giydiriyorlar ve saçlarını, tarıyor, özel kokulu yağlar sürüp şekil vermeye çalışıyorlardı. Artık sonuna doğru gelmişlerdi başına hotoz koymuş ve duvağını yerleştirmişlerdi. Saçları duvağından omuzlarına doğru kıvrım kıvrım uzanıyordu. Gelinliğinin uçlarında yaldızlı boncuklardan oluşan işlemeler vardı. Nilüfer’in yüzüne yapışık küçük parlak kağıtlar konulmuştu.   Kıvrım halinde uzanan dar kollarının ucu da dantelli örgüyle kaplıydı. Gelinliğini eteği yeri süpürüyordu. Nihayet Nilüfer’in hazırlanması tamamlanmıştı Tam bu sırada içeriye bir telaş giren annesi, ‘Hadi ama çok kaldınız” diyerek uyardı. Bu sırada kızının yüzüne bakan Müzeyyen Hanım, büyük bir kabahat işlemiş gibi oldu. Gülümsedi, dudağını hafif yanağına dokundurdu.SY.324

YÜZ YİRMİ ALTINCI PAYLAŞIM:

Nilüfer ağlamamak için kendini zor tutuyordu. Annesi çıkınca peşinden kızı ve refakatçileri onu izlemişti. Salonun kapısı açılır açılmaz Nilüfer’i gören kadın davetliler pür dikkat kesilmişlerdi. Genç kız göz kamaştıran güzelliği gösterişli gelinliği içinde adeta taçlanmıştı. Kimi misafirler de ‘maşallah’ diyerek sesli şekilde beğenilerini belli ediyorlardı. Hayranlıkla onu izliyorlardı. Onu süzen genç kızlar da nasiplerinin açılması için dua yapıyorlardı.

Tertemiz mis gibi hava ve rüzgâr esintisi karanlığa uhrevi bir hava katıyordu.

Konutun kapısının önünde bir fayton durmuştu. Önde oturan sürüce aşağı zıplar gibi indi. Ayağı aksak olmasına rağmen seri davranıp saygıyla küçücük kapıyı araladı. Birkaç saniye sonra şık giyimli bir bey indi. Başında kadife fes, elinde asa vardı. Ağır aksak hareket ediyordu. Sakalı ve bıyığı düzgün kesilmişti. Kalın açık renkli yün ceketinin irice düğmeleri altın gibi parlıyordu. Yanında oturan delikanlı da süratle yanında bitmişti. Üzerinde yaldızlı uzun etekli ceket ve şık ütülü bir pantolon vardı. Ayakkabıları meşalelerin iri ateşinin vurmasıyla parlıyordu. Kapıda onları Muhsin ile mahalle karakolundan bir onbaşı karşılamıştı. Muhsin’in çekingen ve korkak tavırlarından cesaret alan adam faytoncuya dönerek, “Arabayı bıraktıktan sonra takıları da al gel” dedi. Ardından istifini bozmadan yürümeye başladı. Muhsin, değil kim olduğunu, yüzüne dahi bakmaya cesaret edememişti. Yanındaki Onbaşı da İttihatçı bir paşa olmasından çekinerek kim olduğunu sormaya yeltenmemişti. Haşin ve sert bakışlı adam ve yanındaki refakatçi Muhsin’in kapıyı aralamasının ardından insan kalabalığının arasında dalmışlardı. Salonların her ikisinden de dualar yükseliyordu. Meşalelerin rengarenk aydınlattığı konuttan ve bahçesinden coşku yükseliyordu. Endişe ve heyecan içerisinde alnından terleyen Muhsin, adamlara salona kadar refakat etmişti. Kalabalığın arasından geçen iki şık giyimli adam ardından duvar dibindeki kanepeye oturmuşlardı. Ayağa kalkan Munis Bey güzel giyimli, saçı ve sakalı düzenli kesilmiş iki adama göz ucuyla baktı ve selamladı. “Hoş gelmişsiniz” dedikten sonra yeniden yerin oturdu. Salonun en uç köşesine kurulmuşlardı. Munis Bey öylesine heyecana bürünmüştü ki çok yakından tanıdığı insanların dışında kimlerin geldiğini dahi fark edemiyordu. Dikkatini özellikle İmam Efendi, müstakbel dünürü Veysi, damadı Refik’e veriyordu. Misafirlerle yakın dostları ve komşuları ilgileniyordu. Bir de evin güvenilir kahyası Muhsin…

Yanında oturan yaşlıca bir misafir tanışmak amacıyla kim olduklarını sormuştu. Samuel’in en güvendiği isim olan Mahir, soğukkanlılığını koruyarak, “Efendim ben Edirne’den geliyorum. İttihatçı Server Paşa derler bana” dedi. Gözleri irileşen adam oturuşunu düzeltti. Kısık sesiyle saygıyla, “Efendim Allah sizleri başımızdan eksik etmesin” dedi.  Adamla konuşarak üzerine dikkatin yoğunlaşmasının önüne geçmeye çalışıyordu. Uzaktan da adeta zehirli yılan gibi hedefi olan Munis Bey’in davranışlarını gözlüyordu. Asıl hedefe yönelik dikkat kesilmişti. Bu sırada hemen yanında oturan Vahit de fesi ve sakalıyla yaşlanmış görünüyordu. Munis Bey’in kendisini tanıması mümkün değildi. Yine de temkinli davranarak adamla göz göze gelmemeye çalışıyordu. Biliyordu ki bakışları kenetlendiği vakit adam kendisini tanıyabilirdi. Bakışını Mahir ile yanındaki adama yöneltmişti. Yaklaşık bir saat geçmişti. Ellerini iki yana açan İmam İsmail Efendi öylesine güçlü dua yapıyordu ki ‘âmin’ sesi yükseldikçe salonda hava değişiyordu. İnsanlar adeta saf saf ibadet yaparcasına duaya katılıyordu. Mahir ve Vahit de aynı şekilde kollarını iki yana açmış vaziyette, gözlerini kapatmış duaya ‘âmin’ diyorlardı.

“Allah’ım yuva kuran gençlere ebedi huzur nasip et”

“Âmin”

“Rabbim muhterem Munis Efendi ile Veysi Bey’e evlatlarının mürüvvetini göstermeyi nasip eyle”

“Âmin”

“Ey yüceler yücesi Allah’ım, yuvalarını kurmalarına vesile olmak üzere bir araya gelmemize vesile olduğun iki genç evladımıza iki cihanda ebedi saadet nasip eyle”

“Âmin” SY.326

YÜZ YİRMİ YEDİNCİ PAYLAŞIM:

“Yüce bu iki yavrumuza ve ebeveynlerine kötülük yapmak isteyenlere, onların huzurlarını bozmak için uğraşanlara, yuvayı bozmak için her türlü kötülüğü yapmaya yeltenenlere fırsat verme”

“Âmin”

Dua faslı uzadıkça Mahir’in için sıkılıyordu. İçten içi “Yeter artık yeter” diye kinleniyordu…

Delikanlı Vahit de babasının intikamını almaya yönelmiş vaziyette hedefine odaklanmıştı. Dünyası hiçbir şeyi görmüyordu. Gözleri kapalıyken bile babasını düşünüyordu. İntikam anının yakın olmasından dolayı büyük bir sevinç doluydu. Annesini dul, kendisini ve kardeşlerini yetim bırakan zalime unutamayacağı bir acı yaşatmak için sabırsızca bekliyordu.

Duanın coşkusu yaşanırken kapı topallayarak yürüyen çirkin yüzlü adam göründü. Hemen arkasında yine Muhsin vardı. Adam, kalabalığın arasından çıkarak elindeki parlayan boncuklarla süslü küçük sandığı getirmişti. Sandığı eline alan Mahir, başıyla onaylayarak Topal Mehdi’ye kapının önünde beklemesini söyledi.

Nikahın kıyılacağı odaya geçilmişti. Yalnızca İmam, dünürler ve çift olacaktı. Salondan çıkarak odaya geçtiler. Süslü krem renkli ahşap zarif büyük sandalyeye İmam kuruldu. Ardından Refik oturdu. Hemen yanına da Munis Bey ile Vehbi Efendi ve arkalarına da Müzeyyen Hanım ile Müberra Hanım oturmuştu.

Kapı aralanır aralanmaz içeriye duvaklı Nilüfer girmişti. Küçük adımlar atıyordu. İmam yerinde otururken, diğerleri ayağa kalkarak onu karşılamıştı.

Duasını yapan İmam İsmail Efendi’nin dili damağı kurumuştu. Bir bardak şerbet istemişti. Munis Bey’in işaret vermesiyle dışarı koşan Muhsin süratle şerbet getirmişti. Şerbeti birkaç yudumda içen İmam İsmail Efendi “Ziyade olsun” dedi. Munis Bey de “Afiyet olsun” diyerek karşılık verdi. 

Oda birkaç dakika sessizliğe gömüldü. İmam İsmail Efendi görmüş, geçirmiş ve hayatı anlamıyla yaşamış bir büyük olarak ketum davranıyordu. Gençlerin heyecanının yatışmasını istiyordu. “Bulanık suyun durulmasında fayda var” diye düşünüyordu. Bu sırada dışarıda bir gürültü koptu. Ne olduğu anlaşılamamıştı. Derken kapı açılır açılmaz içeri saçı başı darmadağın vaziyette Mahir ve Vahit dalmıştı. Ellerinde silahları vardı. Munis Bey ayağa fırlayarak irade dışı elini beline attı. Ancak silahı yoktu. O gün yatak odasındaki özel muhafaza sandığına bırakmıştı. Yüzü kıpkırmızı kesilmişti.

Mahir gözlerini süzerek, “Sakın kimse yerinden hareket etmesin” dedi ve Munis Bey’in yerine oturmasını istedi.

İmam İsmail Efendi iki elini yana açarak büyük bir cesaret örneği gösterip adama doğru birkaç adım attı.

“Evladım yapmayın, etmeyin. Günah işlemeyin. Böyle bir günde cehenneme gidersiniz” diyerek engel olmaya çalıştı. Adamın üzerine doğru adım atması üzerine sinirlenen Mahir, göğsüne tek el ateş etti. Koca bedeni adeta çuval gibi yere yığılıp kalmıştı. Nilüfer çığlık atarken, Refik korkudan sandalyeye mıh gibi çakılmıştı. Müzeyyen Hanım ile Müberra Hanım koşarak çocuklarına sarılmışlardı. Munis Bey adamların niçin böyle yaptıklarını anlamaya çalıştı. Her iki adamın da yüzüne dikkatlice bakıyordu. Bir an da başından aşağı kaynak sular boşalır gibi olmuştu…

“Siz, siz” diyerek mırıldandı.

Munis Bey’in kendisini süzdüğünü fark eden Mahir, “Sen benim babam kadar sevdiğim adama büyük acılar yaşattın. Şimdi ben de sana öyle bir acı yaşatacağım ki…”

Bu sırada başıyla arkasındaki delikanlıyı gösterdi.

“Ya bu kişiyi tanıyor musun? Hani babasını acımasızca ölüme sürüklediğin zavallı Halim’in oğlu…”

Munis Bey adeta çöktü kaldı. Ne diyeceğini ne yapacağını düşünemeyecek haldeydi. Başındaki büyük felaketi anlamakta gecikmemişti.

Bu hergelelerin, canilerin kendilerine cehennemi yaşatmak için geldiklerini anlamakta gecikmemişti.

Bakışını kızına çevirdi. Kıvranıyordu. Gözü nemlendi…

“Ne olur onlara dokunmayın. Alın beni götürün. Öldürün, yok edin lakin…”

Pis pis sırıtan adam baş parmağını mürebbiye gibi sallayarak, “Yo Munis Efendi öyle kolay kurtuluş yok. Efendimin yaşadıklarının bin katını sen yaşayacaksın”

Önce biricik evladının can verişini izleyeceksin. Sana, yaşarken en büyük acıyı yaşatacağız. Gözlerin açık olacak …”

“Allah aşkına ne olursunuz yapmayın!”

Elindeki silahını birkaç adım attıktan sonra Nilüfer’e doğrultan Vahit, “Babama doyamadım. Babamı elimden aldın. Ben de senin evladını senin elinden alacağım!..” dedikten sonra dişlerini sıktı.  

Olup biteni korkuyla izleyen Veysi Bey’in eli ayağı titriyordu. Yüzü biçimsiz bir hal almıştı. Adeta dili tutulmuştu… Tabancanın ağzına mermiyi veren delikanlı tetiğe basınca Refik alnına isabet eden kurşunla yığılıp kaldı. Kan boşalırken çığlıklar yükselmişti. Bu sırada kendisini kaybeden Müberra Hanım, koşarak oğlunun üzerine yığılmıştı. Nilüfer diz üstü çökmüş çığlık basıyordu. SY328

YÜZ YİRMİ SEKİZİNCİ PAYLAŞIM:

Busırada odanın kapısında gürültü kopmuştu. Sert bir tekme
ile açılan kapı yan duvara çarpmıştı. Silah sesini duyan
Muhsin can havliyle içeri dalmıştı. Yerde çaresizce çığlık
çığlığa ağlayan Nilüfer’i görünce öfkeye kapıldı. Gözleri
ateş püskürüyordu. Nilüfer’in üzerine doğrulmuş iki
silahın üzerine atıldı. Adamın suratına okkalı bir yumruk
indirir indirmez birlikte yere kapaklandılar. Adam tetiğe
basmaya fırsat bulamamıştı. Ancak birkaç saniye süren
boğuşma sırasında iki silahtan çıkan mermiler Muhsin’in
göğsüne saplanmıştı. Bu sırada içeri dalan kapıdaki
görevli onbaşı da saldırganların üzerine mermi
boşaltmaya başlamıştı. Bacağından yaralanan Mahir ve
sırtına mermi isabet eden Vahit yere yığıldı. Yarası ağır
olan Vahit ağzından ve burnundan boşalan kan ile
birlikte olduğu yerde can vermişti. Acıyla inleyen Mahir
olup biteni acıyla izleyen Muhsin Bey ile göz göze
gelmişti. Muhsin Bey, tam adamın üzerine atılmak için
hamle yapacakken, Mahir daha hızlı davranarak küçük
şişedeki zehiri genişçe açtığı ağzından midesine boşalttı.
Yüzünü ekşiterek yutkunduktan sonra pis pis
gülümseyerek, “Bedenimi ele geçirseniz de ruhum özgür
olacak” dedi ve gözlerini kapattı. Yerde boynuna
sarıldığı adama hınçla bir tokat patlatan Munis Bey,
“Allah cezanı verdi” diye nefretini kustu.
Bu sırada doğrularak yerde kan revan yatan Muhsin’in
yanına gitti. Dizlerinin üzerinde delikanlının gözlerine
baktı. Ardından nabzını yokladı. Yaşıyordu. Ancak,
yarası derindi. Vücudundan kan boşalıyordu. Nilüfer de
büyük şoka rağmen toparlanıp yanına varmıştı. Beyaz
gelinliği kıpkızıla boyanmıştı. Babası bir elini o da diğer
elini tutuyordu.

Son bir gayretle gözlerini aralayan Muhsin, bakışını
Munis Bey’den Nilüfer’e kaydırdı. Yüzüne gülümseme
yayıldı.
“Sen, sen yaşıyorsun ya!..” dedikten sonra son nefesini
verdi.
Nilüfer delikanlının elini tutuyordu.
“Muhsin” diye feryat etti. Kız, bir anda hıçkırıklara
boğulmuştu. Gözünden yaş damlayan Munis Bey de bir
süre delikanlının temiz ve berrak yüzünü izledi. Ardından
soğuk alnından öptü. “Evladım, benim evladım” diyerek
ağlayışını sürdürdü.
Odanın zemini ve halı adeta al kana bulanmıştı.
Gözlerden yaşlar boşalıyor, ağızlardan feryat, figan
yükseliyordu.
Düğün yeri adeta mahşer alanına dönmüştü. Kanlı saldırı
sırasında tüm misafirler korku ve endişeyle kapının
önüne yığılmıştı. Hayret nidaları yükseliyordu. Herkes
olup biteni öğrenmeye çalışıyordu…
Topal Mehdi de yakalanacağını anlayınca şişedeki zehri
içerek hayatına son vermişti.SY.330

YÜZ YİRMİ DOKUZUNCU PAYLAŞIM (SON) :

BÖLÜM YİRMİ DOKUZ

Çengelköy’deki kanlı düğün saldırısı sonrası güvenlik güçleri olayın azmettiricisi olan tüccar Samuel Morton’un işyerlerine, depolarına ve gemilerine baskınlar düzenlemişti. Ancak olaydan önce tüm varlığını elinden çıkardığı anlaşılmıştı. Neyi varsa yoksa satıp yurt dışına çıkış yapmıştı. Yapılan tüm aramalara rağmen izine rastlanmamıştı.

Munis Bey, bu tüccarın bulunamamasına kahretmişti. Hayatına büyük bir nimet olarak giren vefalı delikanlının, imamın ve Refik’in ölümüne çok üzülmüştü. Ancak Muhsin’i kaybetmenin acısına hiç dayanamıyordu. Günlerce üzülmüştü. İçine çekilmişti. An olmuştu ki göğsünü yumruklayacak kadar hüzne bulanıp, gözyaşı döküp ve yas tutmuştu. Konutunu satıp başka bir konuta yerleşecekti. Bu yüzden eşyalar toplanıyordu. Nişanlısını ve kardeşi gibi sevdiği Muhsin’i kaybetmenin acısını yaşayan kızının hali de onu kahrediyordu. Artık o konutta kalamazlardı. Yaşadıkları aklına geldikçe göğsü sıkışıyor, fenalık geçiriyordu. Nilüfer ve annesi Müzeyyen Hanım da evi taşımak için eşyalarını topluyorlardı.

Nilüfer, bir köle olarak geldiği konutta, küçücük evde yaşlı bir adamla hayatını paylaşan Muhsin’in yaşadığı küçücük iki göz eve ilk kez girmişti. Onun gelişiyle konuta huzur ve bereket getirdiği aklına düştü. İlk başlarda Mısır’dan getirdiği ten kokusunu garipsemişti. Ancak zamanla bakışlarına, kokusuna ve gam yüklü tavırlarına alışmıştı. Her yere bu koku sinmişti. Öyle bir duygu yoğunluğuna kapılmıştı ki…

Bir an bostandaki sebzelerin, camların kenarlarındaki çiçeklerin, toprağın dahi onun kokusunu taşıdığı hissine kapılmıştı.

Ağlamaktan kızaran göz kapakları adeta diz çökmüş, uykuyu unutmuştu. Gözünden dökülen yaşlar, dışarıda tentelere, yapraklara, toprağa vuran şeffaf açık gri yağmur damlasına benziyordu. Camdan içeri akasya kokusu yayılıyordu. Nilüfer büyük bir yalnızlık duygusu yaşıyordu.

Canını kendisi için feda eden Muhsin’e özlem duyuyordu. Eşyalarını bizzat toplamak istemişti. Onlara dokunmak ve koklamak istemişti.

Her yerde onun ruhunun canlı olduğu hissine kapılmıştı. Başını çevirip baktı. Bahçede çalışırken giyindiği pantolonu ve terlikleri gözüne çarpmıştı. Muhsin ile özdeşleşmiş askıdaki hırkası ile yeleğini sevgiyle okşadı. Gözü çekmecesine ilişmişti. Önce duraksadı. Açıp açmamakta kararsız kalmıştı. Nihayet cesaretini toplayıp çekmeceyi kendisine doğru çekti.

Seyit Efendi’nin gözlükleri duruyordu. Bir küçük defter ve yanında mürekkep dolu şişe buldu. Arasında da kalem vardı. Yaşlar göz kapağında kurumuştu. Defterin Seyit Efendi’ye ait olduğunu düşündü. Muhsin’in, yazı kaleme alacağı aklının ucundan dahi geçmemişti.

Yine de heyecanla defteri karıştırmaya başladı.

Parmakları sayfalarda gezinirken arada kurumuş bir nilüfer çiçeği buldu. Parmağının ucuyla dokundu. Ayakta kalmış yorulmuştu. Elleri buz tutmuştu. Kalbi cayır cayır yanıyor gibiydi. Sandalyeye çöktü oturdu ve sayfadaki yazıyı okumaya koyuldu. 

“Büyüğüm öldükten sonra içimi kimseye açamıyorum. Gözyaşımı mürekkep yaptım sayfalara duygularımı döküyorum. Hayatımı koyacağım bir bavulum dahi olmadı. Hayatın akışına uyum sağlamaya çalıştım. Bahçemizin en güzel çiçeği gidiyor. Ördeklerimin suda yüzerken onlara eşlik eden çiçeğim artık olmayacak. Camın kenarından bahçeyi izlemesini, gülümseyişini, özleyeceğim. Bir daha göremeyeceğim. Annem kadar sevdiğim evin küçük hanımefendisini özleyeceğim. İçimdeki tüm kötü hisleri darmadağın eden bakışlarını özleyeceğim. İş yaparken parmağını uzatıp bana emretmesini özleyeceğim. Yaşadığım en güzel esaretimi seviyordum. Zindanımda özgürlüğümü yaşadığım, yoksunluğumun içindeki buruk bir acı gibi. Serin ağaçlar arasında dolaşmasını. Ah ben hep ona yaban oldum. Alaca şafakta bıraktığım Nilüfer, elveda…”

Her satırda içindeki pişmanlık duygusu kabardıkça kabarmıştı. Düşen damlalar sayfadaki gözyaşı kalıntılarının üzerinden kayıp gitmişti.

Kapağını kapattığı defteri eliyle tutup göğsüne dayadı. Yumuk gözlerinden tekrar küçücük damlalar dökülmeye başlamıştı. Kalbinin sesini bir türlü susturamıyordu.

Gözyaşına bulanan dudaklarından dökülen kelimeler pişmanlık ve hüzün yüklüydü:

“Sayfalara düşlerini çizen Muhsin … Hayalleriyle yaşayan güzel Muhsin, beni de gecenin içine bırakıp, terk edip gittin. Son zamanlarda seni susuzluk olarak görüyordum meğer sen yolumun üzerindeki suyummuşsun. Şimdi anlıyorum ki, benim konuttan ayrılacağımı düşünüp çok üzülmüşsün. Bak artık hepimiz hem de ilelebet, dönmemek üzere ayrılıyoruz”

Boynu önüne düşmüştü. Ağlaması hıçkırığa dönüşmüştü. Bu sırada yumuşak bir el sağcını okşamaya başladı. Annesiydi…

Dizüstü çökerek dudağını saçlarında gezdirdi.

Ardından kulağına fısıldamaya başladı. “

Yavrum, biz dünyayı sıcacık yuvamızda berrak ve umutla yaşadık. O zavallı delikanlı da umutsuzluğa yol almış bir insan evladı olarak evimize misafir oldu. Hayatla olan derdi büyüktü. Çevresindeki insanları etkileyecek kadar kendisine insan eli değmedi. Bizim de onu bu kadar derinden anlamamız ne yazık ki mümkün olmadı. Bu çok büyük bir hissiyat ve yetenek gerektiriyor. O kadersizin hayatı da hep gölgelerin içerisinde geçti. Kim bilir yüreğini saran ne kadar hüzün, gam, keder kasavet, hasret, özlem, mutsuzluk, ümitsizlik var ise gökyüzünde akan bulutlara şekil veriyordu. Maalesef onu bir türlü anlayamadık. Veya onlamak için fırsatımızı olmadı. Ya da onu sevmeyi, anlamayı, bağrımıza basmayı beceremedik…”

Ani bir refleksle başını annesinin omzuna koyan Nilüfer ona sımsıkı sarıldı. Fırtınadan ve sarsıcı dalgalardan kaçarak bir koya sığınan tekne gibi…

Munis Bey’in konutunda yaşanan sarsıntılar Osmanlı topraklarındakinin artçı sarsıntıları gibiydi…

Üç kıtanın banisi koca Osmanlı büyük saldırı altındaydı. İhtişamlı tarihinin ardından son yıllarını yaşayan koca çınarın gölgesindeki insanların hayatlarında büyük sarsıntılar ve savrulmalar yaşanıyordu. Tüm bunlar da yetmezmiş gibi darbe ile idareye el koyan acemi, tez canlı ve ihtiraslı İttihatçı kadroların zihniyet çarpışması da yeni cepheler açılmasına sebep oluyordu…

Ağacın toprakla et kemik gibi olduğu kökleri kurumaya yüz tutuyordu.

Ölüm, ihanet, eşkıyalık, esir ticareti, cinayet, yolsuzluk, kaçakçılık, kalpazanlık, eşkıyalık kol geziyordu.

Kirpiklerde biriken hava kabarcıkları gibi sıkıntılar da irileşiyordu. Sevgililere yazılan aşk şiirlerinin yerini ağıtlar alıyordu.

Düğün yerlerinin yerini cenaze törenleri alıyordu.

Son dönemlerde koca ülkenin vaziyeti Mevlit-i Şerif’i kaleme alan Süleyman Çelebi’nin yaşadığı dönemleri hatırlatıyordu. Bir dönem Bursa Ulucami’de imamlık yapan ve yüreği Peygamber aşkıyla dopdolu olan Süleyman Çelebi aynı zamanda Orhan Gazi, Murad-ı Hüdavendigar, Yıldırım Beyazıt, Emir Süleyman, Musa Çelebi, Çelebi Mehmet dönemlerine damgasını vuran zaferleri, fetihleri yaşamıştı. Lakin, hüsranlara ve kardeş kavgalarına da şahitlik etmişti.

Fetret Dönemi ve taht kavgalarının yaşanmasına üzülen Süleyman Çelebi mütefekkir ve alim olarak diz dövmek yerine bina örmek yani bir şeyler yapmak için çırpınıyordu. En akıllıcası ve mantıklısı olarak Peygamber sevgisinde safları sıklaştırmak olduğunu düşünüyordu. Besmelenin tercümesiyle başlayan müstesna bir eser olan Mevlit-i Şerif’i, ülkenin birliği, beraberliği ve dirliği için yazmıştı.

Osmanlının son dönemlerinde bu hissiyat kaybolmuştu. Balkanlarda, Kafkaslarda yaşanan bozgunlar ve toprak kayıplarının akabinde ihtilalci askerler arasında kavgalar başlamıştı. Üstüne üstlük kardeşler arasındaki savaşı dış mihraklar da körüklüyordu. Adeta alevlere benzin döküyorlardı…

Koca ülkeyi sömürüp bitirmek için her türlü çirkinliği yapan ve aralarındaki husumetleri unutarak ittifak yapan Avrupalı güçler ile onlarla iş birliği yapan tüccarlar, çeteler ve eşkıyalar benzeri olmayan her türlü melanetler sergiliyorlardı.

Avrupalılar, Osmanlıyı adeta karantina altına almıştı.

Amansız sıkıntılarla boğuşan Osmanlı Devleti, İttihatçıların önderliğinde Almanlarla birlikte savaşa doğru önemli adımlar atmıştı. Batılı güçler ile tebaaya göre artık Osmanlı Asya’nın tek efendisi olmaktan uzaklaşmıştı. Bu şartlarda nihayet 1. Dünya Savaşı’na Almanların yanında fiilen girilmişti… Ve Osmanlı artık seferberlik ilan etmişti.

“Hasta adam” denilerek gücü küçümsenen Osmanlı Devleti kendisini büyük bir savaşın tam ortasında bulmuştu.  

Ne yapılırsa yapılsın baş döndürücü tarihin önüne geçilemiyordu …

Umutların tükendiği kocaman anıların yıkılıp yeksan olduğu düşünülen şanlı Osmanlı topraklarına acı dolu yıllar koşar adım yaklaşıyordu.

Başkentinin içinden deniz geçen yüce Osmanlının emsalsiz bereketli topraklarında artık nilüfer çiçeklerinin yerine hüzün çiçekleri yetişiyordu.

İnsanlar, umutlarını, hayallerini, arzularını Balkanlardan, Kafkaslardan, Ortadoğu’dan esip gelen şiddetli fırtınalara veriyorlardı.

Fırtına hızıyla gelişen olaylar; sanki unutulmaya yüz tutmuş acılardan daha da büyük acıların yaşanacağının habercisiydi… Koca Osmanlı bütünlüğünü darmadağın yapacak gelişmelere sahne oluyordu.

Ağaçları savuran, kuşların kanatlarını kıran fırtınaların sürüklediği aşklar, beraberinde acı, hüsran, yıkım, ayrılık, hasret, bezginlik, ümitsizlik ve acı gözyaşları getiriyordu…

Gecenin en zifiri karanlığında gökyüzünden uzanan yıldızlar yorgun bedenleri yakalamaya çalışıyordu. O bedenler ki ne külliyen ölüp yok oluyorlar ne de geldikleri yere dönebiliyorlardı…  

Yine de yüce Yaradan, dünyayı oval yaratmakla insanlara çok müstesna bir mesaj veriyordu. Eğer yeryüzü bir tepsi gibi düz olsaydı ya hep karanlık ya hep aydınlık olacaktı. Ki, bu da insanlarda ümit denen duygunun veya bezginlik denen urun yerleşip kalmasına sebep olacaktı. Oysa, güneş her gün yeniden doğuyordu. Her akşam vakti güneşi izlerken hüzünlenen insanlar, sabahın ilk ışıklarıyla yeni bir heyecana ve ümide bel bağlıyorlardı…

Doğan güneş her gün yeni bir geleceğin müjdecisi oluyordu.

Bu yüzden insanlar hayata olan ümitlerini asla yitirmiyorlardı!..

Çünkü güneş her gün nasıl ki batıyor ve insanları kasvete boğuyor ise elbet ertesi gün mutlaka yeryüzünü aydınlatıyordu. Kasvet, hüzün, keder ve bezginlik dağılıp gidiyordu. Ok gibi savrulan güneş ışıklarının karşısında kayboluyorlardı…

Ümit denen o muhteşem kıvılcım dalgası insanları asla terk etmeyecekti. Yaşanan tüm sıkıntılara, hüzünlere, kırılganlıklara, felaketlere rağmen…

REKLAM ALANI
BİR YORUM YAZIN

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.

Kitap dostlarıyla kültür yürüyüşümüz devam ediyor... @ İbrahim KARAHAN