İbrahim KARAHAN Kişisel İnternet Sitesi

Site 1. rengi

Site 2. rengi

Topbar rengi

Menü ikon

Menü hover

Menü arama

Footer rengi

Tasarım

Murad Hüdavendigar’dan Ömer Halisdemir’e…

22.06.2018
658
REKLAM ALANI
Murad Hüdavendigar’dan Ömer Halisdemir’e…

Murad Hüdavendigar’dan Ömer Halisdemir’e…

Yazan: İbrahim Karahan

İSTENEN PARAGRAFTAN SONRA ÇIKAN REKLAM ALANI - 1

Ömer, 15 Temmuz 02.15’te şehadet şerbeti içti

Kosova’dan Özel Kuvvetler Komutanlığına…

Murad Hüdavendigar’dan Ömer Halisdemir’e…

 

Niğde’nin, yüksekten kuş bakışı narin ince belli, uzun saçlı, uzun boylu, kahverengi iri gözlü güzel bir kızın ayak parmak uçundan taşan entarisini andıran çiçek desenli ovanın serildiği şirin belde Çukurkuyu.  Niğde’nin cennet bahçesi…

Upuzun ince ve zarif toprak yol, beldenin tam göbeğinden tarlaları besleyen su çukurlarına paralel uzar gider… Halisdemir ailesinin haşara ve çalışkan çocuğu Ömer, koyunları otlarken yine her zamanki gibi sırt üstü uzandığı yer yer yıpranmış çimenlerin üzerinde hayallerine dalıp gitmişti. Dağın eteğinden efil efil esen rüzgar yüzünü okşarken kabuğu kurumuş dudağına gülümseme yayılıyordu. Her zaman bıkmadan usanmadan gözünde canlandırdığı hayallerinin en tatlı anını yaşıyordu. Rüyasını süsleyen askeri üniformasıyla yürümüyor adeta uçuyordu.

Bahçelievler, Bektik, Cami, Zafer ve kendi mahallesi olan Türkmenyurdu mahallelerini basmadık yer bırakmadan adımlıyordu. İki yana açarken dokunduğu belindeki silahı ona ayrı bir güven veriyordu. Komşuları pencere demirlerinden kaldırım taşlarından gelip gideni dikizlerken uzun boylu, yakışıklı ve cüsseli delikanlıyı hayranlıkla izliyorlardı. Askeri üniforma sırtına kalıp gibi oturmuştu. Gıcır gıcır koyu yeşil kumaş yarlarken, siyah botları taşa çarptıkça tok bir ses çıkarıyordu. Ömer, sağlı sollu kendisini izleyenleri gülümseyerek selamlıyor, yoluna devam ediyordu.

“Ömer uyan!..”

Derin ve çok uzaktan geliyormuş gibi ulaşan ses yumuk göz kapaklarını açmasına yetmişti. Silkindi, doğrulur doğrulmaz heyecanla gözlerini araladı. Kardeşi Doğan diz üstü çökmüş tam karşısında duruyordu. Yerdeki sefer tasını başıyla göstererek:

-Yine uyuyakalmışsın. Neyse, bak annem senin için pişirip gönderdi. Kapta tarhana çorbası ile ıspanak ve makarna var. ‘Tarhanayı çok sever, dedi”

Yüzünü ufukta gökyüzüyle birleşen geniş ve hafif eğimli yeşil araziye çeviren kardeşi, “Sen yemeğini yerken ben koyunlara bakarım” diye mırıldanıp uzaklaştı. Öğlenin en sıcak vakti güneş ışığı Ömer’in gözünü açmasına fırsat vermiyordu. Gözlerini ovalarken ayakları üzerinde doğruldu. Küçük adımlarla hafif sendeleyerek ağacın dibine yürüdü. Ağacın dal ve yaprakları gölgesinde serinde bıraktığı ibriği eline aldı. Sapından tuttu ve bir avuç su serpiştirdi.  Rüzgarın da hafif esintisiyle yüzüne bir serinlik yayılmıştı. Yeniden yerine döndü ve yıpranmış çimenin üzerine çömeldi. Yere serdiği gazetenin üzerine bakır sefer tasını ve kaşıkları koydu.  Bayatlamaya yüz tutmuş kuru ekmeği güçlü parmaklarıyla parçaya ayırır ayırmaz ‘Bismillahirrahmannirrahim’ diye fısıldadı. Bir yudum çorbadan tadar tatmak tahta kaşığı yeniden çorbaya daldırdı. O an yüreğine anası düştü. Fadimeanası gözünün önünde canlandı. Yanı başındaymış gibi onu gözünde canlandırıp keyifle izledi.

Koyunları toplar toplamak eve döndüler. Ufukta harareti azalan güneş ışıkları yeryüzünden elini ayağını çekiyordu. Tozlu yol boyunca gölgesi uzanan koyunların tok sesli yürüyüş sesi yükseliyordu.

Kardeşiyle koyunları belde meydanında sahiplerine teslim eden Ömer, kardeşiyle evlerinin yolunu tuttu. İki göz ahşap evin küçük penceresinden dışarıya titrek gaz lambasının ışığı yansıyordu.  Anadolu evlerinin kapıları açık olurdu. Hiç tokmağa dokunmadan eliyle itekler iteklemez kapı koyuluktan ayrı bir loş karanlığa açılmıştı. Gaz kokusu ten ve rutubeti bastırıyordu. Ömer, kardeşi Doğan ile eşikten sofaya girmişti. Yerde sofra kuruluydu. Babası Hasan Hüseyin Efendi ile kardeşleri Elif ve Ganime de geniş oval bakır sofranın çevresinde bağdaş kurmuştu. Sıcacık çorbanın dumanıyla mest edici tarhana kokusu yayılıyordu. Evlatlarının ayak sesiyle bakışlarını kapıya yönelten babanın içini her zamanki gibi bir hoşluk kaplamıştı. Babacan sesiyle, “Hadi elinizi yüzünüzü yıkayın bize katılın” diye seslendi.

Babasına sevgiyle yücelen bir saygı besleyen Ömer, lavaboya yöneldi. Elini yüzünü yıkar yıkamaz çıktı ardından kardeşi girdi.

Annesinin boynunu güçlü kollarıyla sarmalayan Ömer, “Anacığım eline sağlık. Yemek çok lezzetliydi. Hele tarhana yok mu? Tüm yorgunluğumu aldı!..”

Oğlunun sımsıcak kollarıyla bir gülümseme bırakan Fadimeana, gözlerinden ve yanaklarından öptü. “Afiyet olsun evladım” diye fısıldadı. Göz ucuyla sofradaki çorba, patates ve pidelerle bezeli sofrayı göstererek, “Hadi yemeğinizi yiyin. Kendinize gelirsiniz yavrum” dedi.

Bir yandan tahta kaşığına koyduğu yoğurda bulanmış patatesten tadan babası nefes alarak, “Nasıl bu gün inşallah bir kayıp yok.Hayvanların sayısı tam, öyle mi?”

Ömer, gururlanarak “Şükür hepsini eksiksiz otlatıp getirdim babacığım” diye karşılık verdi.

Son günlerde babasının övgü dolu sözlerini kazanan Ömer’in kendine güveni artmıştı. İyi bir asker olacağına inancı artmıştı.  Ancak bu düşüncesini nasıl açacaktı? Babası böyle bir kararı karşısında nasıl bir tutum benimseyecekti?

Tam ağzından bir kelime düşecekken vazgeçip kaşığındaki çorbayı yudumluyordu. Korku ile karışık bir endişe büyütmüştü içinde. Sert ve yıpratıcı bir yaşamları olmasına rağmen anne ve babaları çocuklarıyla olan sıcak sohbeti ihmal etmiyorlardı. Mahallede yaşanan gelişmeler konuşuluyordu. Baba Hüseyin Efendi, yaşlı ve hastaları ihmal etmez. Ziyaret eder yanında elma,portakal gibi meyve götürürdü.  Evlatlarına da bu güzel duyguları aşılamayı ihmal etmiyordu. Yavrularındaki merhamet duygusunun gelişmesinin en güzel yolunun yaşlılara ve hastalara hürmet etmek olduğunu örnek davranışlarıyla aşılamaya çaba gösteriyordu. Ömer babasını dinlerken sofrayı donatan ablaları da Ömer’e ayrı bir ihtimam gösteriyor önüne hazırladıkları yemeklerden ve tatlıdan bırakıyorlardı. Ömer de kıs kıs gülümseyerek, ‘beni şımartmayın’ diye nazlanıyordu.  Yemek sonrası ahşap sedire kurulan ev gaz lambasının loş ışığı altında mis gibi çayları yudumluyordu. Evin reisi yatsı namazı sonrası çay içmekten ayrı bir keyif alırdı. Önüne bırakılan çayı yudumlarken çocuklarıyla sohbet etmek ve hikayeler anlatmaktan hoşlanıyordu. Yemen’de, Galiçya’da, Kıbrıs’ta  Türk askerinin gösterdiği kahramanlıkları anlatmaya başlamıştı.  Mehmetlerin, aç ve susuz kalmalarına rağmen Kabe’yi nasıl savunduklarını gözleri dolarak anlatmıştı. Yemen’de İngilizlere karşı canlarını ortaya koyarak savaşan Mehmetlerin çekirdek yiyerek savaşma dirençlerini koruduklarını anlatmıştı. Duygu yüklenen Ömer, babasının dudaklarından dökülen her bir sözü dinlerken adeta mest olmuştu. Göğsü inip çıkıyordu. Dayanamadı atıldı: “Baba, ben de asker olacağım!..”

Evde bir sessizlik oldu.

-Yavrum, asker olmak mı istiyorsun?

-Evet

Adamın yüzü gülümsemeyle aydınlanmıştı.

“Yavrum zaten askerlik görevini yerine getireceksin. Her erkek gibi sen de askerlik yapacaksın!..” deyince kardeşleri gülümsemeye başlamıştı.

Dudağına gülücük yayılan Ömer ciddiyetini korumayı başardı.

-Baba ben subay olmak istiyorum.  Muvazzaf subay olmak istiyorum.

Aniden ciddileşen adam, “Evladım bu iş nasıl olacak?” diye sordu.

Ömer, babasının sesinden bir işaret almıştı. Cesareti iyice güçlenmişti.

-Baba, demez misin, ‘doğru iş yapan doğruyu bulur’ Ben de doğru olanı yapmak istiyorum. Vatanıma hizmet etmek istiyorum. Allah (c.c) çalışana verir. Çölü suya doyuran Yüce Mevlam, bana yardım etmez mi? Baba, asker olmayı çok istiyorum.”

Başı öne düşen adamın yanağından süzülen damlalar titrek mum ışığında parlamaya başlamıştı. Minicik elması andırıyordu.  Beklenmeyen bir şey yapıp evladının başını iki eli arasına alıp hüngür hüngür ağlamaya başladı.

-Evladım, sen istersen Allahımıza (c.c.) dua yap. O, yürekten dua göndereni geri çevirir mi hiç? yardım eder. O rahmeti rahmandı. Halis niyetle gönülden istiyorsun. Ben de hislendim. Çalış çok çalış. Sizi devletimize ve bu yüce milletimize hizmet etmeniz için yetiştiriyorum. Bahtın ve yolun açık olsun.

Anası, kardeşleri, bacıları Ömer’in çevresini sarmıştı. Gözyaşı döküyorlardı. Fakir,kendi halinde kıt kanaat geçinen bir aileden birisinin subay olması demek, gecenin gündüz, gündüzün gece olması gibi bir şeydi!…”

Sesi çatallaşan baba Hüseyin Efendi, saygı, görgü, edep ve terbiye timsali eşi Fadimeana’ya dönerek,  “Hadi bu kadar yeter. Liman atın bardağıma kızım çayımı yenile…”

O an nazı eşine geçmişti. Dünyadaki en büyük dayanağı Fadimeana, yerinden doğrulmak için elini yere atmıştı ki, büyük kızı demliği çoktan bardağa yaklaştırmıştı…

Halisdemir ailesinin soy ağacı yüzlerce yıl önceye uzanıyordu. Türkmen Betik aşiretine mensuptular. Kahramanmaraş’tan geçim zorluğu sebebiyle göç etmek zorunda kalan aile ardından Niğde’ye yerleşmişti. Aile çiftçilik yaparak yaşam mücadelesini Niğde’de sürdürmeye başlamıştı. Evin üçüncü evladı olan Ömer, Çukurkuyu İlkokulu’na gitti. Okulun başarılı ve çalışkan öğrencisiydi. İlkokulu köyündeki Fatih İlkokulu’nda tamamladı. Babası kendisine ve kardeşlerine bakabilmek için çiftçilik yapıyordu. O da İsmail Erol Ortaokulu’nda eğitim hayatını sürdürüyordu. Kilometrelerce yolu yürüyerek okula gidip eğitimini sürdürürken, bu sıra yine koyun otlatarak ailenin geçimine katkıda bulunuyordu.

 

 

Akif hayranı Ömer, onun gibi kilometrelerce yolu yürüdü

 

Ömer’in hayalleri bir gölge gibi peşindeydi. Nereye gitse yanı başındaydı. Babası erken yaşta iş bulabileceğini düşünerek onu Niğde’deki Endüstri Meslek Lisesi makine bölümüne yazdırmıştı. Her gün 50 kilometreye yakın yolu yürüyerek Niğde’ye gidip geliyordu. İstiklal Marşı Şairi Mehmet Akif’in de öyle okuduğunu biliyordu. Ta, Fatih’ten Halkalı’daki Baytarlık Okulu’na yürüyerek gidip gelmişti. Hem de ayağında sağlam ayakkabı olmadığı halde. Akif okulu birincilikle bitirmişti. O büyük insanın o muhteşem başarısı onu daha çok kamçılıyordu. Her gün beş saat tozlu yolları yürüdü yürüdü… Aklında fikrinde askerlik vardı. Yorulmak nedir bilmezdi. “Her Türk asker doğar” diyerek mırıldanır adımlarını sıklaştırırdı. Yağmurda yağız bir at, çamurda zıpkın, güneşli havada bir kelebek olur yolunu giderdi. Böyle gün günü doğurdu. Okul bitmişti. Ömer, artık bir meslek sahibiydi. Tıpkı Akif gibi. Ancak, gönlündeki aslan başkaydı. İçi içine sığmıyordu.

Okul biter bitmez babası onu karşısına aldı. Ev halkı onun diplomasıyla övünüyordu. Artık bir işyerine girip para kazanacaktı. Ancak Ömer garip bir mutluluk yaşıyordu. İçindeki sevda başkaydı. Yine bir yemek sonrası sofra kaldırılmış, önlerine demli çay dolu bardaklar konulmuştu. Ömer, kardeşlerinin sevincini içselleştiriyor ancak yüreğindeki yangını söndüremiyordu. Babası çayını yudumlarken bardağını kırmızı-beyaz desenli çay tabağına bıraktı. Kendisini gururla izleyen annesine kısa bir bakış attıktan sonra göğsünü şişiren nefesini bıraktı.

“Baba, biliyorum benim mesleğimi yapmamı istiyorsun. Haklısın bir an önce para kazanmalıyım. Ancak…”

Yüzü ciddileşen babası gözünü oğlunun gözlerine dikmişti.

“Ancak…”

“Ben asker olmak istiyorum. Askerlik vazifemi yaparken muvazzaf olarak kalmak için uğraşacağım. Sen de biliyorsun en çok sevdiğim meslek askerlik”

Babası yeniden çayından yudum aldı. Oğlunun gözündeki o ifadeyi asla unutmayacaktı.

Eşine saygılıydı. Önce onun gözlerine baktı sonra Ömer’in… Ok yaydan çıkmıştı.

“Sen bilirsin evladım. Senin yaşamınla ilgili karar verecek yaşa ulaştın. İnşallah hakkından hayırlısı olur. Askerlik zor ve çok fedakarlık isteyen bir meslektir. Bunu biliyorsun değil mi?”

Yüzüne gülümseme yayılan Ömer’in ağzından şu sözler dökülecekti:

“Baba insan eğer sevdiği işi yaparsa ne kadar güç şartlarda da olsa kolay gelir. Merak etme. İnşallah size layık bir asker olacağım. Benimle gurur duyacaksınız. Eğer başarabilirsem askerde kalacağım. ”

Nihayet, Ömer’in yüreğindeki en büyük özlemi olan askerlik vazifesi zamanı gelmişti. 1993 yılında asker olmuştu. Öyle bir aşkla doluydu ki… Askeri kıyafet onun için biçilmiş bir kaftandı. Adeta ayakları yerden kesilmişti. Komutanlarına karşı gösterdiği saygı ve sevgi tüm askerlerin dikkatini çekiyordu. Bu ne korkudan ne endişedendi. Peygamber Ocağı’na duyduğu güçlü duygudan kaynaklanıyordu. Annesi onu ‘kınalı kuzum’ diyerek saçına kına yakıp göndermemiş miydi? Eğitimde en önde o koşuyor verilen görevin en iyisini o yapıyordu. Ömer, artık giyindiği botu bir daha ayağından çıkarmayacaktı. Askerlik mesleğine duyduğu aşkını komutanlarına açmıştı. Kendisine büyük bir güven ve itimat duyan komutanları da ona ne yapması gerektiğini anlatmışlardı.

Ömer, askerde girdiği sınavı geçerek uzman çavuş olmayı başarmıştı. Ailesine yazdığı mektupta şunları karalamıştı:

“Baba, benden mutlusu yok. Allah’a (c.c) şükür nasip oldu. Hayatta en çok istediğim mesleğime kavuştum. Dualarınızla.”  1996 yılında Özel Kuvvetler Komutanlığı’na geçen Ömer, sınavlardan ve eğitim notlarından her zaman en yüksek puanı alacaktı. Komutanlarının gözünde bir yıldız gibi parlayacaktı. Arkadaşları onun için; “Allah (c.c) seni asker olman için yaratmış. Bu kadar büyük sevginin kaynağı bu olsa gerek” diyorlardı.

Sevdiğine kavuşan Ömer artık yuva sahibidir…

Ömer, ilk aşkı olan mesleğine kavuşmuştu. Gönlündeki diğer aşkına kavuşmak için gönül kapısını aralamıştı. Annesinin de çok beğendiği hanım hanımcık, ipek gibi sırma saçlı, gül yüzlü, narin mi narin Meryem’ine açılmıştı. O da uzun boylu, yiğit yüzlü, beldenin gözdesi Ömer ile hayatını birleştirmeyi çok istiyordu. Ömer, ilk maaşıyla annesine ve kız kardeşlerine yeni entari, kendine, babasına ve kardeşlerine elbise satın almıştı. Evin neşesi açık pencereden giren rüzgarla sevişiyordu. Meryem’in ailesinden davet ulaşmıştı. Sağına babasını, soluna da annesini alan Ömer elinde çikolata ile tenteli, kafes pencereli ve cumbalı şirin evin kapısına varmıştı. Kapıyı büyük bir saygıyla açana Meryem’in yüzünden gülücükler akıyordu. Aralarının kapıdan dışarı sanki rengarenk kelebekler uçuşmuştu. İnce ve uzun boylu yakışıklı Ömer de güzeller güzeli kızı karşısında görünce ayrı bir sevince boğulmuştu. Anne ve babası gülen yüzle karşılanınca üzerlerine çöken kasvet dağılmıştı. Nihayet, kızın hemen ardında anne ve baba da gözükmüştü. Gülsuyu kokulu odadaki kırmızı gül desenli ince ayaklı ahşap sandalyeye kurulan Ömer, iki ayağını birbirine sürterek, anne ve babasının fısıldaşmasına kulak kabartıyordu. Anne ve baba fısıldaşarak üzerlerindeki utangaçlığı da atmaya çalışıyorlardı. Gelin adayı güzel kızın, bakır oval tepside getirdiği mis kokulu kahveler yudumlandı. Karşılıklı alışma amaçlı sohbetler yapıldı. Havaların sıcaklığı, tarlalardaki hasatların bereketli olması, hayvanların bolca süt vermesi, peynir ve süt fiyatlarının konuşulmasıyla artık sözler tükenmeye başlamıştı. Karşılıklı temenniler ve tebessümler yerini ciddiyete bırakmıştı.  Ev sahipleri bakışlarıyla Ömer ile anne ve babasına ‘artık saadete gelelim’ diyordu. Gizli bir gülüşle eşine hafif dirsek atan Fadimeana, eşine işareti vermişti. Nihayet, Hasan Hüseyin Efendi ağzında yuvarladığı sözü söylemişti.

-Allah’ın emri, peygamberin kavliyle…

Kız evi naz evi derler ya… Meryem’in anne ve babası bir müddet sessizlik sonrası gençleri fazla üzmek istememişlerdi.

Yerinde doğrulan baba, derin bir nefes alıp verdikten sonra, “Verdim gitti!..” deyince odada büyük bir sevinç yumağı oluşmuştu. Fadimeana, sevinçle ayaklandı ve kapıda bekleyen Meryem’i sımsıkı sardı…

-Kızım benim.

Ömer, 24 yaşında evlenirken, düğününde çok sevdiği arkadaşlarıyla karşılıklı endamlı endamlı davul ve zurna eşliğinde oynamıştı. Gözlerinden ışık yüzünden gülücük hiç eksik olmamıştı. Askerlik yaşamı boyunca gösterdiği başarılar onu kısa sürede arkadaşlarının baş tacı olmuştu. Komutanları ona öylesine güveniyordu ki, koca timi ona teslim ediyorlardı. Bir gün arkadaşlarıyla aralarında çıkan tartışma sırasında birisi olan, ‘senin cesaretinden nasıl emin olabilirim?’ deyince sinirlenmişti. Onun gözlerinin içine bakarken söylediği söz herkesin kulağında yankılanmıştı: -Benim cesaretim senin aklının alamayacağı kadar büyük!.. Gösterdiği başarılarıyla kısa sürede astsubaylığa terfi eden Ömer, bölücü terör örgütlerine yönelik düzenlenen operasyonlarda canıyla kanıyla savaşıyordu. Afganistan’da ülkemizi şanıyla ve şerefiyle görev yaptı. Gözü kara, cesur, yiğit bir asker olarak dosta güven, düşmana korku salıyordu. Sancağını asla yere düşürmedi. O artık Piyade Astsubay Kıdemli Başçavuş Ömer Halisdemir’di… Babasının, anasının, kardeşlerinin, eş ve dostlarının gururla ismini andığı… Kendine güveni öylesine güçlüydü ki, en zorlu coğrafyada ve en tehlikeli çatışmalarda arkadaşlarını sakinleştirip, onlara öz güvenlerini kazanmalarına yardımcı oluyordu. Tam bir liderdi… Emrindekiler onun peşinden giderken korku ne bilmiyordu. Bir gün çok sıkıntılı bir harekat sırasında arkadaşlarını sakinleştirmek yine ona düşmüştü. Ortam gergindi. Kaşlarını çattı gözlerini arkadaşlarının gözlerine dikti. Ve o tarihi sözü dudaklarından döküldü:

-Herkes hakkını helal etsin. Delikanlı adama da bu yakışır.

Tam bu sırada bu söz içine dokunan devre arkadaşı ona seslendi:

-Ömer, delikanlılığı senden mi öğreneceğiz?

Ömer bu sözün altında kalır mı? Hemen cevabı bindirdi:

– Benim delikanlılığımı tahmin bile edemezsin

Görev başında binbaşı, yarbay ve albaylara bile eğitim veriyordu. Onlara mesleğin en ince ayrıntılarını teorik olarak anlatıyor, pratik olarak gösteriyordu. İstirahat anlarında ise eline sazını alıyor toprağından, bağından, bahçesinden ve ülkesinden türküler çığırıyordu. Saz çalmayı çok seviyordu. Yanık sesli duygulu halk ozanı Neşet Ertaş’ın, türkülerini okumak ona her zaman keyif veriyordu. Buram buram Anadolu kokuyordu. Afganistan vazifesinden yüzünün akıyla çıkmıştı. Mesleğinin doruğuna ulaşmıştı. Eşi Meryem Hanım, tam bir Anadolu kadınıydı. Onun görevde olduğu ünlerde yavrularına hem analık hem babalık yapmıştı. Elifnur ve Doğan’a onun yokluğunu hiç hissettirmemişti. Ülkesine döner dönmez soluğu memleketinde almıştı. Güneydoğu’da şehit düşen askerler ve polisler için her gün gözyaşı döküyordu. Yüreği sıkılıyordu. Birlikte mermi attığı arkadaşlarının şehit olduğu haberini alınca adeta dünyası başına yıkılıyordu. Satın aldığı ağaç fidelerini tek tek eliyle bahçesine dikmişti. Her birinde şehitlerin isimleri yazıyordu. Yaş ilerledikçe olgunlaşıyor adeta demleniyordu. Bakışlarına tatlı bir hüzün yerleşmişti. Kahramanlığı, bilgeliği ve çocuksuluğu onun bakışlarına vuruyordu. Çocuklarına iyi bir baba olmuştu. Yanlarında olduğu vakit onlara öğretmen oluyordu. Yere dizini çöküp başlıyordu soruları okumaya…

45 yıl, koca 45 yılı devirmişti. Cenneti andıran ancak düşmanların yan gözle baktığı bir ülkede yaşıyordu. Memleketine aşıktı. Bayrağına sırılsıklam bağlıydı. Askerlik terbiyesi onun içindeki askerlik aşkınını koyulaştırmıştı.

Özel Kuvvetler Komutanı Tümgeneral Zekai Aksakallı, Ömer’i çok seviyordu. Ona öyle güveniyordu ki,o olmadığı vakit adeta gölgesi gibi birliği sahipleniyordu. Ömer, onun makamına çıktığında gür sesiyle, ‘emret komutanım!..” diye haykırdığında, Tümgeneral Aksakallı’nın tüyleri diken diken oluyordu. Askerliğin tadı ve lezzeti adeta Ömer’in, bakışlarından aksedip, koca yürekli komutanının gönlünü kaplıyordu. Vatan, millet ve bayrak aşkıyla dolu iki Anadolu insanı… Ettikleri namus yeminine sahip çıkıyorlardı.

Ömer, bu vatana canımız feda, değil mi?” diye sorunca o da yerinde kıpır kıpır oluyordu.                    – “Canımız feda komutanım.”

Yıllar su gibi akıp gitmiş, Ömer de iyice olgunlaşmıştı. Emeklilik hayalleri kuruyordu. Memleketinde bahçeli bir ev yaptırmaya başlamıştı. Çocuklarıyla oraya yerleşmenin hayalini kuruyordu. Sazını çalacak, bağına bahçesine bakacak, emeklilik günlerini huzur içinde yaşayacaktı!..

“O gece…”

O gece… Gökyüzünün zifiri karanlığa gömüldüğü o gece. Nice hayallerin yıkıldığı,nice yuvaların dağıldığı, nice ümitlerin sönmeye yüz tuttuğu o gece…Türkiye’nin bağrına dış düşmanların üniforma giyinmiş hain eliyle hançer indirmek için hamle yaptığı o gece her şeyin bambaşka olacağının habercisiydi… Sıcacık yuvanın her bir köşesi yine o yürek okşayan heyecana gark olmuştu. Ayşe ve eşi Mehmet, Ömer, Ali Edirne’den Ardahan’a tüm Türkiye, özlemle beklediği bir Ramazan ayına daha kavuşmuştu. Oruç ibadetini yerine getiren millet, ulvi duygularla bereket sofralarında iftarlarını açmıştı. Mübarek ayın bereketi ile huşu içerisinde bir bayramı daha idrak etmişti. Gülsuyu kokulu ve minarelerini ışıl ışıl mahyaların süslediği camileri dolduran müminler,  omuz omuza bayram namazını eda etmişti. Kabirler ziyaret edilmiş, ölmüşlerinin ruhuna Fatihalar gönderilmişti. Bayram, anlamına uygun hüznü, sevinci ve hassasiyetiyle yaşanmıştı. Terör saldırılarıyla kıskaca alınmaya çalışan ülkemiz, bombalı intihar saldırılarıyla üzüntüye gark olurken, Edirne’den Ardahan’a ülke insanı bayram günlerinin manevi atmosferinden faydalanmaya çalıştı. Ruhunu dinlendirdi, lavanta kokusu ferahlığı gibi. Ülke her ne zaman sıkıntıya, belaya, musibete düştüyse imdadına birlik, beraberlik, paylaşma, kardeşlik, dayanışma ve komşuluk duygularının yaşandığı mübarek bayramlar yetişmedi mi? İslamiyet’in yüzlerce yıl sancaktarlığını yapan, mazlumların sığınağı olan güzel yurdumuzun yüreği iman dolu insanları, 5 Temmuz’da başlayan Ramazan Bayramı’nı bu haslet ve duygu yoğunluğuyla yaşadı.

Millet bayramını yaşarken, hainler eski İngiliz karargahında İşgal planı yapmış!…

Millet, yüce Yaradan’ın armağanı Ramazan ayını ve bayramını samimiyetiyle evladı, torunu, yaşlısı ve genciyle yaşarken,  dış mihraklarla işbirliği yapan hainler ise boş durmamıştı. Düşmanlar ve Pensilvanya’da saklanan baş hainin yetiştirdiği fedaileri ülkeyi işgal etmek için dikkat çekici bir mekanda toplantı düzenlemişti. İstanbul Büyükada’da İngilizlerin, 1919 yılında işgal günlerinde Ordu Karargâhı olarak kullandığı Splendid Otel’inde buluşan düşmanlar, aldıkları talimatla ülkeyi işgal etmek için yaptıkları planları masaya sermişlerdi. Masanın etrafında dünyanın en tehlikeli leş kargaları, çakalları, kunduzları ve sülükleri kümelenmişti…

Ağızlarından salya damlayan hainlerin üzerine yumuldukları masanın tam ortasında ise Türkiye haritası vardı!

Dilim dilim paylaşılacak bir pasta gibi…

Onların hesabı varsa Allah’ın da hesabı var, bilmiyorlardı!..

Plan, ülkeyi işgal planıydı. Türk milletini hapis etme, demir parmaklıklar ardına atma, dünyadan tecrit etme, dininden, imanından insanlığından, namusundan ve şerefinden yoksun bırakma planıydı…

Başbakanı’nın asılmasına içten içe kan ağlayan ve sesini çıkaramayan bir millet, başbakanının alınmasına ses mi çıkaracaktı?

Nasıl da fena yanıldıklarını çok kötü bir ders ile anlayacaklardı!..

Bu milletin merhum Başbakan Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan’a içten içe nasıl yandığını bilemeyecek kadar kördüler. Bu milletin bir lider daha vermeyeceğini kavramaktan uzak ve izan sahibi değildiler.

Merhum Menderes’in vasiyeti gönüllere yazıldı

Ezanı aslına uygun okuttuğu için ve devletin kapılarını milletine ardına kadar açtığı için cezalandırılan büyük devlet adamı, o inanmış halk insanı idam sehpasındayken boynuna ip geçirildiğinde milletine, vasiyet gibi şu sözlerini söylediğini nerden bileceklerdi ki…

“Türkiye’ye 10 sene başbakanlık yaptım. Sekiz senemi Türk tarihi yazacak, iki senemi de dalkavuklarım. Oğlum Yüksel’in devlet tarafından okutulmasını istiyorum. Kaleminden altın damlasın. Bizim gibi olmasın.”

Hayır!…Hiç bir şey eskisi olmayacaktı. Allah’ın inayetiyle bu ülke bir gün demokrasisine ve liderine sahip çıkmasını da bilecekti. Çünkü şehitlerini asla unutmaz!…İçten içe onlar için yanar, ama yüreği hep diri vatan ve millet aşkıyla dopdoludur…Yeri ve vakti geldiğinde ortaya koymadı mı? Çanakkale’de, Kurtuluş Savaşı’nda, Kıbrıs çıkarmasında… Bu millet bir bunu ispat etmeye her zaman hazırdı…Ülkenin üzerine akşam rehaveti çökmüş, tüm güzelliğini karanlığa kaptırmıştı. İnsanlar yuvalarına çekilmiş, gün boyu yaşadıklarını aile efradıyla paylaşıyordu. Çocuklar her zamanki gibi eğleniyor,oyun oynuyor, yaramazlık yapıyor…

15 Temmuz 2016 akşamı derin bir sessizliğe gömülmüştü. Sessizlikler hep ürkütücü olur. Millet, Ramazan ayı ile henüz vedalaşmıştı. Gökyüzünden damlayan nurlu yağmur damlalarıyla uğurlamıştık o mübarek ayı…

Avrupa ile Asya arasında medeniyet ve kardeşlik köprüsü olarak inşa edilen Boğaz Köprüsü’nde bir gariplikler yaşanıyordu. Yüzleri koyu, kıyafetleri koyu ve ruhları kararmış eli silahlı bazı karanlık üniformalı kişiler, “deli dumrul” misali köprüyü trafiğe kapattıklarını söylüyorlardı. Milletin köprüsünü rehin alan bu insanlar da kimdi? İlk anlarda film çekimi sanıldı, düşman ve hain ellerin yazdığı karanlık bir senaryoyla ancak böyle bir film çekilirdi!..

İnsanlar, birbirlerine sordu:  ‘Kim bunlar, neler oluyor?’ Hala açık ve tatmin edici bir cevap yoktu ortada. Karanlık içinde bir ışık aradı endişeli, merak dolu bakışlar… Kulaktan kulağa ‘darbe’ ‘bu bir darbedir’ kelimesi fısıldanıyordu… Millet, inanamadı. Güçlü ve demokrasisi bu kadar sağlam bir ülkede darbe mi olurmuş!…

Gözler bir kişiyi arıyordu, hem tüm gözler. Mazlumların, ezilmişlerin, gariplerin, inanmışların sığınak olarak gördüğü ve sırtını dayadığı Türkiye’nin güneşi söndürülmek mi isteniyordu…

 

Komutanım Kandil’deki hain Karayılan’ı mı indireceksiniz?

 

Karanlıkta akbaba, çakal, yarasa iniltileri yükseliyor…Gölgeler bir iriliyor, bir küçülüyor bir uzuyor…Altı çivili botların düştüğü yerden kırılan dal çıtırtısı yükseliyordu…

Gökyüzünde parlak ay ışığı hilal şeklinde yeryüzüne süslü gelin gibi uzarken, esen sert rüzgar bir çığlık gibi ağaç dallarını titretiyor.. Baştan aşağı Alman, ABD, İsrail, Fransız yapımı son model silahlarla donatılmış cuntacı timin istikameti, Kurtuluş Savaşı kahramanları Efeler ocağı Muğla’daki bir oteli. Otele yaklaştıklarında 50’yi aşkın SAS komandosunu gören bir güvenlik görevlisi şaşırdı: O da Güneydoğu gazisiydi…
Sırtındaki kalleş kurşun yarasını taşıyordu…Heyecanlanmıştı..Yüreği kelebek gibi kıpır kıpır olmuştu..Göğsü heyecanla inip kalkıyordu. Rütbeli komutana saygıyla yaklaşıp sordu:

-Komutanım, Allah gücünüzü kuvvetinizi arttırsın..Dualarımız sizinle..Yine nereye gidiyorsunuz? Hain yuvası Kandil’e mi…Kınalı kuzularımızın katili, yuvalar yıkan, kan içen, 30 bin insanımızın katili Murat Karayılan’ı mı indireceksiniz..Yoksa yoksa Cemil Bayık’ı mı, Rıza Altun mu ?.Yoksa yoksa Suriyeli katil mi? Suriye’yi mezbahaya çeviren Esat katili mi?

SAT komandolarının başındaki atletik yapılı, düzgün fizikli göğsünde ay yıldız parlayan komutan elini adamın omzuna bıraktı…Dudağına garip bir gülüş düşmüştü…Avını parçalamanın keyfini yaşayan kaplanı andırıyordu..
Karşısında dimdik saygıyla dal gibi dikilen adamın gözlerinin içine bakarak şöyle dedi:
“Tosunum bizim için düşman, dost yoktur…Bize bağlı olduğumuz yerden emir geldiğinde karşımızdaki güvercin bile yılan olur!..Hedef daha büyük…Çok büyük…Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan!…Onu indirmeye gidiyoruz…”

Belinden silahı alınan adamın iki omzu düşmüştü….Gözleri buğulandı..Kalbine bir ağırlık çöktü.. Dizlerinin bağı çözüldü…
Çok hainlik görmüştü de böylesine ilk kez rastlıyordu… Kalbi burkulmuştu.
“Siz kimsiniz? Yoksa Türk üniforması giyinmiş İsrail komandosu mu? Yoksa Amerikan askeri mi? İngiliz misiniz, Fransız mısınız?”
Sırtına dipçik darbesi inen adam yere yığılıp kaldı.. Bu sırada aralıklı gözleri gökyüzünde parlayan hilale kaymıştı..

Komutan dişlerini gıcırdatırken mırıldandı: Bizim kimin askeri olduğumuzu yakında anlayacaksın!…

Başkomutan Recep Tayyip Erdoğan, gökyüzünde sükse yapar gibi uçuşan cuntacı pilotların kullandığı savaş uçaklarına rağmen hiç geri çekmedi… “Efendim, dilerseniz Yunanistan adasına çıkalım” teklifini elinin tersiyle iterek Sultan 2.Abdülhamit’in gösterdiği vakurluğu ortaya koyacaktı. 1915 yılında müttefik kuvvetlerinin Çanakkale Boğazı’nı geçme ihtimali belirince İttihatçılar, onu hapis hayatına mahkum ettikleri Beylerbeyi Sarayı’nda ziyaret edeceklerdi. Onları, üzerine giyindiği kefen gibi beyaz gece kıyafetiyle karşılamıştı, Büyük Hakan.

-Efendim, müttefik güçleri İstanbul’a ulaşabilir.

-Benden ne yapmamı istiyorsunuz?

-İstanbul’da da tedbirler alıyoruz. Bu yüzden payitahtı Konya ‘ya nakletmek istiyoruz. Sizin de Konya’ya gitmeniz gerekebilir.

Elinin tersiyle itirazını ortaya koyan 2.Abdülhamit’in dudaklarından tarihin derin sayfalarına kazılacak şu söz dökülecekti:

Dedem Sultan Fatih’in ordusu İstanbul’u kuşattığı vakit bırakıp kaçıp gitmeyen İmparator Konstantin’den korkak birimiyim? Asla İstanbul’u terk etmem. Kendime korktu kaçtı dedirtmem!..

Bu sözleri duyan İttihatçılar başlarını yere eğdikten sonra huzurdan çekilmişlerdi.

Büyük Hakan’ın torunu olduğunu ispat etmişti. Ki, yapılan teklife karşı sert çıkmıştı:

-Öyle şey olur mu? Milletim havalimanına akın etmiş. Beni bekliyor. Onların yanına gideceğiz. Hemen uçağı hazırlayın”

Pilot sormuştu:

-Efendim nereye gideceğiz?

-Tabi ki, İstanbul’a gidiyoruz. Beni bekleyen milletime gideceğiz. Atatürk Havalimanı’na ineceğiz. Önünde ölüm dahi olsa korkmayacağız.

Pilotun tüyleri diken diken olmuştu.

-Emriniz olur, efendim!..

Başkomutan Recep Tayyip Erdoğan, kendisine ulaşan CNN Türk aracılığıyla tüm dünyaya mesajını görüntülü vermişti. O sesi duymak için sabırsızlanan millet coşku ve sevince boğulmuştu. Artık dönüşü yoktu!.. Başkomutan hakkında ortaya atılan dedikodu ve iddiaların boş olduğu anlaşılmıştı.

Bu saatten sonra göğüs göğse mücadele başlayacaktı.

Allah ya cuntacılara verir, ya millete!…

Başkomutan’ın sesi kulaklarda çınladı, yürekleri titretti:

“Zaman evde durma zamanı değil, zaman demokrasiye, vatana sahip çıkma zamanıdır. Hepinizi meydanlara, havalimanlarına bekliyorum. Ben milletin üzerinde başka bir güç tanımıyorum, bilmiyorum.”

Şafak sökmek üzereydi. Kıvılcım büyümüş ışık sümesi haline dönüşmüştü. Her şey netti artık. Çıplak gözler seçilebiliyordu. Karanlık perde düşmüş ardındaki yüz ortaya çıkmıştı. Baş hain Fetö ve milletinin üniformasını giyinmiş, silahlarını kuşanmış fedaileri ile işbirlikçileri ülkeyi işgal, milleti rehin alma peşindeydi… Onlar ki, Orhan Gazi’nin düğününe getirilecek hediyelik sandıklara gizlenerek baskın yapmak isteyen Bizanslı hainlerden farklı değillerdi, sanki Truva atına gizlenen kalleşlerdi…

 

Cumhurbaşkanı ve Başkomutan Recep Tayyip Erdoğan’ın çağrısını duyar duymaz yüzü düşen bir hain kendi kanallarına aynen şöyle diyecekti: “Türkler, değil asker olup savaşmayı, yere yatmayı dahi bilmez” Hazreti Peygamberin sancağını yere düşürmeden Viyana kapılarına kadar götüren şanlı milletin evlatlarını tanımamış bir zavallı…

 

Sel olup caddelere ve meydanlara aktılar

Duygu seliyle dolu insanlar, bir Menderes vakası daha yaşamamak için dualar yapıyor, yollarda yalın ayak yürüyor, yürüyordu… Önlerine çıkan tank paletlerinin önüne boynunu uzatıyor, tüfeğin namlusuna göğsünü siper ediyor, savaş uçaklarını yakalarım diye yüksek katlı binalara tırmanıyordu!… Analar, yavrularını önüne katıp, ‘haydi vatan tehlikede’ diyerek nefes nefese evinden çıkıtı. Delikanlılar, yaşlı ninesinin ve dedesinin elini öpüp, ‘hakkını helal et’ dedi dışarı fırladı. Yeni evli babalar, beşikteki bebeğinin pamuk yanağına dudağını dokundurdu ve canını dışarı attı… Şerife bacılar kamyonlarıyla meydanlara, hava limanlarına, işgal edilmiş neresi varsa kurtarmak için kahraman taşımaya başlamıştı.79 milyon adeta tek beden olmuş, kuşların yuvalarını düşmandan korumak için canhıraş mücadelesi gibi vatanını, toprağını, demokrasisini korumak için adeta yalın ayak yola çıkmıştı. Sel olup aktılar. Duygular, Şerife Bacılar, Hafız Dedeler, Erkan Amcalar, Sabriler, Haticeler…

Bir millet, vatan için demokrasisine sahip çıkmak için havalimanlarına, meydanlara, emniyet binasına, belediye ve parti binalarına doğru koşar adım ilerliyordu. Askerlik mi, bu millet bilmez, diyen zavallı çok yanılmıştı. Topsuz ve tüfeksiz milyonlar, iman gücüyle silahlı hainlere kafa tutuyordu.

Başkomutan televizyondan ‘tüm vatandaşlarımı meydanlara, havalimanlarına bekliyorum.’ Çağrısında bulununca 79 milyon tek bir bedene sığdı ve tek bir yürek olup yollara akıyordu…

Ülke karanlığa gömülmek istenirken tam bu sırada ağaçların dallarındaki koyu ve iri yaprakların arasındaki yuvalarında uykuya dalmış onlarca kuş aniden kanat çırparak ok gibi gökyüzüne süzülmeye başlamıştı… Bu da neyin nesiydi? Kurşun renkli gökyüzü şafağın patlak verdiği an gibi parlamaya yüz tutmuştu. … Oysa şafak yakın değildi. Bu neyin habercisiydi?

Oyun içinde oyun…

Ülkeyi işgal etmeye dönük hain darbenin başarılı olup olmaması devletin en stratejik ve hassa kurumu olan Özel Kuvvetler Komutanlığı’ndaki sevk ve idarenin kontrol altına alınmasına bağlıydı. Üniformalı halk düşmanları yıllar öncesinden bunun hazırlığını yapmıştı. Bu önemli görevi Özel Kuvvetler Komutan Yardımcısı Tuğgeneral Semih Terzi’ye vermişlerdi. Terzi, Silopi’de idi. 15 Temmuz sabahı Korgeneral Zekai Aksakallı Paşa’yı defaatle telefonla aradı. “Kayınpederinin sağlık durumunun iyi olmadığını’ gerekçe göstererek Ankara’ya gelmek istediğini iletti. Tecrübeli ve zeki bir komutan olan Zekai Paşa şüphelenmişti. Terzi’nin ısrarla Ankara’ya gelmek istemesinden şüphelenmişti. Bu da yetmemiş Terzi’nin eşi de yine aynı gün Zekai Paşa’nın eşini aramıştı. O da Terzi’nin Ankara’ya gelmesine izin verilmesi için ısrarcı olmuştu. Mesleğinin büyük çoğunluğunu sert arazi koşullarında geçiren Zekai Paşa, şüphe  ve hislerinden emin olmak istiyordu. Düşündü, düşündü, düşündü…

“Ömer o haini vur!..”

Aylardır, düğüne gidemeyen bayramı evinde geçirme imkanı bulamayan Aksakallı Paşa, kanser tedavisi gören bir arkadaşının düğünü için görevlendirilmişti. Telefonla arayan emir subayı; “Komutanım, en kıdemli subay siz olduğunuz için Genelkurmay adına hediye çekini siz takdim eder misiniz?’ demişti. Aksakallı Paşa şüphelere bir cevap bulmak istiyordu. Oysa, kendisinden daha kıdemli nice komutan vardı. Kendisi niçin seçilmişti? Üstüne üstlük Semih Terzi’nin ısrarla Ankara’ya gelmek istemesinin sebebi ne olacaktı? Zekai Paşa, yine de gelen emir üzerine nihayet düğün salonuna gitmişti. Bir de ne görsün? Kendisinden kıdemli bir çok komutan Gazi Orduevi’ndeki düğüne katılmıştı. Hem de orada bulunması gerekmeyen nice tanıdığı arkadaşı da oradaydı. Zekai Paşa, hislerine ve tecrübesine güvenerek süratle protokol görevini yapıp, hediye çekini damada takdim eder etmez salondan ayrılmıştı.  Paşa, salondan ayırıp makam aracıyla ilerlerken Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ne doğru uzanan yol üzerinde iki araç tarafından sıkıştırıldı. Cuntacılar ile Zekai Paşa’nın korumaları arasında silahlı çatışma çıktı. Bu sırada Zekai Paşa’nın eşi de kolundan yaralandı. Korumalar olay yerine gelirken Kobra helikopterinden gelen cuntacılar tarafından ateşe tutuldu.  Bordo bereli korumalar açılan ateş sonucu çeşitli yerlerinden yaralandı. Zekai Paşa, artık işlerin rayından çıktığını fark etmişti. İşlerin normal yolunda gitmediğine iyice kani olmuştu. Endişesini güçlü kişiliği ile ezmeye çalıştı. Sakin ve vakur durmaya çalıştı. Hata hatayı doğurur ve felakete yol alırdı. Telefon ile hemen yakındaki güvenlik ekibine ulaşarak gerekli tedbirleri almaları için uyarıda bulundu. Nihayet, kendisini taciz eden hainlerin kullandığı araçları atlatmayı başarmıştı. Kendisine ulaşan telefondan hain bir darbe girişimi olduğunu öğrenmişti. Bu sırada gözünün önüne çok güvendiği ve evladı gibi gördüğü Astsubay Ömer Halisdemir gelmişti. Özel Kuvvetler Karargâhı tehlike altındaydı. “Semih Terzi bu yüzden Ankara’ya gelmek istiyordu, demek”diye içinden geçirdi. Bu stratejik öneme sahip karargahın çok iyi korunması gerekiyordu. Cep telefonu terlemiş avucunun içinde dönüp duruyordu. Darbe girişimin büyük bir işgal girişimi olduğunu bilmesi zor değildi. Sinirle gerilmiş bedenini kontrol etmeye çalıştı. Titreyen parmakları tuşlara gitti. Göğsü inip kalkıyordu. Yüreği hiç bu kadar kasvete bulanmamıştı. Birkaç önemli silah arkadaşını aradı. Süratle karargaha gelmelerini emretti. Oysa, karşısındaki kişi Zekai Paşa’ya, ağlamaklı, “Paşam, Terzi Paşa, ‘kışlanın emniyetini sağlamamızı emretti. İçeri kimseyi almamamızı ısrar edilmesi halinde ateş açmamızı emretti. Bundan sonra onun emrindeyiz. diye karşılık vermişti. Zekai Paşa, barut gibi olmuştu. Sinirden elleri titriyordu. Telefonu parçalara ayırmayı bile düşündü. Karşısındaki Albay’a adeta haykırdı: “Hain, seni görevden alıyorum!..”

Birkaç saniye geçti geçmedi yeniden telefonun tuşlarına dokundu. Karşısındaki kişi koruma astsubayı Ömer Halisdemir’di.

-Emret Komutanım!..

Bu ses tecrübeli Paşa’yı mest etmişti.

O hain sesin ardından gür davudi sesli bir dost….

“Ömer, her şeyi biliyorsun. Ülke  tehdit  altında. Sana tarihi ve görev veriyorum. Oranın namusu sensin. Tuğgeneral Semih Terzi, o isyancı bir vatan hainidir. Karargaha geliyor. Ömer, karargaha girmeden onu öldür!..”

Gözleri dolmuştu. Çatallaşmış sesi titriyordu.

Devam etti: “Ömer, seninle 20 yıllık bir görev beraberliğimiz var. Bu işin sonunda şehadet var, biliyorsun.”

-Biliyorum, komutanım…”

Sertliğiyle bilinen Paşa’nın gözleri bir an da gözyaşına bulanmıştı. Telefon ıslanmıştı.

Son sözünü söylemişti:

-Ömer, Ömer, hakkını helal et

-Helal olsun Paşam!.. Siz de helal edin

-Helal olsun Ömer

Telefonun sinyali acı acı çalarken kelimelerin yerini hıçkırık almıştı…

Telefon kapanır kapanmaz Ömer’in, aklına akşam sekiz sularında konuştu babası geldi. Bir saat boyunca kendisine dualar yağdıran babasına içini dökmüştü. Sıkıntı doluydu. Yüreği çarpıyordu. Gökyüzü pırıl pırıl parlayan yıldızlara rağmen adeta karanlığa gömülmüştü. Her yer kasvet yüklenmişti. Karargahın bahçesinde her vakit cıvıl cıvıl yuvalarında öten kuşların sesi kesilmişti. Kendisini yapayalnız hissediyordu. Babasına içini döktüğü gibi yüreğini ağır bir his kaplamıştı. Mesleki tecrübe ve duyguları onu yanıltmamıştı. Zekai Paşa ile yaptığı konuşma sonrası tüm vakarlığını korumaya çalışmıştı. Yine babasının söylediği bir çift söz kulağında çınlıyordu: “Yavrum kendini iyi kolla. Yüreğini teskin etmeye çalış!..”

 Ömer emri alır almaz Karargah’ta planlar yapmaya başlamıştı.

Çığ patlamıştı. Dağdan aşağı inerken önüne çıkanı yuvarlayıp birlikte götürürken irileşiyordu. Cuntacı General Semih Terzi, emrindekilerle Özel Kuvvetler Komutanlığı’nı ele geçirmek için harekete geçmişti. Planına göre, karargah ele geçirildiğinde cuntacılara yönelik operasyonları önleyeceklerdi. Karargah ile nizamiyenin kontrolü artık cuntacıların eline geçmişti. Saat: 02.00 sıraları cuntacı General Terzi çevresini saran korumalarıyla birlikte indiği helikopter pistinden yürüyerek Gölbaşı’ndaki  karargaha yaklaşıyordu. Birkaç adım sonrasında kapıya adım atmıştı ki, Koruma Astsubayı Kıdemli Başçavuş Ömer Halisdemir, onu ve yanındaki 10 korumayı durdurmuştu. Terzi, karanlıktaki kin dolu bakışını asker büyüğü bir komutan edasıyla gizlemeye çalıştı. Ömer’in, anlık davrandığını düşünüyordu. Terzi, onu önemsemedi bile. Geçip gitmek için hamle yapmıştı. Ki, Ömer, silahının namlusunu yukarı doğru kaldırmıştı. Ömer, ölümün soğuk nefesini yüreğinde hissetmişti. Gözleri ışıl ışıl cesaret doluydu. Vatan aşkıyla yanan yüreğinin sesine kulak verdi. “Zekai Paşa’nın emri var. Karargâha giremezsiniz” der demez namlusuna mermiyi sürdüğü tabancasını çekti ve darbeyi Terzi’nin alnına tek el sıktı. Terzi, çuval gibi gerisin geriye yığılıp kalırken, korumalar bir an ihtiyati olarak vücutlarını geri çekmişti. Halisdemir uzaklaşmaya çalışırken kendilerini toparlayan 10 koruma ardından ateş etmeye başlamıştı. Mermi yağmur gibi akıyordu. Ömer’e 4 saniye içerisinde tam 15 el ateş edilmişti. Yağmur gibi akan hain mermiler kahraman Astsubay Halisdemir’in vücudunun değişik yerlerine isabet etmişti. Yerde can çekişen Halisdemir’in yanı başında bedeni kin ve nefret tohumlarıyla doldurulmuş bir hainin ayakları duruyordu. O hain Üsteğmen Mihrali Atmaca’ydı. Silahının namlusuna mermi dolduran cuntacı Üsteğmen gözünü kırpmadan 2 el daha ateş etmişti. Halisdemir için gelen ambulans ise müdahale edilmesine izin verilmeden geri gönderildi. Kahraman asker 02.15’te şehadet şerbeti içerken, koyu karanlıkta kıpır kıpır olan ağaçların dalındaki yuvasından ok gibi kopan kuşlar belirsizliğe doğru kanat çırpıyordu. Kosova Zaferi sonrasında Sırp Miloş Obiliç Kabiloviç’in kalleşçe saldırısıyla şehit düşen Sultan I. Murad Hüdavendigar gibi Ömer, hainler tarafından şehit edilmişti. Şanlı millete yadigar olarak çocukları Elifnur ile Doğan Ertuğrul’u bırakmıştı.

 

Bordo bereli kahramanlar karargahı vermedi

Özel Kuvvetler Komutanı Zekai Paşa, çok güvendiği ve en tehlikeli görevlerin üstesinden birlikte geldiği subay ve astsubaylarla karargaha doğru harekete geçmişti. Kahraman bordo bereliler, kaleşnikov ve av tüfekleri tedarik ederek karargahta cuntacılarla silahlı çatışmaya girmişti. Hainlerden bazıları çatışma sırasında öldürülürken diğerleri de teslim alınmıştı.  Ömer, büyük bir destan yazarak ülkenin güvenliğinde önemli rol oynayan karargaha canı pahasına sahip çıkmıştı.

Kanı yerde kalmadı

Ülkemiz olağandışı günler, ihtilaller yaşamıştı ancak böyle bir Vandallığı ve trajediyi hiç yaşamamıştı. İngiliz donanması işgal günleri Dolmabahçe’ye konuşlandırdığı savaş gemilerinin toplarının namlusunu padişahın kaldığı saraya doğrultmuştu. Sarayı havaya uçuracaktı. Bulgar askerleri Edirne’yi kuşattıklarında, Selimiye Camii’ne top mermisi attılar.  Millet ruhunu ortaya koymuştu. Evlatları yaşındaki askere, ‘yavrum benim de senin kadar oğlum var, bana ateş mi edeceksin? Sizi kandırmışlar?” diye yalvardı. Ruhunu zalimlere teslim etmiş, yüzündeki hicap perdesi silinmiş, komutanı bir hışımla yanına yaklaşarak duraksamadan tetiğe dokununca ‘kadıncağız yere yığılıp kalır!.. Bu sırada gözlerini güçlükle aralayarak, “Sizin yüzünüz başka, teniniz başka. Hayır siz Türk askeri olamazsınız? Çıkarın o üniformayı!..” sızlanır, ruhunu teslim eder… Yerde sürünerek yanına yaklaşan bir kahraman köprünün tepesinden atılan mermiyle yere yığılır… Bir keklik idi analar oğullar, zalim avcı attı vurdu kırdı kanadını o gün. Üzerindeki gömleğini çıkaran bir kahraman adam, acıyla inleyen arkadaşının yarasına bastırır, ancak o an delikanlının gözlerinin kaydığını fark eder… Eliyle göz kapaklarını kapatır sonra hıçkıra hıçkıra ağlar. Yanaktan süzülen her bir damla şehidin al kanına karışır…

Ankara ve İstanbul’u ateşe boğdular

Güzel ülkemizin başkenti, biricik ülkemizin küpesi İstanbul ateşe boğulur. Kurtuluş Savaşı’ndan sonraki en büyük serencamı yaşar. Milletin topunun tüfeğinin namlusu millete döndürülmüş. Millet olma aidiyetini kaybetmiş pilotlar acımasız robota dönmüş düğmeye bastıkça bir bilgisayar oyunu gibi lav fışkırttılar milletin üzerine… Milletin parasıyla okuyan, pilot olan katiller ölüm olup milletin üzerine çöreklendiler. Berhudar olur mu hiç doğrudan azan? Yeşilimsi örtünün çarşaf gibi uzandığı Kazan tarlalarından yanardağ misali alev ve yoğun bir duman yayılmaya başladı. Gökyüzü, yoğun dumana hapsolmuştu. Gözleri gibi baktıkları hasatlarını ateşe veren Kazanlı çiftçiler, Akıncılar Üssünden uçakların kalkmaması için canhıraş mücadele veriyordu. Kış boyu evlerine ekmek sağlayacak hasatlarını yakmışlardı! “Vatan sağ olsun”, diyerek… Atatürk Havalimanı’na tanklar, müfrezeler, silahlı katiller değil, namuslu, onurlu, kahraman Türk milleti ulaşmıştı. Başkomutan oraya inecekti. Bir Menderes vakası daha yaşamaya tahammül yoktu. Ülkenin işgal edilmesine razı gelinmezdi. Saatler 15.30’u gösterdiğinde Başkomutan Recep Tayyip Erdoğan uçağından inerken zalimler, hainler ve katiller kendi sonlarına yaklaştıklarını anlamakta gecikmeyeceklerdi. Milletin karşısında yenik düşmenin hırsıyla azgınlaştılar. Hele o duydukları ‘sela sesi yok muydu? Gecenin karanlığını darmadağın eden o, “Essela” sesini duymaları çıldırmalarına yetip artmıştı bile.. “Savaş zamanlarında ve ülkenin karanlık günlerinde sela okunması ananedir” diyerek camilere akın eden temiz yüzlü vatan evladı imam-hafızların tüyleri diken eden selası öncekilere hiç benzemiyordu. Kahramanları yüreklendiriyor, hainleri çıldırtıyordu. Tıpkı Allah-u Ekber nidalarıyla cenge tutuşan Osmanlı ordusunun karşısında eli ayağı tutulan düşman askerleri gibi..

Salya akıtan kuduz ite dönmüşlerdi. Önüne çıkan her kimse saldıran… Sabahın ilk ışıklarına değin halkın meclisini, halkın külliyesini, halkın camisi dahil nice millet binasına bomba kusacaklardı … Nafileydi bunlar sonun başlangıcıydı. Son çırpınışlarıydı. Karşılarında sözleşmiş bir millet vardı. Başkomutan’ın çağrısıyla evlerini boşaltıp dalga dalga meydanlara, havalimanlarına akan Allah (c.c) dostu vatan ve demokrasi sevdalısı bir millet vardı. Kale gibi…

Okyanus ötesinden aldıkları talimatla ülkeyi işgal etmek isteyen hainler, kısa dönem askerlik yapan Türk milletinden öyle bir tokat yemişlerdi ki; sesi ta Okyanus ötesinden duyulacaktı… İki bayram arası düğün yapmayan millete darbe yapmaya kalkan körler derslerini almıştı. Vatan kurtulmuş, demokrasi güçlenmiş kardeşlik ve dostluk kazanmıştı.

15 Temmuz gecesi ülkenin üzerine gri bir toz bulutu gibi çöken gam ve keder halkın Allah (c.c) dostlarının, mazlumların, hak yolcularının figanıyla dağılacaktı. Çünkü onların duası yine Allah (c.c) katında kabul bulmuştu… Osman Gazi’nin Bizansın üzerine yürümesi, Fatih’in İstanbul’u fethi, Yavuz Sultan Selim’in Çaldıran Zaferi öncesi ortaya koyduğu kararlılığı yüzlerce yıl sonra torunları yeniden sergilemişlerdi. Kutlu bir mücadeleyle…Demirden rüzgara karşı duran bu millet,  düşman nereden gelirse gelsin asla naçar kalmayacağını dünyaya ispat etti. Yaradan, ruhlar yaratılmadan kutlu şehitler olarak yazmış isimlerini Ömer Halisdemir ile 241 şehidimizin…Kabirler onlara dar gelir. Onlar aşık oldukları vatanları için serden geçen kahramanlar. “Vatan aşkına süvari olan aşıklar, şehitlik şerbetini içinceye değin, yorulmazlar, hakkı can gözüyle gören sadıklar, şu üç günlük fani dünyaya sarılmaz”, demiş ceddimiz.

Milletin sevgilisi Adnan Menderes’i zalimlere kaptıran millet, çok sevdikleri Cumhurbaşkanları Recep Tayyip Erdoğan’ı vermedi. Merhum Menderes’in idam edilmesine onlarca yıl kahrederek içten içe ağlayan dedeler ve nineler yüzlerini semaya çevirip;  ‘Yarabbi Şükür bu günleri de gördük. Gözümüz açık gitmeyecek!” diye dua yaptılar. Kahraman torunlarını gözlerinden öptüler!..

Niğde’nin Bor ilçesinde gökyüzü hüzün ve kasvet doluydu. İnsanların gözkapakları adeta gökyüzünden boşalan yağmur damlasını toplamış ta boşaltıyordu. İnsanların yürekleri inip kalkıyor. Kahraman şehidin babası Hasan Hüseyin Halisdemir, taziye çadırındaki sandalyesinde dimdik duruyordu. Cuntacılara canı pahasına karşı duran bu uğurda şehadet şerbetini içmiş bir evladın babası olarak ayrı bir gurur yaşıyordu. Gözünde biriken damlalar yüklendikçe yükleniyordu. O yine de ‘ağlamayacam’ diyerek metanet mücadelesi veriyordu. İlçenin cadde ve sokakları gibi taziye çadırı da Ömer’in fotoğrafları ve Türk bayrakları ile bezenmişti. Asker olduktan sonra üniformasıyla sokaklarda büyük bir gururla yürüyen Ömer, bu kez destansı ruhuyla değil Bor’u tüm ülkeyi mest etmişti. Baba Hasan Hüseyin, dolup taşan çadırda taziyeleri kabul ediyordu. Evladının yaptığı iyilikleri anlatıyordu. Birlikte bir ev satın almışlardı. Borcunu ödüyorlardı. Ömer emekli olduğunda bahçeyi ekip biçeceklerdi. Ömer ve torunlarıyla birlikte köy hayatının lezzetini yaşayacaklardı. Adamın gözünün önünden evladının vakur duruşu, anlamlı bakışı ve gülen yüzü geçip gidiyordu. Gözü çadırın girişine takılıp kalmıştı. Sanki, güneş ışığı gibi içeri girecek ve elini öpmek için hamle yapacaktı. Nafile o artık gelmeyecekti. İlelebet… Gözünün iliştiği çadırın girişinde bir hareketlilik yaşanmıştı. Aniden içeri bir aydınlık sızdı. Emir subayının, “Paşamız çadırı ziyaret ediyor” diye gür sesi yükselmişti. Birkaç saniye sonra peşinden üniformalı Zekai Paşa içeri girmişti. Baba, görür görmez tanıdı. Baraj suyunun kapakların açılmasıyla çağlaması gibi gözyaşları yanaklarından aşağı boşalmıştı. Evladına sarılır gibi yerinden kalkar kalkmaz Paşa’nın omuzlarına iki kolunu dolamıştı. Paşa, askerliğin verdiği disiplinle ağlamamak için kendini zor tutuyordu. Gözleri yumulmuştu. Birbirlerine sarılmış vaziyette öylece bir müddet kaldılar.

“Başınız sağ olsun!..” dedi Paşa.

Elinin ayasıyla gözünün kenarında biriken yaşları silen baba kısık sesiyle, “Paşam, vatan sağ olsun”

Zekai Paşa devam etti: “O benim en kıymetli silah arkadaşımdı. Olmadığım vakit karargahı ona teslim ediyordum. Biliyordum ki, o işini yaparsa en iyisini yapardı.

“Evet paşam” diye fısıldadı acılı baba.

“Efendim, hepimiz bu millet ve vatanımız için canımızı vermeye hazırız. Şehadet duygusuyla görev yapıyoruz. Allah (c.c) vatanımızı korusun. Hainlere karşı her zaman ülkemizi koruyacağız”

Ömer’in babası yüreğinin kapısını açmıştı:

-Paşam, hiç şüphemiz yok. Benim evladıma Allah (c.c) öyle bir cesaret vermiş ki, o milletine kendisini adadı. Bu vatan için canımız feda. Evladım ile gurur duyuyoruz. Onun ölümüne üzülmüyorum. Seviniyorum. O bize büyük bir şeref verdi. Türkiye’nin bayrağına, vatanına ve toprağına sahip çıktı.

Zekai Paşa, elini dizine dayanak yapıp ayaklanırken, “Allah(c.c) sizden razı olsun” dedi ve yeniden adamın elini iki elinin arasına alıp bir müddet sımsıkı tuttu. Ardından asker selamı verdi ve çadırdan dışarı adımını attı.  Dirayetini koruyan sakinler Zekai Paşa’yı adeta bağırlarına bastılar. Acılarını gururla yoğurmuş vatan sevgisiyle onu ağırlamışlardı. Ya Ömer’in canı gözü anası Fadimeana!.. Gözünden düşen her damla evladını ulaşan birer ninni gibiydi. Ağlıyor, ağlıyor, ağlıyordu. Yanına vardığında kendisine Zekai Paşa’nın geldiğini iletmişlerdi. Komutan bir kardeşini kaybetmiş gibi Fadimeana’nın karşısında duruyordu. Başını sarıp sarmalayan başörtüsü ıslanmıştı. Komutanın karşısında ne diyeceğini bilemiyordu. Ağlayarak onu da üzeceğini düşünmüştü. Birlikte acılarını yüreklerine gömmeyi tercih etmişlerdi.

-Başınız sağolsun!.., diyebildi Zekai Paşa.

Nefesi tutulur gibi olmuştu. Gırtlağı boğum boğum olmuştu. Ana yüreği yumuşak olur. Acısını, kederini,hüznünü,yasını gizleyemezdi.

-Evladınız görev yaptığım arkadaşım değil, aynı zamanda benim öz be öz kardeşimdi. Onunla birlikte vatanımız için var olduk. Cenab-ı Hak makamını cennet etsin.

Paşanın gözlerine buğulu bir çift göz dikilmişti.

-Paşam vatan sağ olsun. Biz yavrumuzu bu günler için büyüttük. O milletini ve vatanını öylesine seviyordu ki… Yüreği vatan sevgisiyle dolup taşıyordu. Onu bize nasip eden Allah’ım (c.c) yavrumu yanına aldı.

Yürekler ezilmiş, gönüllere hüzün ekilmişti. Zekai Paşa ani bir hareketle ayaklandı ve acılı annenin elini öpüp alnına götürdü.

-Şehidimizin kabrine gidiyorum. Allahaısmarladık.

Zekai Paşa, emir subayı ve beraberindekilerle birlikte Türk bayrakları ile süslenmiş Ömer Halisdemir’in kabrine doğru yürüdü. Kimi bir köşeye kıvrılmış Kur’an okuyor, kimisi gözyaşını siliyor, kimisi yumuk gözlerle dua okuyor, kimisi toprağın üzerine dikilen kırmızı-beyaz çiçekleri suluyordu. Gözlerini sımsıkı yumdu. İki elini gökyüzüne çevirdi. Duasını okurken dudağı küçük küçük kıpırdıyordu. Adeta Ömer ile konuşuyor gibiydi.

Paşa, kabrin yanı başına dikilen Türk bayrağı ile Ömer’in fotoğrafının tam önünde durdu. Bir müddet göz kapaklarını ovaladı. Ardından iki elini deruni kıyafetini giyinmiş gibi yeryüzünü örten semaya çevirdi. İki gözü kapalıydı. Duasını yapıyordu. Ve, kısık sesiyle mırıldandı:

“Ömerim, Yüce Yaradan ruhunu şad eylesin. Ben senden razı oldum. Seninle vatanımıza hizmet etmek kadar şerefli ve onurlu ne olabilirdi ki? Bana nasip oldu. Büyük Allah’ım seninle orada buluşmayı nasip eder inşallah. Hakkını helal et”

Omuzları düşmüş, hareketleri ağırlaşmıştı. Geriye döndü ve makam arabasına doğru yürümeye başladı. Emir subayının refakatinde makam aracına bindi. Adeta bir ömrü birkaç saatte yaşamı gibiydi. Yüreği, yıllar önce küllenmiş ancak yeniden alev alev yanmaya başlayarak kül püskürten yanardağa dönmüştü. Aracın açık camından dışarı dalıp gitmişti. Silah arkadaşı Ömer, sanki gülümseyerek onu izliyor, el sallıyor onu uğurlayarak yola vuruyordu.

Paşa’nın dudağı kıpır kıpırdı:

-Ömer, ruhun şah olsun. Ben senden razıydım Allah (c.c) da razı olsun.

– İBRAHİM KARAHAN –

REKLAM ALANI
ETİKETLER:
BİR YORUM YAZIN

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.

Kitap dostlarıyla kültür yürüyüşümüz devam ediyor... @ İbrahim KARAHAN