İbrahim KARAHAN Kişisel İnternet Sitesi

Site 1. rengi

Site 2. rengi

Topbar rengi

Menü ikon

Menü hover

Menü arama

Footer rengi

Tasarım

Yüzümüzü geleceğe dönmek zorundayız

21.06.2018
98
REKLAM ALANI
Yüzümüzü geleceğe dönmek zorundayız

06 Temmuz 2012 Cuma 04:37

Gazeteci İbrahim Karahan, ‘Sarı Gelin: Doğudan Battı Güneş’ adlı romanında yörenin kadim insanlarından dinlediği Sarıkamış faciasına dair hikâyeleri hayal gücüyle harmanlıyor.

Melisa KESMEZ

melisa.kesmez@aksam.com.tr

İSTENEN PARAGRAFTAN SONRA ÇIKAN REKLAM ALANI - 1

Gazeteci İbrahim Karahan, doğup büyüdüğü topraklardan, Erzurum’dan hazin bir göç hikâyesi anlatıyor kitabı ‘Sarı Gelin’de. Tarih boyunca büyük mücadelelere mekân olmuş Erzurum’da, savaşlar yüzünden yerinden yurdundan edilip yollara düşen muhacirlerin, savaş sürgünlerinin hikâyesi var bu kitapta. Yöre insanlarının bizzat dilinden dinlediği hikâyeleri kurgu bir metinle birleştiren Karahan’dan, Paraf Yayınları’ndan çıkan kitabı ‘Sarı Gelin: Doğudan Battı Güneş’in hikâyesini dinledik.

– Hangi fikirden hareketle yazmaya karar verdiniz? 
Çocukluğum Erzurum’da geçti. Medeniyetlerin buluşma noktasıdır Erzurum. Böylesi kültürel, sosyal ve siyasal öneme sahip bir yörenin büyük savaşlara sahne olması şaşırtıcı değil. Kitapta muhacirlik olgusunu, yani savaş sürgünlerini anlatıyorum. Almanya’nın kışkırtmasıyla Çarlık Rusya’sıyla savaşa giren Osmanlı İmparatorluğu’nun, Sarıkamış faciası sonrası düştüğü hazin durumun ardından yerlerinden olan insanların hikâyesini… Zaten 93 Harbi sırasında da benzer sıkıntıları yaşayan bu insanlar, bir cenderenin içinde sürdürmüşler hep yaşamlarını. Evimize ziyarete gelen komşular, babaannem ile koyu çay ve ‘cigaralı’ sohbetlere tutuşurlardı. Bende çocuk aklımla onların o güzel sohbetlerini sessizce dinlerdim. ‘Muhacir’ kelimesi o zaman beynime kazındı. Birine yaşı veya evlilik yılı sorulduğunda, konuşmasına “Ben muhacirlikten şu kadar yıl sonra evlendim” diye başlardı. Muhacirlik milattı. Hikâyeleri beni çok etkiliyordu. Yetim ve öksüz kalan arkadaşlarını, çektikleri sıkıntıları, yol boyunca karşılaştıkları zorlukları, soğuktan donarak ölen insanları, evlatlarını yola terk eden kadınları, eşkıya saldırılarını anlatırlardı. Anlatılanları hiç unutmadım. Ve o yıllarla ilgili bir roman yazmam gerektiğini biliyordum.

– Hazırlık süreci nasıldı?
Anlatılanları pekiştiren kaynak kitaplara, ulusal ve yerel gazetelere ulaştım. Yöredeki diğer muhacir evlatları veya torunlarıyla konuştum. Kuşkusuz amacım bir tarih kitabı yazmak değildi. Daha etkileyici olabileceğini düşündüğüm için yaşanan gerçeklerin iskeletinde bir kurgu geliştirdim. Kahramanları kafamda oluşturduktan sonra gerçekle kurguyu bir araya getirerek mantıklı şekilde kaleme almaya çalıştım. Romanı yazmamdaki en önemli etkenlerden biri, daha önce bu konuda yazılmış herhangi bir roman olmamasıydı.

Hem hayal kırıklığı yaşadım hem de heyecanlandım: Güzel bir haber yakalamıştım! 2,5 yıllık bir çalışmanın ürünü. 25 yılını gazeteciliğe veren biri olarak bu konuda bir kitap yazmak vazifemdi. Yazmasaydım eksik kalırdım.

– ‘Sarı Gelin’ bir efsane. Size ne yönüyle ilham verdi? 
‘Sarı Gelin’ türküsü herkesi olduğu gibi, beni de derinden etkilemiştir. Bir aşk ve hasret türküsü olmasına rağmen, nedense bana Doğu insanının çilesini, hasretini hatırlatıyor. Halkı derinden etkileyen türkünün gerçek kaynağını bulmak isteyen tarihçiler araştırmalar yapıyor ama ‘Sarı Gelin’ hâlâ bir muamma. Bu türkü beni derinden etkilemiş olmalı ki, romanda güzel bir Ermeni kızı ve ona âşık bir Türk genci var. Bütün Türkiye’yi etkileyen bir türkünün kahramanı ile muhacirliği yaşamış, çileli yöre insanını aynı romanın içinde buluşturmanın kurgu zenginliği sağlayacağını düşündüm.

– Sarıkamış felaketiyle alakalı büyüklerinizden neler dinlediniz?

O felaketler insanlarımızın başına niçin geldi? Huzur ortamını bozan sebepler ve şartlar nelerdi? Bu açıdan bakıldığından kuşkusuz anlatılan hatıralar büyük önem taşıyor. Ancak dünya çok değişti. Artık bugüne ve geleceğe odaklanmak gerekiyor. İnsanların birbirleriyle uğraşarak vakit kaybetmesi gelecek nesilleri olumsuz etkiliyor. Kanlı mezhep savaşlarına sahne olmuş ABD’de de ya da Avrupa ülkelerinde, o kötü günler geride kaldı. Türkiye’nin de aynı şekilde barışı sağlayabilmesi gerek, herkesin eşit şartlarda yaşama hakkına kavuştuğu bir ortam oluşturulmalı. Bunun için de geçmişe odaklanmak yerine geleceğe yüzümüzü dönmek zorundayız.

– O dönemdeki olayların ışığında bugün iki toplum arasındaki hissiyatı nasıl değerlendiriyorsunuz? 
Geçmişte yaşananların izi, tazeliğini koruyor. Samimi diyalog ortamının sağlanması halinde insanlar el sıkışabilir. Önemli olan ortak yönlerin farkına varıp birlik ve beraberlik içinde yaşama kabiliyetini göstermektir. Kimse birbirine karşı yumruğunu sıkmamalı. Geçmişten ders almalı.

– Kitabın yazma süreci nasıldı? Duygusal mıydı sizin için?
Beş yıl önce rüyamda yaşlı bir adam gördüm. Adam, karla kaplı yolda kağnısını çekiyordu, bitkin vaziyetteydi. O adam bir muhacirdi. Ve böylece muhacirliği anlatan bir roman yazmam gerektiğine karar verdim. Kitabı yazmaya başlayınca üzerimdeki yük hafifledi. Yazım sürecinde kimi zaman kendimi olaylar zinciri içinde bir halka gibi hissettim. O anları yaşadım. Çok hassas bir konu olduğunu biliyordum. Kimseyi incitmek istemedim.

Bugün nefrete değil barışa ve kardeşliğe ihtiyacımız var. Bunu pekiştirmek sanırımyazarların önemli bir görevi. Söylemeden geçmeyeyim: Türkiye’de yazı yazmak çok zor. Güzel şeyler üretmek için bir yığın sorunla cebelleşmek zorunda insanlar. Teşvik yok. Yazan insanlara sahip çıkılmıyor. Gördüm ki, ülkede yazarların da bir muhacirlik macerası varmış!

REKLAM ALANI
ETİKETLER:
BİR YORUM YAZIN

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.

Kitap dostlarıyla kültür yürüyüşümüz devam ediyor... @ İbrahim KARAHAN